Hrant Dink’i Yeniden Öldürmek!

Posted on Eylül 2, 2010

0


Hrant Dink’in cenaze töreninde farklı dünya görüşlerine ve siyasi anlayışlara sahip olan insanlar hep birlikteydik. Adaletsizliğin, zulmün, vicdansızlığın ayyuka çıkmış sesini, sessizlik içindeki hüznün ve vicdanın sesiyle bastırmak amacıyla yer gök insan olmuştu o gün. O’nun ölümü, daha önce hiç, bir araya gelmemiş insanları zulme karşı tek bir yürek yapmıştı o gün. O günün birleştiriciliği, hüznü ve umuda duyulan susuzluğu zihnimde, Ermenice ve Türkçe söylenen Sarı Gelin türküsü ile birlikte yer etti.

Kimi insanlar vardır; ölümlerinin ardından bile daha önce olmadığı kadar bir umut ortamı yaratmayı becerirler. O günlerde vicdana, insanlığa inanan her fikirden insan, sadece vicdanın etrafında toplanmayı becerebilmiş ve Hrant Dink’in ölümünün bütün hüznüne tezat bir şekilde bir umut ortamı yaratabilmişti. Bir güvercini öldürebilecek kadar zalim olanlara inat; kavgaya, vicdansızlığa, zulme ve şiddete değil, güvercin barışçılığında yaşamaya ant içmiş kocaman kalabalıklar sokaklara, caddelere sığmaz olmuştu o gün.

Ancak Hrant’ı yattığı yerden bir türlü kaldırmayan bir devlet vardı ortada. Her seferinde yeniden öldüren bir devlet! Yine içeride ayrı dışarıda ayrı konuşan, davranan ve tutarsızlığı bir karakter haline getirmiş bir hükümet vardı ortada. Hrant’ın katlinin, devletin içlerine kadar uzanan ihmal ve göz yummalarla mümkün olabildiğini gördükçe, Hrant’ın cenazesindeki umut ortamı, barış ve umut bekleyen bizlerin zihninde kara bulutlar gibi umutsuzluğa dönüşüveriyordu. Bir kez öldürülmek yetmemiş gibi, Hrant’ı yeniden öldüren bir devlet “teamülü” ile sarsıldık. Ülke içinde özgürlükçü, demokrat ve insan haklarına saygılı bir hükümet, dışarıya açılıp devlet reflekslerine sahip çıkma konusunda “yetki ve yükümlülüklerini” kullanmaya başlayınca, açıkça devlet teamüllerine mahkûm oluyor. Kendisi mahkum oldukça, insanı ve umudu da mahkum ediyor!

Dink ailesinin AİHM’ye açtığı davada T.C. hükümetinin savunmasıdır sözünü ettiğim devlet teamülü! Devlet hata yapmazdı, devlet hata bile yapsa, zulüm bile işlese kol kırılır yen içinde kalırdı! Teamül devletin “kendisini savunma refleksi” olarak tümüyle faşizan bir tavır olarak devletin kılcal damarlarına kadar yayılmış bir eylem biçimi aynı zamanda. Zira Türkiye adına AİHM’ye gönderilen savunmada, Hrant Dink’in, TCK 301’den mahkûmiyetine yol açan yazısıyla kamu düzenini bozduğu bildirilirken, ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddenin kapsamı dışında bırakılan Neo Nazilerle ilgili ‘Kuhnen davası’nın örnek gösteriliyordu. Savunma, hükümetin görüşü olarak Dışişleri tarafından AİHM’e iletilmişti. Dink’in ‘Türklüğü aşağıladığı’ gerekçesiyle mahkûmiyetine neden olan 301’le ilgili dava süreci, savunmada ‘Ceza yargılaması için acil bir toplumsal ihtiyaç vardı’ şeklinde özetlenirken, yazının ‘halkı tahrik eden’ kışkırtıcı etkisinden söz ediliyordu. Adalet Bakanı Sadullah Ergin bir televizyon programında yaptığı açıklamalarda topu bürokrasiye atarak bu konuda bürokrasi ile aynı görüşte olmadıklarını belirtiyordu. Peki bu hükümeti gerçekten kurtaran bir açıklama mıdır? AİHM’deki savunmayı gerçekten de böyle mi görmemiz gerekiyor? Bürokrasi ile hükümet arasındaki çatışmalar burada da hükümet açısından hafifletici bir unsur olarak zulamızda yer mi etmelidir; yoksa devlet teamüllerine sık sık – çoğunlukla da bile isteye – mahkûm olmuş hükümet ve Ak Parti’nin yeni bir omurgasızlığı mıdır söz konusu olan?

Omurgasızlığın Görünümleri

Ak Parti ve hükümetin kimi kritik durumlarda, benzer yollarla topu başka yerlere atıp kurtulmaya çalıştığına defalarca şahit olduk. Türkiye’de bürokrasi ile seçilmişlerin çatışması yeni bir şey değildir elbette; ancak bürokrasiyle “işine geldiğinde” mücadele edip, “işine gelmediğinde” sessiz kalarak, zımnen, yapılanlara “evet” deme huyu Ak Parti’nin alâmetifarikalarından olmaya başladı.

Leyla İpekçi’nin bir yazısında dediği gibi Hrant’ı katledildiği yerdeki kaldırımdan hala kaldıramadık. Cenazesinin kaldırıldığı gün, birçok kesimden insan bir araya gelerek, o ölümün bir “hayra” vesile olabileceği umudunu vermişti hepimize. Ancak devlet refleksleri, o devletin, mazlumun kafasına vurma huyu ve yöntemleri konusunda tekrar devreye girdi. Hrant, sadece Hrant değildi çünkü. Ermenistan ile Türkiye arasındaki barış, Ermenilerle Türkler arasındaki husumete son verilmesi demekti aynı zamanda… O yüzden Hrant’ı bir kere öldürmek yetmiyordu hiçbirimize… O’nu birçok defalar öldürmeliydik ki, bütün bu devlet refleksleri yerini bulsun!

Hrant’ın “Son Defa” Katli!

Hem Ermenistan’ın, hem de Türkiye’nin statükocuları, milliyetçileri ve kavgadan beslenen kesimleri iki ülke arasındaki muhtemel bir barışa karşı çıkıyorlar. Hrant Dink, bir türlü gelemeyen barışın bir itici gücü olabilirdi, eğer onun ölümden bir hayır yaratma niyetimiz olsaydı. Onun ölümünden sonra ve yargılanma sürecinde yaşananlar onu birçok defalar öldürdü. Kimi zaman umudu beslese de çoğu zaman umutsuzluğu besledi yaşananlar. Ancak devletin son yaptığı şey, bütün umutların üzerine karar bir bulut gibi çökmek dışında, Hrant’ı, yattığı o kaldırımda tekrar ve son defa katletti. Son defa katletti, çünkü artık bu son katlin geri dönüşü ve tekrar katli yok. Hrant’ın o kaldırımdan kaldırılma süreci başlamıştır. Bütün o devlet teamüllerine rağmen üstelik!

Hrant Dink’in cenazesinde Sarı Gelin türküsü ile gözyaşı dökmüş insanlar, o gözyaşlarının boşuna olmadığını göstermek için bir şeyler yapmalılar artık! Hükümete, yaptığının topu taca atmak olduğu sert bir şekilde anlatılmalıdır. Zira yetki karmaşasından faydalanarak “suçlu hükümet değil, bürokrasi” söylemleri artık kimseyi kandırmıyor. Kürt sorununda ordu ile paralel gitmeye çalışarak, kurmaya çalıştığı binayı, temeline barut koyarak patlatan Ak Parti, sonradan bu hatalarının cezasını çok ağır ödemeye başladı. Ancak bu idare-i maslahatçı tavırda zerre değişiklik olmadı. “Bütün yanlışlar bürokrasiye, bütün doğrular da Ak Parti’ye” tavrı, artık Ak Parti’nin yaptığı devasa hataları örtmüyor maalesef.

Yüzlerce yıl aynı topraklarda yaşamış, birbirinin kültürünü, artık birbirinden kolay kolay ayrılamayacak kadar benimsemiş iki kardeş toplumun, tekrar kardeş olma yolunda irade göstermesinin birinci yolu Hrant’ı yatıyor olduğu kaldırımdan kaldırmaktan geçiyor. Rahatsızlık gösterenler, çok sert eleştirilerde bulunanlar, kardeşlikten değil düşmanlıktan besleniyorlar, bu zaten bilinmeyen bir şey değil! Ancak hükümetin ve Ak Parti’nin artık suçu başkalarına atıp kurtulmaya çalışma tavrından vazgeçip, elini taşın altına sokması gerekiyor. Kaçak güreşerek hiçbir sorunun çözülemediğini en fazla onlar görmüş olmalıydı şimdiye kadar!

Sarı Gelin, bir acının ve hüznün türküsüdür aslında. Hrant Dink’in cenazesinde bir başka hüznün türküsü olurken, Ermenice ve Türkçe okunmasıyla birleştiriciliğin de sembolü oluvermişti. O günü, hüznüyle, ama o hüzünle birlikte, birbirlerini hiç tanımayan ve birbirlerine siyasi görüş ve dünya görüşü açısından çok uzak olan onca insanın bir kardeşmişçesine birlikte olabildiği o duyguyla hatırlamak gerekiyor. O günü Sarı Gelin türküsü ile birlikte hatırlamak gerekiyor. Sarı Gelin açılımını yapabilmek, öncelikle kaldırımda yatan güvercini oradan kaldırmaktan geçiyor. Durup durup her seferinde biraz daha ağır bir ölüme mahkûm etmekten değil!

Reklamlar