Aydınlanma, Modernizm, Bilimcilik ve Uzman Cehaleti

Posted on Temmuz 16, 2010

0


“İnsanî gerçekliğe ilişkin modern çağın ortaya attığı bilgi iddiaları ve mükemmellik istenci hiç beklenmedik trajik sonuçlar doğurdu; bunlar söz konusu iddiaları maskaraya çeviren sonuçlardı. Modern felsefî antropolojiler, yeni bir insan yaratmayı hedefleyen dev teknolojileri haklandırmak uğruna, insanoğluna düşman bir tutum sergiliyorlardı. Bir zamanlar filozofların işi, bizzat kendi hayatları aracılığıyla, evrensel ölüm âkibetine nasıl dayanılabileceğini öğretebilmekti. Çağımızda ise, genellikle başkalarına yapılan katliâmlarin nasıl kabul edilebileceğini öğretmeye başladılar. Hem de hakîkat adına. Çağımızda kokuşmuşluklara, kapatılmalara ve hatta masum insanların katledilmesine hizmet eden şey, profesyonel düşünürlerin affedilemez tutumlarıdır. Bir tarafta özgürlük ve insan hayatının mükemmelleştirilmesi doğrultusunda dev kampanyaların yürütüldüğü, öte yandan ise bu hedefler uğruna binlerce canların telef edildiği bir dünya, bir anda gökten zembille gelmedi; anlı şanlı bildirgeler ve manifestolar böyle bir dünyanın habercileriydi. Bu dünya, kendi hedeflerinin değerliliğine kendisini inandırmak için, disipline edilmiş her aklın kutsadığı kelimeleri sürekli tekrarlıyordu.”

Yukarıdaki sözler modernizmin en önemli eleştirmenlerinden Foucault’a ait.

Batı düşüncesi Aydınlanma ile birlikte kendisine yeni bir rota çizmiştir. Bu rotada Tanrı merkezli bir dünya görüşünden, bütün bilginin referansının insan olduğu, insan merkezli bir dünyaya gelinmeye başlanmıştır. İnsan aklının edinilecek bilginin tek referansı haline gelmesi ve aklın amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlarla tanımlanır hale gelmesi yeni bir egemenlik biçimi yaratmıştır. Bu egemenlik biçimi, Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde belirttikleri gibi tümelin akıl yoluyla tikel üzerine egemenliği şeklinde yansımıştır. Bir anlamda tümelin, birey üzerinde bireyin aklını işgal etmesi olarak işlev görmesi olarak da anlaşılabilir bu durum. Heidegger’in “das man” kavramında belirttiği gibi, birey artik kendi varlığını tümelin kendisine öngördüğü roller harici tanımlayamaz hale gelmiştir. Bu, bir anlamda Aydınlanma’nın kendi ideallerine ihanetidir. Ancak bu ihanet, Aydınlanma’nın kendi iç tutarsızlığından zorunlu olarak doğan bir sonuçtur.

Aydınlanma ideolojisinin ikinci büyük çelişkisi, doğayı insana tâbi kılmasıdır. Aydınlanma öncesi dönemde insan doğaya tabi iken, Aydınlanma ile birlikte doğanın insana tabi kılınması özne ile nesnenin kesin çizgilerle birbirisinden ayrılmasına da yol açmıştır. Bu yolla insan için doğa artık dışsal bir şey; fethedilecek, üstünde hükümranlık elde edilecek bir nesne haline dönmüştür. Doğa üzerine yapılan bilimsel çalışmalar da doğa üzerine kurulacak egemenlik için araç olabilecek bilgilerdir. Horkheimer’in dediği gibi, doğaya egemen olma isteği, doğanın bir parçası olan insanın, kendi üzerinde de egemen olması gibi bir çelişki yaratmıştır. Bilim ve teknoloji doğa üzerinde egemenlik kurmak için kullanılırken, biçimlendirilmeye çalışılan “aşkın özne” tipolojisi, ayni zamanda üzerinde egemenliğin konumlanması dolayısıyla insanın çöküşüne de zemin hazırlamıştır. Böylece insanın doğa üzerindeki egemenliği, onun hem kendisinin, hem iç dünyasının, hem de doğanın üzerinde egemenlik kurması seklinde sonuçlanmıştır. Bu iktidar ilişkisi yine Adorno ve Horkheimer’in dediği gibi öznenin, bir bakıma nesnenin yazgısını paylaşması sonucunu doğurmuştur.

Adorno ve Horkeimer, modern dönemde aklın, öznenin üzerinde toplumun ajanı olarak, bir anlamda öznenin üzerine takılmış bir protez gibi işlev gördüğünü belirtirler. Protez hem o bedene ait, hem de o bedende dışarının temsilcisi bir şey olduğu için, protez akıl modern iktidarın bir aracı olarak işlev görür. Aydınlanma ideolojisinin ileri sürdüğü gibi akıl sadece özgürleşme ve ilerleme değil, olumsuz anlamıyla iktidar ve egemenlik de demektir.

Walter Benjamin modern dönemlerde insanın “hâlesini” yitirdiğini, biricikliğini kaybettiğini söylemişti.  Yani yeniden üretimin yaygınlaştığı bu modern çağda her insan bir diğerinin aynısı olmuş, aynı şeyleri düşünür, aynı şekilde yaşar hale gelmiştir. Foucault, işte insanlığın geldiği bu noktada radikal bir çıkış yaparak “insanın ölümü”nden bahseder. Tanrıyı öldürerek, insanı yüceltme ve aşkınlaştırma niyetiyle işe başlayan Aydınlanma ideolojisinin ulaştığı uçurum olarak insanın ölümü…

Modern toplumun en belirgin özelliklerinden birisi, hegemonya ve ikna süreçlerinin kültürel boyutunun, sistemin genel boyutu içinde gitgide daha yoğun yer almasıdır. Kültür endüstrisi denen şey kültürün kendisini değil, şeyleşmiş bir sözde kültür üretmektedir. Kültürün endüstrileşmesi, insanın da endüstri toplumu içinde bir endüstri ürünü gibi görülmesine dolayısıyla bir nesne haline dönmesine sebep olur böylece.

Modern toplumlarda aşırı uzmanlaşma, bütünlüklü bir dünya, bütünlüklü bir hakikat, bütünlüklü bir insan tasavvuru kurulmasının önünde engeller oluşturmaktadır. Aydınlanma öncesinde bilginin konumu ile modern dönemlerde bilginin konumu bu uzmanlaşmanın etkisiyle oldukça değişmiştir. Foucault’un dediği gibi eskiden filozoflar insanları kendi hayatları aracılığıyla ölümün trajikliğine hazırlamak gibi bir yükümlülük içindeyken; yani bilgi, varoluşun ve ölümün manasına odaklanan bütünlüklü bir “görü” demekken, Aydınlanma ile birlikte bir iktidar ve tahakküm aracı haline dönüşmüştür. Hayatı ve insanı anlama niyetinin dışında kurgulanan bilgi, doğayı ve insanı tahakküm altına alma ihtiyacına yönelince, uzmanlaşmalar bilimin her alanında derinleşmeye başlamıştır.

Uzmanlaşma, bilimin her disiplininin bağımsız adacıklar haline dönüştüğü bir yapıyı temsil eder. Her bağımsız adacığın kendi elde ettiği bilgiyi hakikatin kendisi sanması gibi bir yanılsama, zorunlu olarak, bilim adamı denen yeni-rahiplerin kendi bilgi iktidarlarını kutsadıkları bir yapıyı zorunlu kılar. Bilimsel disiplin adacıklarında, kendi bilgisinin, hakikatin tümü olduğu yanılsamasına, bu bilgiyle kurulan iktidarda pay sahibi olmanın şehveti de eklenince, disiplinlerin, kendi aralarında bile birbirine düşman olduğu, bütüncül bir bilgi felsefesinden habersiz yeni bir yapı oluşmaya başlamıştır. Kendi disiplinine dışarıdan bakamayan, belirli bir metafizik ilkeden mahrum olan bu yeni-bilimcilerin oluşturduğu “dinin” adıdır bilimcilik.

Bilimcilerin oluşturduğu bu yeni bilim adacıklarında, demokratik eleştirilerden bağımsız, yapılan eleştirileri ” senin akademik titrin ne?” tavırlarıyla aşağılamaya çalışan, çalıştığı disiplinin verili bilgilerine biat eden bir bilim adamı tipolojisi oluşmaya başlar. Bu bilim adamı çoğunluğunun temel özelliği, disiplinin kendilerine verdiği bilginin iktidarından haberdar olmaları ve bu iktidarı kaybetmek istememeleridir. Böyle olunca, bu bilgiye bir din gibi sarılmak ve ona yönelik hiçbir eleştiriyi kaldıramamak, normalleşen bir bilim adamı tavrı olarak ortaya çıkabilmektedir. Paradigmalarla ilerleyen bilim, aslında o disiplinin içinde, o disiplinin kurallarına muhalefet eden ve bu muhalefetle yeni paradigmalara zemin hazırlayan bir avuç insan ve bu bir avuç insanin bulduğu paradigmaya itaat eden, iman eden çoğunluktan ibaret bir yapıdır. Gerçekten bilim\ilim üreten azınlık; ve üretilen o paradigmaya iman eden ezici çoğunluk… İşte modern bilimin kilisesi!

Evrim teorisine iman eden biyologları düşünelim. Evrim teorisinin yanlışlığı, doğruluğu bir yana, evrim teorisinin getirdiği iktidar yapılarının bilincinde olan, o bilimsel adacığın konformizminden ve iktidarından memnun olan biyologlar evrim teorisini tartışma yönünde disiplin içi muhalefetleri bile engizisyon mahkemesi gibi yargılarlar. Hele ki disiplin dışı bir muhalefet, bu yeni-bilimcilikte söz konusu dahi edilemez. Çünkü yeni bilimcilik, akademik iktidar araçlarıyla, bilginin, özgürleşmesi gereken yapısına değil, iktidarın aracı olan ve belirli bir paradigmaya biat eden yapısına uygun hareket eder. Mesela bir kişinin Heidegger konusunda okuduğu şeyler çok olabilir; üzerine düşünmüş, çokça tartışmış olabilir; ama felsefede “Heidegger üzerine doktoranız” yoksa akademik dünyada ciddiye alınmamak gibi bir tehlikeyle karşı karşıyasınız demektir. Buna, ünvan fetişizmi denebilir. Modernizmin ve modern bilimin en belirgin özelliklerinden birisi de bu ünvan fetişizmidir.

Bilimsel disiplin adacıklarının birbirlerine düşmanlığı, bilgiyi bütüncül olarak ele alma ve bütüncül bir yapıdan hakikate varabilme imkânını toptan yok eder modern\postmodern organizasyonlarda. Bu yapı, sonuç itibariyle kendi disiplin adacıklarına mahkum ( ama bunlara imanlı mahkumlar demek daha doğru); kendi disiplini konusunda felsefe yapabilecek, o disiplinin bilgisine dışarıdan bütünlüklü ve ilkeli bakabilecek, eleştirebilecek kapasiteden yoksun bir bilim adamı profilini ortaya çıkarır. Akademik dünyada bolca gördüğümüz, kendi uzmanlık alanının “verili” bilgisine hakim, ama onu eleştirmekten aciz; o disiplinin içinden herhangi bir bilgiye yönelik  eleştiride saldırganlaşan, ultra küçük alanlarda uzman, ama bunun dışındaki tüm alanlarda zırcahil bir bilim adamı profili ortaya çıkmaktadır.

Uzmanlaşmış cahillerin çoğunlukta olduğu bilimci yapı öyle radikal bir yapıdır ki, kendi disiplinine yönelik bir eleştiriye maruz kalan bilim adamı büyük bir fanatiklikte saldırıya geçebilmektedir. Çünkü bilim ve bilgi artık “insanı yapan, olduran” araçlardan birisi değil, o bilimle uğrasan bilim esnafının iktidar kurma aracıdır. O iktidarlardan kolay feragat etmek istememek ise modern bilimcinin en belirgin özelliği…

Okumalar:

Aydınlanmanın Diyalektiği – Adorno, Horkheimer

Akıl Tutulması – Theodor Adorno, Max Horkheimer

Bilginin Arkeolojisi – Michel Foucault

Felsefe Sahnesi – Michel Foulcault

Kelimeler ve Şeyler – Michel Foucault

Reklamlar