Bedelli Askerlik, Vicdani Red ve Bir Çürümenin Anatomisi

Posted on Kasım 27, 2011

1


Adalet, tekil şahıslar olarak hayatlarımızın düzenlenmesinde en önemli terazidir. Ancak insanın kendi hayatında ölçüsünü tutturduğu ya da tutturamadığı kişisel adaletten çok daha önemli olan, devletin vatandaşlarına bakışındaki adalettir.

Çoktandır, adaletin terazisi modernitenin (ve postmodern sululuğun) ve onun en vahşi uygulayıcıları liberalizm/kapitalizmin eline geçmişti zaten. Modernitenin elinde tuttuğu tefeci terazisinin bir yanı ne olursa olsun liberalizm ve kapitalizmin çerçöpü ile doluydu ve öteki yanına ne konursa konsun, bu teraziyi asla dengeleyemiyordu. Bu yüzden, mallarını olabilecek en ağır cezalarla koruma altına alanların dünyasında, fakir fukaranın, dışlanmışın canının beş paralık bir hükmü bile olmuyordu. Ekmek çalanların on beş yıllarla cezalandırıldığı bir dünyada, bir ilçedeki tüm devlet erkânı tarafından tecavüze uğrayan çocuk yaştaki kızlar, o ilçenin tümünü tahrik etmekle suçlanıp, tecavüz edenlere doğru düzgün ceza bile verilmiyordu.

Bütün bu gelişmeler rastgele değildir. Yaklaşan kıyameti haber veren büyük, ağır ve hüzünlü damlalardır. Kıyamet, büyük umutlar bağladığımız ve “inanıyorsa haksızlık etmez” diye düşündüğümüz insanların, güç, iktidar hırsı ve paraya teslimiyetiyle ortaya çıkan büyük yokoluşun habercisidir. Yokoluş, öncelikle vicdanın yavaşça anlamını yitirmesiyle ortaya çıkar. “Yukarı” ile bağını koparmak üzere olan vicdan, örtüler ardında gizlenir ve konjonktürel kimi siyasi kavgalarda bir göz-boyayıcı olarak ortaya çıkar ancak… Vicdan ile cüzdanın, güç ve iktidarın fütursuzca yer değiştirmesinin sonucudur tüm bunlar.

Bedelli askerlik ve vicdani redde bakışımız, elinde tuttuğu terazisi her daim para ve güçten yana tartan bu yeni-vahşiliğin değerlendirilmesinden başka bir şey değildir zaten. Bir yanda türlü vatan-millet kışkırtmalarıyla, canları üç kuruşa teslim edilen gencecik ve büyük çoğunluğu yoksul ve “arkası olmayan” ailelerin çocukları üzerinden kurulan milliyetçi (ve evet muhafazakâr) dümen; öte yanda parası olanın öttürdüğü düdük… Üstelik bu düdüğü öttürenlerle milliyetçi/muhafazakâr borazanlık yapanların aynı kıta sahanlığından olmaları da manidardır. Zira paranın iktidarı ilk önce en dipteki değerlerin dönüştürülmesiyle kurulur. Eskinin adalet, vicdan, hak, hukuktan bahsedenlerinin, liberalizmin konforlu trenine binerek kapitalizmin vahşi dilinin din soslu versiyonlarını kullanmaya başlamalarıdır olup biten.

Peki, nedir bedelli askerlik ve nedir vicdani red? Bedelli askerlik, parası olanın, fukaranın çocuğunun canını satın almaya kalkmasıdır. Hele ki hükümetin yaptığı “bedelliden gelecek paralar, şehit ailelerine verilecek” açıklaması bunun tescilidir adeta. Terazinin bir yanında vatan/millet söylevlerinin mezesi olmaktan başka bir anlamları olmayan yoksul aile çocukları, diğer yanda, o çocukların canıyla vatanperverlik yapan para-pul sahipleri… Bu durum, fiilen “benim param sizin çocuklarınızın canını satın almaya yeter” anlamına gelmektedir. Olayı biraz daha çetrefilleştirmek, ama bir o kadar da liberal/kapitalist şehvetle ilişkisinin netliğini kurmak istiyorsak terazinin öte kefesine vicdani reddi de koyup terazinin ne çektiğine bakmalıyız.

Aslında işin vicdani ya da maddi yanına bakmadan değerlendirmek istersek, birbirinin tıpa tıp aynı iki durum vardır ortada. Bir yanda “benim vicdanım silah tutmayı, kullanmayı kabul edemiyor” deyip askerlik yapmak yerine hapis yatmayı bile tercih edenler var. Öte yandaysa, aslında askerlik yapmak istemeyen, ama vatan millet sakızları içinde bunu dillendirmeyi uygunsuz görenler var. Terazinin bir kefesinde vicdan, öte yanında para… Ve kapitalist şehvetin hemen tüm “vakalarında” olduğu gibi, vicdanın sıfır çektiği, ama paranın tüm ağırlıyla teraziyi bastırdığı bir durum bu…

Kabul edelim ki “biz” Müslümanlar, modernitenin ayartıcılığı içinde, belki de Kemalistlerin tahayyül bile edemeyeceği kadar “lâikleştik”. Müslümanlığımızın aktif olduğu tek yer olarak cami içleri kaldı. Camiden çıkar çıkmaz, maddi medeniyetin aurasına tüm şehvetimizle tutunur hâle geldik. Lâikleşmeyle birlikte adaletin de, hakkaniyetin de terazisini modernitenin ölçüleri tutuyor hale geldi. Bir kefesinde vicdan, öte kefesinde de paranın olduğu bu terazide, oyumuzu açıkça paradan yana kullanmak, bu “gizli materyalistleşmekle” ilgili. Materyalistleştik; zira tümüyle manevi bir değer olan vicdanla dolu kalbimiz, bizi, para ve iktidarın boyadığı gözlerimiz kadar ikna etmiyor artık. Bir şeylere ikna olmamız için bize, elle tutulur gözle görülür, ceplerimizi doldurabilir bir şeyler gerekiyor. İmana, vicdana, rahmani bir ahlâka, “kanıtlanamadığı için” inanmayan ve aşağılayan materyalistlerin durumuna benzedi hallerimiz. İnandığımız tek değer, en ağır basan “kanıt” olarak para ve gücün iktidarı oldu…

Adaletini yitiren, her şeyini yitirir. Akp’nin (ve kendimi de dâhil ederek ‘biz Müslümanların’ kahir ekseriyetinin) son birkaç yıldaki savrulmaları, bu mizanı kaybetmekle ilgili bana kalırsa. Bu durumun bizi getirdiği yerin zavallılığını görmek için son birkaç haftadaki olaylara bile bakmak yeterliydi hâlbuki. N.Ç. olayı hiçbirimizin canını yakmıyor artık. Vicdani red ile bedellinin karşı karşıya olduğu arenada büyük bir şehvetle paradan yana oy kullanır olduk. Zenginleşme ve güç sahibi olmak, bizi, şimdiye kadar savunageldiğimiz değerleri, geriye dahi bakmadan atmaya sürükledi.

Ve güç ve iktidar sahibi olanların yanında, doğruları hiçbir çıkar gözetmeden ve her şeyi göze alarak söyleyebilen çok az kişi kalır. Akp’nin ve biz Müslümanların, iktidarla oyunundaki baş dönmesinin ana sebebi tüm bu çıkarlar arenasında “dostumuzu” yitirmemizdir. Zira doğruyu söyleyecek kimseciklerin kalmadığı bir ortamda, her türden tefeciler egolarımızı okşayarak istedikleri yere sürükleyebiliyorlar bizleri…

 

About these ads