Lâiklik: Kültürel ve Dinsel Şizofreni

Posted on Haziran 27, 2010


Türkiye’de lâiklik kavramı üzerine tartışmalarda genelde iki farklı anlayış öne çıkıyor. Bunlardan birincisi lâikliği bir yaşam biçimi haline getiren ve bu yaşam biçiminin bireye ve kamusal alana dayatılmasının modernliğin gereği olduğunu savunan görüştür. İkinci görüş ise, Türkiye’deki lâikliğin, demokrasinin ileri düzeyde olduğu ülkelerde anlaşıldığı şekliyle anlaşılmadığı, bu sebeple de lâiklik tanımının Batı devletlerinde anlaşıldığı şekliyle belirlenmesi gerekliliğini öne süren görüştür.

Bu yazı, bu görüşleri sırasıyla kısaca ele aldıktan sonra, her iki görüşün de dışında bir yerde duran başka bir anlayışı tartışmaya açmak amacını güdüyor.

Birinci görüş, pozitivist bir dünya görüşünü ima ediyor aynı zamanda. Batı modernleşmesi ve Aydınlanma’nın 19.yy görünümünü tek makbul durum ilân eden bu görüşü savunanlara göre, modernleşme ile din asla yan yana olabilen şeyler değil. Bu bağlamda toplumun modernleşmesi demek, onun dinî alandan mümkün olan en uzağa atılması demektir. Bilim, bu anlayışın bağlılarınca tek hakikat olarak görülür. Bilimsel olanın, yani gözlemlenebilen ve ölçülebilen “olgu”ların harici hiçbir “gerçekten” söz edilemez. Sosyal bilimlerde de pozitivist bir anlayışın uygulanması gerekliliği, adeta bir bilim dini ile sonuçlanır. Bu bilim dininin rahipleri, August Comte’un “pozitivizm dini” anlayışında olduğu gibi, bilim adamları olacaktır.

Bu görüş, toplumu oluşturan bireylerin tek tek “modernleşmesi” gereğini, bu modernleşmenin de ancak “seküler” bireyler olabilmekle mümkün olduğu bir yapıyı da ima eder. Bu anlamda “lâik” bir birey olmak, otomatik olarak modernliği getirmekle kalmıyor, makbul vatandaşlığın da kodlarını oluşturuyor. Bu anlayış, aslında az ya da çok kökenini “Aydınlanma” ideolojisinden alan bütün siyasi ideolojiler için geçerli. Liberallerin ya da modernist solcuların – özgürlük açısından örneğin Kemalistlerden ayrılsalar da – modern bireyin dinden uzaklaşmış, sekülerleşmiş birey olması gerektiğini düşünmeleri bu açıdan tesadüf oluşturmuyor. Liberaller için, “serbest bırakılırlarsa” nasıl olsa doğru yolu, yani “lâik” yolu bulacakları düşünülen bireyler, söz gelimi Kemalistler için, doğru yolu bulması için “eğitilmesi”, yetmezse “zorla” doğru yola çevrilmesi gerekenler olarak göze batıyorlar. Bu manada liberallerin, söz konusu olan lâiklik ya da dindarların hakkı olduğunda kolayca Kemalistleşmesi çok da şaşırtıcı olmamalı.

Bu görüş yanlılarınca, dinî olan her şey otomatik olarak “geri” ve düzeltilmesi gereken bir âraz olarak değerlendirildiği için, lâiklik tanımının yapılmasına gerek bile görülmüyor. Çünkü nasılsa lâik demek, dinden uzak demektir ve en uygun olan uygulama, dine ait olan her şeyin mümkün olduğunca kamusal alandan uzaklaştırılmasıdır. Devlet ve toplum, ancak bireylerin de tek tek lâik olmasıyla lâik olabilir.

İkinci görüş, Batılı devletlerde uygulanan lâikliği – özellikle Anglo-Sakson uygulamasını – temel alarak, bu tür lâiklik uygulamasının en ideal demokrasiye zemin hazırlayabileceğini söyleyen ve bu anlamda Anayasa’ya bir lâiklik tanımlaması getirilmesi gerekliliğini ortaya koyan kişilerin görüşüdür. Bu görüş de, çıkış olarak modernleşmenin, gerçekleştirilmesi gereken bir amaç olarak görüldüğü ve dinî alanın modernleşmesi ve entegrasyonunun öngörüldüğü bir yapıyı ima eder. Bu anlamda modernizm içinden değerlendirilen bir din olgusu söz konusudur. “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” anlayışı, dinsel alan ile devlet alanını birbirinden kesin çizgiler ile ayıran; dinsel alanın devlet yönetimine, devlet yönetiminin ise dinsel alana karışamadığı bir yapıyı amaç olarak benimser. Ancak iki farklı ve “eşit” iktidar alanına sahip gibi görülen bu yapı, aslında bir alanın diğeri tarafından tanımlandığı ve anlamlandırıldığı bir durum ortaya koyar.

Bu anlayışı kısaca incelemeden önce modern düşüncenin ve Aydınlanmanın düşünsel yapısının kısaca analizini yapmak yerinde olacaktır.

Modernizmin temel karakteristiği, sübjektivizmdir. Modern ve Aydınlanmacı düşünce, Descartes’in düşünen öznesinde ifadesini bulur. Burada sübjektivizmden kasıt görelilikten ziyade, nesnellik ve evrenselliğin öznenin kendisine referansla teminat altına alınmasıdır. Modern düşünce, bu bağlamda anlamın özneye referansla belirlenip evrensel boyuta taşındığı bir durumu ifade eder. Ontolojik olarak temele insanın konulmasıyla “hümanizm” anlayışı doğar. Hümanizm, Heidegger’in eleştirilerinde değindiği gibi, hesapçı düşünmeyi teşvik eder. Hesapçı düşünme ise, ele aldığı hiçbir nesneyi olduğu gibi bırakmaz; onu, insanı merkeze alan epistemolojik bir bilgi nesnesi hâline dönüştürerek, onun yapısını bozar. Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanmanın Diyalektiği” kitabında dedikleri gibi : “Aklın yalnızca amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlarla tanımlanır olması yeni bir egemenlik biçimi yaratmıştır: Tümelin akıl yoluyla tikel üzerindeki egemenliği… Çünkü artık tümel, aklın somuttaki gerçekleşmesi gibi görünmektedir bireye. Bu dayatma, bireyde gerçekleşmiş evrensel akıl olarak algılanmakta ve bireyin toplumsal işbölümündeki konumu dolayımıyla da sürekli yeniden üretilmektedir. Bu, bir anlamda, tümelin bireyin aklını işgal etmesidir. Birey kendi varlığını tümelin kendisine öngördüğü rollerin dışında tanımlayamaz olmuştur. Akıl, bu anlamda “araçsallaştırılır” ve araçsallaştırılan akıl evrensel akıl görünümünde kendisini kamufle eder. Heidegger’in modernizm eleştirilerinin temel odağı, modernizmin ve Aydınlanmanın insanı ve nesneleri ele alışındaki yanlıştır. Modern hümanistik düşünce hesapçı düşünmeyi önceleyerek “tefekkür”e dayalı düşünmeyi iptal etmiş görünmektedir. Benjamin’in dediği gibi modern dönemlerde insan “hâlesini” yitirmiştir. İnsan teki özgünlüğünü yitirmiş ve modernleşmenin temsil ettiği evrensellik iddiası altında kendi bireysel düşüncesini, dinsel anlayışını da modern düşüncenin açıklamasına terk etmiştir.

Sözünü ettiğimiz ikinci tip lâiklik anlayışının dine bakışı, yukarıda açıklandığı şekliyle, dini de insan merkezli epistemolojik bir bilgi nesnesi haline getirerek, onu ontolojik ve epistemolojik temellerinden soyup, modernizmin dönüştürdüğü bir nesne haline döndürür . Bu durumda merkezde yine dindışı “lâik” bir alanla örüntülenmiş bir devlet yönetimi söz konusu. Bu devlet ve toplum kurgusu, dine bir alan bırakmakla birlikte o alanın, devlete ait alandan kesin çizgilerle ayrılması zorunluluğunu da öneren bir kurgu aynı zamanda. Aslında modern olanın ve modern yaşam biçiminin temel ve merkez kabul edildiği ve her şeyin bu merkezden bakarak anlamlandırıldığı bir yapı söz konusudur. Dinî ya da “aşkın” olana ait tefekküre dayanan bakış açısı, kamusal alan ve devlet alanı için makbul ve ciddiye alınacak bir bakış değil, dinî alan için ise sadece “tahammül edilebilen” bir bakış açısı demektir. Bu yapının önerdiği bakış açısının, Avrupa devletlerinin, özellikle Müslüman göçmenlerle karşılaştığında, ortaya çıkan temel sorunlarla birlikte çok ciddi kırılmalar ve çözülmeler yaşadığını görmek hiç de zor değil.

Peki bu iki tip lâiklik anlayışına alternatif bir din-devlet-toplum ilişkisi modeli nasıl bir bakışı önermeli?

Demokrat bakışın önerdiği modelin, her iki bakışın da dışında çok daha özgürlükçü bir model olduğunu düşünüyorum. Toplumu oluşturan her cemaatin ya da bireyin, toplum kurgusunda birbirlerine ihtiyaç duymaktan kaynaklanan zorunlu bir ilişkisi vardır. Birey olarak ya da cemaat olarak, hakikatin tümüne sahip olma iddiasında olamayacağımıza göre, toplumun içinde bilgisiyle, yaşam biçimiyle katkıda bulunabilen her grup ya da bireyin, toplumda yaşamıyla ve fikriyle görünme ihtiyacı ve hakkı vardır. Bu görünme, sadece toplum kurgusunu değil, devlet kurgusunu da değiştirecek ve devleti, dinler, cemaatler, ideolojiler ve yaşam biçimleri arasında “sahte” bir tarafsızlık içinde kurgulamaktan ziyade, devleti, her türden fikrin, dinin ve ideolojinin bilgisinden ve yaşam biçiminden ortak bir toplum kurgusu yaratmak imkânı açısından demokratikleştirecektir de. Bu demokratikleşme, “hümanistik” ve “modern-aydınlanmacı” bir bakış açısı önermek ve diğer her şeyi o bakış açısından görerek anlamlandıran bir yapı olmak yerine, her bakış açısının ve yaşam biçiminin, gerçekle ilişkinin bir boyutuna sahip olabileceği ön kabulünden hareket eden bir demokratikleşme olacaktır.

Örneğin, kendi dinî hayatını bile modern bir ontolojiden hareketle anlamlandıran Müslümanların, modern yaşam biçimlerinin “İslamî” versiyonlarını yeniden üretmekten öte bir şey yapamadığı bir dünya yerine, kendi yaşam biçimini tüm biçimleriyle ortaya koyabildiği bir durum çok daha zengin bir imkân yaratacaktır. Modern Karun’lar gibi yaşayan, lükse, şatafata meraklı olan Müslümanların, herhalde modernleşmenin kendi yaşam biçimlerinde yarattığı derin yarılmanın farkına varmaları pek mümkün değildir. Ancak bu insanların, modern ontoloji ve epistemolojiden hareket ederek ve bu hareketin yönlendirdiği bir modernleşme mitinin içinde kalarak topluma ciddi bir fayda sağlamadıklarını da görmek gerekiyor. Bunu çözmenin yolu ise modern düşüncenin, dinî tefekkürde yarattığı kültürel ve dinsel şizofreniyi tespit etmektir.

Bu kültürel ve dinsel şizofreninin çözülmesi sonucunda “devlet, kuralları koyarken dinî referans kullanamaz” ezberciliğine ve kolaycılığına düşülmeyecek, toplum kurgusunda ortak yaşamayı kolaylaştırmanın yolunun, her tür dinî ya da ideolojik görüşün topluma ancak ve ancak kendi zemininde kalarak ve bu zeminden hareketle “öteki” ile ilişki kurarak katkıda bulunmasını sağlamak olduğu görülecektir.

Reklamlar