Zorlama bir Siyaset Teolojisine Reddiye

Posted on Haziran 30, 2010


30 Ekim 2008 tarihinde ilahiyatçı Sayın İlhami Güler’in Taraf’ta yayımlanan yazısı, Mu’tezile ile Eş’ari kelam okulları arasında karşılaştırma yaparak, son dönemdeki asker- siyaset ilişkisindeki gelinen noktayı analiz etme niyeti güdüyordu.

Yazıda, Sayın Güler, İslam kelamındaki iki baskın anlayışı kabaca karşılaştırarak Mu’tezile yanında tavır alan ve karşıt ekolde değerlendirdiği Eş’arilik mezhebini ise bugünkü problemlerin kaynağı noktasına getiren bir anlayışla hareket ediyor. Kelamın en önemli tartışmalarından olan kader konusunu ise eleştirisinin hareket noktası yapıyor. Kader inancının incelenmesinin, günümüz problemlerine ve özellikle son zamanlardaki asker ölümleri ile Kürt sorunu karşısında siyasilerin tutumuna ışık tutacağını düşünen yazar, bu yolla, tarihsel\siyasal bir kelam kavgasını, aşırı yorumlarla günümüze taşıyor. Kendisine bir merkez (Mu’tezilî akıl) seçen yazar, merkezden uzak olduğunu düşündüğü bütün kişi ve akımları problemlerin kaynağı olarak işaret ediyor.

Batı felsefesinin temel problemlerinden birisi, olaylara bakışında dikatomilerle hareket etmesi ve bu dikatomilerden birisini mutlak doğru olarak belirleyip, karşıt olanı hayatın dışına atmasıdır bana kalırsa. Sayın Güler de benzer bir akıl yürütme ile kendisine dikatomiler kuruyor. Mu’tezile- Eş’ari dikatomisi bunlardan en bilinenlerinden birisi. Gazali- İbni Rüşd, Selefiye- tasavvuf gibi dikatomiler de benzer dikatomiler olarak sayılabilir. Dikatomilerle bakmaya başladığımızda, artık, ortak paydaları olması muhtemel, ara kesitleri de olan bir takım ikilileri, sadece karşıtlıkları üzerinden değerlendirmeye başlar ve sonrasında tüm hayatın bu ikili karşıtlıklar tarafından belirlendiği vehmine düşeriz.

Bana kalırsa yazar da, benzer bir düşünce yapısından hareketle ürettiği dikatomilerin, İslam tarihini tümüyle temsil ettiği görüşünde. Böyle olunca İslam tarihinde ve günümüzde gerilik- ilerilik, demokrasi – diktatörlük gibi karşıtlıkların açıklanması bu temsiliyet noktasından hareketle açıklanmaya çalışılıyor.

İslam teolojisi, erken dönemde bu özgüven, özgürlük, anlam, ahlâk, adalet anlayışından, daha sonraları Eş’arilerin her türlü ahlâk ideasına kayıtsız, mutlak kudret ve mutlak iradeden ibaret olan “Hikmetinden sual olunmaz” Allah tasavvuruna ve buna bağlı “kaderci” Allah-insan ilişkisine evirildi. Sünnilik, büyük ölçüde bu ikinci yaklaşım tarafından belirlendi. Bu teolojiye paralel olarak sultanlar, halkın iradesine kapalı monarşik idarelerini rahatça sürdürdü.” diye yazan Sayın Güler, bütün sorunların adresini de göstermiş oluyor : Sünnilik ve Sünniliğin fikrî altyapısı olan Eş’arilik!

Öncelikle kısaca Mu’tezile ve Eş’arilik üzerine ve bu kelam düşüncelerinin İslam düşüncesinin ne kadarını temsil ettiği üzerine düşünmeliyiz. Mu’tezile, Vâsıl bin Ata’nın kurduğu, İslam düşüncesindeki ilk kelam ekolüdür. Temel olarak akla verdiği aşırı önemle bilinir. Temel fikirleri olarak Adalet ve Tevhid sayılabilir (aslında burada detaylarına giremeyeceğimiz 5 umdesi vardır). Eş’arilik ise, El Eşarî’nin kurucusu kabul edildiği ve ilk olarak Mu’tezile içinden çıkmış bir harekettir. Bu iki kelam görüşünün Kur’an’ın mahluk olup olmadığı üzerine tartışması çok ciddi siyasi karşılık da görmüş, ilk olarak Mu’tezilî kelamcıların, sonra da Memun ve sonraki iki Abbasi halifesi zamanında İmam İbni Hanbel dahil olmak üzere Mu’tezile karşıtı insanların cezalandırıldığı bir dönem olmuştur.

Sayın Güler’in, konusunun çıkış noktası yaptığı kader ve Allah’ın her şeye kadir olma konularına da kısaca değinmeliyiz. Cehmiyye mutlak kaderci bir görüştedir. Buna göre insanın yapıp ettiklerinde kendisinin hiçbir katkısı yoktur. Mu’tezilîler “Kul, kendi işini kendi yaratır. Böylece o hükümlere muhatap ve mükellef olur. Kulda bulunan, kendi işlerini yapacak gücü, Allah tarafından yaratılmış ve kula verilmiştir. (İslam Felsefesi Tarihi – Seyyid Hüseyin Nasr&Oliver Leaman)” derler. Fiilerimizde irade hürriyetine sahip olduğumuz ve fiillerimiz üzerinde kudret sahibi olduğumuz hususu Mu’tezilîlerin adalete olan bağlılıkları ile ilgilidir.

Eş’ariler ise fiillerde tevhid inancından yola çıkarak, vücûdda(varlıkta) Allah’tan başka bir yaratıcı olmadığını söylerler. “İnsanlar ve onlardan ortaya çıkan eylemler, Allah’ın yarattıklarıdır, bu yüzden insanların kendi fiilleri üzerinde kudretleri yoktur. (İslam Felsefesi Tarihi – Seyyid Hüseyin Nasr&Oliver Leaman)” diye düşünürler. Kısaca Eş’ariliğin kader inancı için “kulda görülen işleri, Allah yaratar. Kul, sade­ce cüz’i iradesiyle o işi kesbeder. Kul; “kesb”i sebebiyle mükellef olur. Sevaba erer veya cezalandırılır” denebilir .Bu anlamda Eş’ariliğin, tevhid inancını korumak adına Cebriyye’ye yaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak tam anlamıyla bir Cebrî düşüncede de olmadığını söyleyebiliriz.

Ancak kader konusunda İslam dünyasında da Sünnilikte de tek görüş bu değildir. İmamiye Şîası ve Sünnî ekol içinde Matürîdilik bu anlamda Mu’tezile ile Eş’ari arasında bir orta yol çizer. “Matürîdîler ise bu mevzuda, Allah’ın, bütün varlıkla­rı yarattığını, kâinatta mevcut olan herşeyin, Allah’ın mahluku ol­duğunu, Allah’ın hiçbir ortağı bulunmadığını, yaratmayı O’ndan baş­kasına nisbet etmenin, O’na ortak koşmak olduğunu, bunun ise hiçbir zaman kabul edilemeyeceğini ve akla sığmayacağını beyan etmişlerdir. Allah’ın hikmeti ancak kulun, cüzî iradesiyle yapacağı hayırlı şeylerin sevap olacağını, yine cüzi iradesiyle yapacağı kötü işlerin günah olacağını gerektirmektedir. Allah’ın hikmeti yanında, adaleti de bu durumu gerektirmektedir. Böylece, Allah’ın, ‘Sizi de, yaptıklarınızı da, yaratan Allahtır.’ kelamı mucibince kulların işlerinin Allah tarafından yaratıl­mış olduğu ortaya çıkmaktadır. Eş’ari’ye göre kesb (kazanma), Allah tarafından yaratılan iş­le, kulun ihtiyarının (seçmesinin) birleşmesidir. Fakat kulun bu kesbde hiçbir etkisi yoktur. Matürîdî’ye göre kesb (kazanma), Allah Tealâ’nın kula ver­diği bir güçle yapılır. Matürîdî’ye göre kul, Allah’ın onda yarattığı bir güçle herhangi bir işi yapabilir veya yapmayabilir. Kul hürdür, bir işi yapmada seçme yeteneğine sahiptir. “( Mezhepler Tarihi – Muhammed Ebu Zehra). Bütün bu kelam ve akaid mezhepleri dışında tasavvufî anlayışın kadere bakışı da farklılaşır. Bu anlamda bir müslümanın bir kelam ekolünün bir yorumunu seçme ya da seçmeme hakkını da koruduğunu bilmeli ve kader konusunda modern İslam alimlerinin de oldukça ufuk açıcı görüşleri olduğunu da söylemeliyiz.

İslam anlayışında kaderle ilgili görüşleri kısaca ele aldıktan sonra, konunun en önemli noktasını vurgulamak gerekiyor. Mu’tezilî görüşler, aklı tek bilgi kazanım yöntemi olarak görmeleri dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçimi de aklın hakemliğine tevdi ederler. Akıl, aynen Batı rasyonalistlerinin dediği gibi iyiyi ve kötüyü bilmekte tek unsurdur. Mu’tezilî düşünceye göre Allah adaletli davranmak zorundadır. Allah için bu vaciptir. Bana göre, Mu’tezilî düşünce önce, akılda kat’î hikmetler ve değer hükümleri farzedip, sonra da Allah’ın onlara uygun fiilde bulunması gerektiğine hükmediyor. Adaleti de bu aklî hikmetlerden dolayı Allah’a yol göstermekte buluyor. Ayrıca bazı konularda Mu’tezilî görüşün, daha kısıtlayıcı görünen Eş’arilikten de Matüridilikten de daha baskıcı olduğunu bilmeliyiz. Örneğin, Mu’tezile mezhebine göre büyük günah işleyen kimse cehennemden çıkamaz.

Güler’in yazısının en önemli noktası, bence, Mu’tezilî düşünceye biçtiği bu değerin işaret ettikleridir. Allah’ın hikmetinden suâl etmeyen müslümanları aşağılayıcı bir tonla dalgaya almak sanıyorum Mu’tezilî düşünceye ne derece iman edildiği ile ilgili olsa gerek. Hâlbuki bir müslüman, Allah’ın hikmetinden sual etmeden de adil olabilir. “Deist” olmak gerekmeden(ki hem müslüman hem deist nasıl olunacaksa!) ya da mucizelere inanarak da haksızlık karşısında sessiz kalınmayabilir. Allah’ın sonsuz bilgisinden şüphe duymadan da özgür irade ile karar verilebilir. Ancak yazara göre Mu’tezile’nin karşısında konumlanan her müslüman mutlaka Cebriyye taraftarıdır ve bu taraftarlık da bütün geriliğimizin, adaletsizliklerin kaynağıdır. Sanıyorum modern döneme has bir uzmanlaşma hastalığı, yazının da ana sorunu; kendi uzmanlık alanındaki dikatomileri çözmeyi, hayata ve dine dair tek çıkış yolu saymak ve bu anlayışta, karşıt gördüğü (Sünnilik) kesime tüm yanlışları atfetmek ve böylece vicdan temizlemek.

Hikmetinden sual olunmaz Allah” anlayışını demokrat olamamanın en önemli sebebi sayan yazara, bir müslüman olarak, Fatiha süresinin “Yalnız Sana kulluk eder yalnız Senden yardım dilerim” ayetini hatırlatmam gerekiyor. Dolayısıyla Allah’a kulluğun, dünyevî bütün kullukları; saltanata, paraya, maddiyata, AKLA kullukları, iptal ettiğini de!

Sünnî metafizik adına ortaya konmuş bütün içtihatları, fikirleri, düşünceleri tek sepete atıp, tüm yanlışların müsebbibi yapınca yazar için sorun çözülüyor. Mevlana, adalet için “herşeyi yerli yerine koymaktır” der. Demokrasi karşıtı olmakla Sünnî metafizik arasında illiyet bağı kurmaya çalışan yazar, herşeyi yerinden almakla adaletsizlik yaptığının belli ki farkında değil. “Velayet-i fakih” düşüncesi ve bu düşünceden kaynaklanan “imamet” Sünnî düşünceye mi ait? Sünnî düşüncedeki herkes Cebriyye’ye benzer bir kader anlayışında mıdır? Bu anlayışta olsalar bile, bu, haksızlıklara direnmemeyi ve haksızlık karşısında susmayı mı gerektirir? Mu’tezilî düşüncenin İslam dünyasındaki ilk dönemlere getirdiği coşkudan bahsederken, Memun ve sonraki 2 halife döneminde Mu’tezile karşıtlarının hapislerde işkenceye uğradığını söylememek neyin nesidir?

Yazarın, yazının sonunda çoktanrıcılığın demokrasiye geçişteki kolaylığından bahsederken fazlasıyla zorlandığını düşünüyorum. Bu görüş, kendisini yakın gördüğü Mu’tezile’nin tevhidî anlayışının neresinde karşılık buluyor merak ediyorum. Bu ülkedeki militarizmi, Sünni\Eş’ari kaderciliğe verirken ve Başbakan’ın son desteklerinden de, aşırı yorumla, yazısındaki fikre katkı devşirirken, ordunun, CHP zihniyetinin, sivil toplum kuruluşlarının “akla put muamelesi yapan aydınlanmacı versiyonlarının” militarizminin ne tür bir Sünnilikle ilgisi olduğundan bahsetseydi bence yazısı çok daha aydınlatıcı olurdu! Ancak kendinize bir merkez seçip, o merkezden “öteki”ne yönelik harekete geçtiğiniz an, adalet derken adaletsizlik yapmanız; akıl derken, aklın en temel umdelerine aykırı hareket ettiğinizi fark etmemeniz; tevhid derken çoktanrıcılığa göz kırpmanız ve bütün bunları yaparken belirli bir noktadan sonra zorlama yorumlarla kopuk sonuçlara varmanız işten bile değildir. Bana kalırsa Sayın Güler’in de yaptığı budur: hepimizin altına imza atabileceği doğru fikirlerin(demokrasi, insan hakları, anti-militarizm vesaire) önüne engel olarak çıkarılan olayları, yanlış illiyet bağlarıyla yanlış kişi, kurum ve dinsel görüşlere fatura etmek!

Reklamlar