Dinin Kapitalist Yorumu mu, Kapitalizm Dini mi?

Posted on Haziran 30, 2010


MÜSİAD’ın kurucusu Erol Yarar’ın Star’dan Fadime Özkan’a verdiği röportajda kurduğu bazı cümleler, İslam dini ile kapitalizm ilişkisinde yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. İslam dinini kendi referanslarından kabul eden kesimlerde, bu tartışmalara yönelik iki eğilim belirdi: Bir eğilim, Yarar’ın sözlerini destekleyici mahiyette, kapitalizmin Müslüman’ın yitik malı olduğunu öne süren eğilim iken, diğer eğilim ise Müslümanların kapitalizmle imtihanını kaybettiği yönünde eleştiriler içeren eğilimdi.

Bu iki eğilimi incelemeden önce, dine ve vahye yönelik yorum tekelinin kimsenin elinde olmaması gerektiğini düşünen bir insan olarak, her iki eğilime de en azından fikir özgürlüğü açısından saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. Ancak her iki eğilimde de ortak olan ve bence eleştirilmesi gereken aslî unsur, her iki eğilimin içinde de, totalleştirici zihniyetlerin dinin aracılığında varlık bulmasıdır.

İlk eğilim; Yarar’ın “Bir lokma bir hırka bize yutturulmuş bir zokadır” sözlerini destekleyerek İslam’ın, Weber’in Protestan etiği olarak yorumladığı şeyi fazlasıyla ihtiva ettiğini iddia eden yorumdur. Kapitalizmi doğuran şartların Protestan etiği ile ilgisini kuran ve buradan hareketle kapitalizme dini bir meşruiyet kazandıran yoruma göre, kapitalist olan kişi illa gösterişçi olan ve bu parasını har vurup harman savuran kişi değildir.

Aydınlanma ideolojisinin kurucu babaları da Aydınlanma ideolojisini insanın merkeze alınacağı ve bu şekilde değer kazanacağı bir ideoloji olarak kutsuyorlardı. Ancak Aydınlanma ideolojisi, çok kısa sürede kurucu ilkelerinin kendi iç çelişkileri sonucu, başlangıç amaçlarına ihanet eden bir çürüme ile sonuçlanmıştır. Kapitalizmin, dinî ahlak ile kurulmaya çalışılan bağlantısı da bana kalırsa aynı sonuçla sonuçlanmış ve başlangıç amacı israf etmeyen, gösterişçilikten uzak bir üretim olan Protestan ahlakının öngördüğü kapitalizm, kendi makinesinin çalışmasının doğal sonucu olarak gösterişçiliğin de, israfın da, adaletsizliğin de en tepeye çıktığı bir sonuçla noktalanmıştır. Dolayısıyla başlangıçta naif bir ilke olarak kurulan Protestan etiği ve kapitalizm ilişkisi, kapitalizmin, dinî alanı hâkimiyetine alıp bir tür pazar nesnesi haline döndürüp etkisizleştirdiği bir duruma yol açmıştır. Bunun İslam için çok da farklı olmadığını görmek zor değil bence.

Bu ilk eğilimde, Dücane Cündioğlu’nun çok haklı bir şekilde belirttiği gibi dindar kapitalist “ben”in, kendi dini anlayışını haklandırmak ve totalleştirmek amacıyla zokayı yutmuş “biz”den bahsetmesi manidardır. İşte burada, konu bir yorum anlayışı olmaktan çıkıp, kapitalizmin ve liberal düşüncenin kendisinin, bütün zorbalığını ve totalleştirici duvarlarını gizlemeyi amaçladığı dokunulmaz bir alan yaratma isteği ortaya çıkmaktadır. Zira liberalizm ekonomiyi dokunulmaz alan yapmakla zaten baştan güvence altına aldığı totaliterliğini, bir de dinin “biz”ini işin içine katarak iyice katmerlemektedir. Burada liberalizmin ve kapitalizmin zokasını yutan bir “ben”in, “biz” diyerek o zokayı benimsemesi mi vardır; yoksa liberalizmin beninin, “biz” içinde en güzel güvence altına gireceği bir dini dokunulmaz alan yaratması mı?

Yarar’ın sözleri ile ilgili ikinci yorum, daha çok, Müslümanların, kapitalistleşmesiyle birlikte “biz” ahlakını yitirdiğini ve bu ahlakın yitmesinin de iktidarla ilişkisi olan diğer kesimlerde olduğundan çok da farklı olmayan bir insan tipi yarattığını iddia eden yorumdur. Kendimi daha yakın gördüğüm bu eleştiriye bazı eklemeler ve eleştiriler yapmak isterim.

Kuran-ı Kerîm’in ve genel olarak vahyin (zira evren ve varoluş da başka tür vahiylerdir) bir tür derya olduğuna ve bu deryadan herkesin kendi bilgisi, görgüsü, anlayışı ve imanı neticesinde bir şeyler alabileceğine inanan birisi olarak, vahyin sonsuz bir anlayış imkânını içerdiğini düşünüyorum. Bu yüzden, kapitalist eğilimleri olan bir insanın, Kur’an’dan, zekât gibi konulardaki hükümleri yerine getirince yeterli olduğunu ve artık bundan sonrasının kendilerine kaldığını düşünmeleri; aşırı zenginliği ve gösterişi çok kınanası şeyler olarak görmemek durumunu çıkarmaları ilk bakışta yanlış bir durum arz etmeyebilir. Zira vahiy, bu tür insanlara da hitap eder, her şeyi Allah için yapan derviş gibi insanlara olduğu gibi!

Bu açıdan ben insanı, “Ahsen-i takvîm” ile “Esfel-i sâfilîn” arasında gerilmiş bir ip olarak görüyorum. İnsan, vahiyden alacağı ile kendisini hayranlık uyandırıcı nispetlerde yaratıldığı hâline, yani eşref-i mahlûkât’a; ya da, hayvandan da daha aşağı konumlardaki bir “aşağıların en aşağısına” terk etmekte özgürdür. Bu gerilen ipin neresinde olacağımız da tamamen bizim özgür irademizle mümkündür. Kimisine Karun gibi zengin olup zekâtını verdikten sonra lüks içinde ve devamlı büyüme, devamlı “ yatay gelişme” içindeki bir hayat gerekirken, diğerine ise vahyin sadece ahkâmı değil irfanı da gerekebilmekte ve “sana infâkı sorarlar; de ki ihtiyacından arta kalandır” ayeti daha anlam kazanabilmektedir. Sonuçta bu binlerce yoldan hangisinin seçildiği insanın kendi seçimine kalmıştır ve bu seçim, totaliterleştirici ideolojilerin birisine – kapitalizm ya da sosyalizm – alet edilmediği sürece insanın kendi seçimi olarak saygı duyulması gereken bir seçimdir aynı zamanda.

Peki bu ikinci yorumda eleştirilecek bir şey yok mudur? İlk eleştirilecek şey, dinin bir başka ideolojinin sıfatı ya da ismi yapılıp dinin, insanın ruhuna yapması muhtemel katkıyı minimize etmesi olmalıdır. Zira ikinci eleştirinin de İslamî sosyalizm gibi sıfatlarla sunulduğunu da bilmek gerekir. Ayrıca bu eleştirinin bir başka ve bence en önemli eleştirilmesi gereken tarafı, diğer eleştiri ile çıkış noktalarının ortaklığıdır. Her iki eleştiri de rasyonel bir epistemoloji ile hareket ettiği için, rasyonel epistemolojinin hatalarının da çoğuna sahiptir. Bu hatalar, bilgiyi ve onun yorumunu çoğulculuktan çoğunlukçu bir tekçiliğe indirgeme tehlikesini, bilginin çok yönlü ve katmanlılığını tek bir yöne devşirme tehlikesini ve en önemlisi insanî deneyimin, rasyonel olanla kavranıp anlaşılabilmesinin zorluğundan dolayı iğdiş edilme tehlikesini barındırır. Bu rasyonel yöntemin kullanılması, insanın maddi yönüyle “eşref-i mahlûkat” olan yönü arasında arası kapanamaz bir uçurum açar. Bu uçurumu bizzat yaratan rasyonalitenin ve bilgiyi ve varoluşu bölüp parçaladığı için insanî olana ulaşmanın imkânını kaybetmiş olan bir sistemin değişik renklerini tekrar tekrar ilaç diye sunmak, o uçurumu açmaktan başka bir sonuca da yol açmaz.

Din, rasyonel bir teoloji ile ve Batı metafizik geleneği ile anlamlandırılamayacak kadar çok katmanlı ve derin bir insan, varlık ve hayat tasavvuru kurar. Peki, nasıl bir din yorumu, nasıl bir demokrasi bize, sistemleştirmeden çoğulcu bir dünya kurabilir? Bunu bundan sonraki yazıda değerlendirmeye çalışalım.

Reklamlar