İslam ve Evrim: Bir Kurt Masalı

Posted on Ağustos 8, 2010

0


Evrim düşüncesi, sadece biyolojik evrimle ilgili teoride kalmayan, kendisini, pozitif bilimlerden sosyal bilimlere ve sanata kadar tüm alanlarda hakikat olarak dayatan, son zamanlarda din ile çeşitli şekillerde ilişkiye girmiş bir düşünce olarak Müslümanların gündemine girmekte gecikmedi.

Batı’da, özellikle Hıristiyan dindarlarla evrimciler arasında çok sert tartışmaların yaşandığı biliniyor. Bu tartışmalar Müslüman dünyasında yansıma bulmakta gecikmedi. Bugün, Müslümanların evrim düşüncesine yönelik tutumlarına baktığımızda üç temel eğilimin olduğu görünüyor. Bu eğilimlerin tartışmasına geçmeden önce evrim düşüncesinin ne olduğu üzerine basit bir girizgâh yapmak gerekiyor.

Evrim Düşüncesi Neyi Savunur?

Bu yazının kapsamı biyolojik evrimin detaylarına girmeyi değil, ama evrim düşüncesinin Müslüman düşüncesiyle ilişkisini irdelemeyi amaçladığı için; evrimin biyolojik olarak ne anlama geldiğine kısaca değinmekle yetineceğiz. Evrimin biyolojik anlamda ya da fiziksel dünyada iki temel “değişmeyi” ima ettiğini söyleyebiliriz. Birincisi, dünyadaki canlı türlerinde nesilden nesile kalıtsal değişiklikler olduğunu ve bu değişikliklerin yeni canlı türlerinin oluşmasını sağladığını iddia eden düşüncedir. İkinci ve aslında çok daha temel olan düşünce, cansız maddelerde meydana gelen rastlantısal reaksiyonlarla önce tek hücrelilerin, sonra da daha kompleks canlıların sırasıyla oluştuğunu iddia eden ve bu süreçleri açıklamaya çalışan düşüncedir.

Bu düşüncenin biyolojik veya fiziksel bilimler sahasında kalmayıp, Batı düşüncesini belirleyen temel düşünce olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle modern Batı düşüncesi, tümüyle evrim düşüncesinin üzerine bina edilen bir düşünce olarak, evrim düşüncesiyle ilişkili birçok başka kavrama zemin hazırlamıştır.

Evrim düşüncesinin Batı düşüncesine en önemli etkisi, “ilerleme” ve “ütopya” mitlerini her daim hazır ve nazır tutmasıdır. İlerleme, bugünün yarından; şu anki varlık durumlarının sonrakilerden “geride” olması anlamına gelir. Bir türlü dinginlik bulamayan çılgınca gelişmenin, kaosun, bilimperestliğin ve teknolojik-insanın “çiçeklendiği” bataklık olarak evrim düşüncesi; gelişme, ilerleme adına “geri” ve “gelişmemiş” olanın tanımlanıp “ayıklanma” ihtiyacı duyulduğu türlü türlü sosyal darwinizme zemin hazırlamakta gecikmemiştir.

Ütopyacılık, evrim düşüncesinin temel çıktılarından birisi olarak en “iyinin” en “güzelin” “ân” ya da bugünde değil, hiçbir zaman gelmeyecek olan bir gelecekte aranması demektir. Bu da çılgınca gelişmenin hiçbir ilke tanımadan tek ilke haline gelmesi demektir. İleride olabilecek bir düzen ve refah için bugünün belirlenmesi “bahçecilik çağına” yol açmıştır. Bahçecilik kölecilikte, ırkçılıkta, bölgecilikte, katliamlarda, soykırımlarda ütopya adına bugünün düzenlenmesi olarak evrim düşüncesiyle birebir ilişkili olan bir tutumdur.

Evrim düşüncesinin önemli çıktılarından birisi, modern Batı düşüncesini belirleyen en önemli fikirlerden olan “hümanizm” fikrine zemin hazırlamasıdır. Hümanizm, herhangi bir temel tanımayan varlık ve oluşun oluşturduğu kaosun temelsizliği içinde, tutunacak tüm dallarını yitiren insanlığın, zorunlu olarak oluşturduğu sanal bir merkezin adıdır. Bir süre sonra, merkez haline getirdiği insanın da yıkımına yol açması açısından tarihin en trajik düşüncelerinden birisidir hümanizm.

Köksüzlük, ilkesizlik evrim düşüncesinin tilmizlerine sirayet ettirdiği bir düşüncedir. Materyalizm, sosyal darwinizm, hümanizm, ilericilik, teknoperestlik, bilimcilik… Bunlar evrim düşüncesinin zehirli çiçeklerinden sadece birkaç tanesidir.

Müslümanlar ve Evrim

Modern dünyada Müslümanların evrime yönelik üç belirgin tutumu olduğundan bahsetmiştik. Birinci tutum, özellikle modernist Müslümanlarda görünen ve evrim teorisiyle İslam arasında, Kur’an ve hadislerden temel devşirmeye çalışarak olumlu bir bağ kurmaya çalışan tutumdur. Bu tutum, İslam’ın değil bilimin hakikatini önemseyen bir tutum olarak dikkat çeker. Bilimsel gelişmeler, vahyin yorumlanmasında önemli bir itici güçtür. Her yeni bilimsel teori, Kur’an’da, o teoriyi haklandıracak ayetler aranması ve çoğunlukla aşırı yorumla o ayetlerin tevil edilmesi sonucunu doğurur. Bilgi hiyerarşisi ters yüz edilmiş ve hakikatin sadece küçük bir kısmını temsil edebilecek olan bilim ve akıl, üstelik mevcut kısıtlı paradigmasıyla hakikatin tek temsil mekanizması olarak kutsanmıştır. Bu tür modernist Müslüman aydınlara göre, İslam ile evrim düşüncesi arasında hiçbir çatışma yoktur. Tam tersi Kur’an, hadisler ve İslam düşünce tarihi, evrim düşüncesini Batı’dan çok daha önce ortaya koymuştur!

İkinci tutum, birinci tutumun tam tersi bir tutumdur; ancak bu tutum da modernist Müslümanların tutumuyla büyük benzerlik taşır. Zira evrimcilerin biyolojiden, kimyadan, fizikten, arkeoloji ya da antropolojiden teoriyi destekleyecek delillerine karşı; teoriyi yanlışlayacak deliller aramaya birincil önem veren bir tutumdur bu. Evrim teorisine biyolojik anlamıyla kesin bir karşıtlık söz konusudur. Ancak bilgi hiyerarşisi açısından benzer bir ters-yüz edilmişlik söz konusudur bu tutumda da. O yüzden modernist tutumdan çok da farklı bir noktayı ima etmez. Evrimci Müslümanların Kur’an’dan ya da diğer kaynaklardan getirdikleri delilere, ters delillerle karşılık verirler. Ancak bu reddiyeci tutumun en büyük eksikliği, varlığını tümüyle bilim mecrasında kurması ve düşüncenin kendisine sirayet edememesidir.

Üçüncü tutum, evrim düşüncesi kanıtlansın kanıtlanmasın Müslümanların bu konuda bir tartışmaya girmesini Hıristiyanlığın etkisine bağlayan tutumdur. Bu tutumun sahiplerine göre, Müslümanların evrim düşüncesine ve biyolojik evrimle ilgili anlayışlara reddiyeci olması için hiçbir sebep yoktur. Zira evrim hiçbir şüpheye imkân bırakmayacak kadar kanıtlansa dahi Müslüman’ın imanına bir zarar vermez. Zira İslam’ın evrimi reddedecek ya da onaylayacak bir duruşu yoktur. Önemli olan “hayatın şu ya da bu şekilde varolması değil; neden varolduğudur!”

23 Temmuz’da Özgün Duruş’ta yazdığı yazısında Ümit Aktaş benzer bir anlayışla soruyor: “Neden bu hayat var? Neden düşünen, akleden bir varlık var? Neden ben varım? Sorun bu hayatın öyle veya böyle varolması değil, neden varolduğudur. Ve neden tüm bunlar üzerinde kafa yoran, acı duyan, sancılanan, ürperen, bunalan, sorularına bir cevap arayan, yatışmayan, ihtilaçlar içerisinde olan bu kalp var? Neden “ben” varım? Önemli olan evrimleşmenin biçimi ve yolları değil, neden olduğudur. Neden hayatın böylesi bir ihtiyaç içerisine girdiği, hatta hayatın niçin var olduğudur. Yüksele yüksele, hem mânen hem de bedenen en yükseğe ulaşan bir canlının kendisi üzerine de düşünebilmesi ve tüm bu soruların cevabını aramasıdır…

…Ve Dördüncü Tutum: Neden Varız? Sorusu ve Evrim Düşüncesi

Peki, Ümit Aktaş’ın dediği gibi, önemli olan gerçekten hayatın nasıl ya da ne şekilde varolduğu değil, neden varolduğu sorusu mudur? Bu sorunun ikinci kısmına kesinlikle evet demek gerekiyor. Evet, hayatın neden varolduğu sorusu bir Müslüman, hatta bir insan için en hayatî sorudur. Ancak bu sorunun ikinci tarafı birinci tarafın da şeklini değiştirir. Hayatın ne şekilde ve nasıl varolduğu, onun “neden” varolduğu sorusuna da anlam kazandırır.

Evrim düşüncesinin ortaya koyduğu şekilde bir varoluşun olduğunu düşünmek, ikinci soruyu anlamsızlaştırır. “Neden?” sorusu anlamını kaybeder bu şekilde. Zira varlık hiyerarşisi ters yüz edilmiştir. Büyük olan küçükten; kompleks olan basitten türetilmiştir. Yüksek varlık düzeyleri ve varoluşun formlarını var eden “Üst İlke” yok sayılır böylece. Bir üst ilke tanınmayınca, sükûnet ve kalıcılık da reddedilir. Hayat, kavga ve sürekli bir kaos içindeki kör bir oluştur; o kadar! Allah yarattıklarına hâkim olan “Varlık” değil, evrimsel süreçlerin ortasında, bu düşüncenin bir yere yerleştirip yerleştirmeyeceğine “lütfen” karar verdiği bir “şey”dir artık!

Dolayısıyla evrim düşüncesine karşı bu tür bir “nötr” tutum, asıl soruyu, yani “neden varız?” sorusunu da hükümsüz kılar. Zira merkezsizliğin kabul edildiği evrim düşüncesinin içinde kalıp, bir Merkez’e işaret etmek mümkün olmaz.

Ümit Aktaş’ın sorduğu türden “evrimleşmenin neden olduğu” sorusu, evrim düşüncesinin varlık hiyerarşisini ters yüz etmesi karşısında bize ekstradan ne söyleyebilir? İnsan “Ahsen-i takvîm”den “esfel-i sâfilîn”e “düştüğünde” tekrar, kendisini eşref-i mahlûkat yapan Ahsen-i takvîm’e yükselmek ister. Ancak bu yükselme, merkez tanımadığı için ne idüğü belirsiz kör bir gelişmeyi merkezileştiren evrimsel bir yükselme değildir. Bu yüzden Ümit Aktaş’ın “evrimin nasıl ya da ne şekilde olduğu değil, neden olduğu” sorusu evrim düşüncesi ile İslam düşüncesi arasında kurulamayacak bir köprünün ütopyasıdır.

Sonuç

Seyyid Hüseyin Nasr’ın bir makalesinde belirttiği gibi, evrim düşüncesi kadar İslam’a ve hak dinlere uzak ve zararlı bir düşünce daha olmamıştır. Tanrı merkezliliği kör-merkezsizliğe dönüştürmesi ve o merkezsizliğin kamuflajı olarak hümanizme zemin hazırlamasıyla; ilerleme ve ütopya mitleriyle tarihin en büyük toplumsal ve çevresel yıkımlarına zemin hazırlamasıyla; varlık hiyerarşisini tümüyle ters yüz etmesiyle; Allah(c.c.)’ın halifesi olan insanı, kör rastlantıların sonucunda “küçük” olandan türetmesi ve onu tüm üst-ilkelerinden soymasıyla tehlikelidir. Evrim düşüncesine nötr bir Müslüman tutumu mümkün değildir. Zira sadece İslam’ın değil bütün hak dinlerin Allah merkezli evrenini çatırdatan ve mecburi bir materyalizme zemin hazırlayan bir tutumdur bu.

Son tahlilde evrim düşüncesi, bilgi ve varlık hiyerarşilerini ters yüz etmesi ve bu hiyerarşilerdeki bazı esaslı kademeleri atması açısından, kendimize kurmaya çalıştığımız “evrime yönelik nötrlük” pozisyonu içerisinde sormaya çalıştığımız “neden varım?”; “varlığımın amacı ne?” gibi hayatî soruları otomatik olarak ilga eden bir düşüncedir.