Cannes

Posted on Mayıs 28, 2012

0


Batı: ‘İşte ben buyum!’ diye bağırıyor. ‘Bana bakın! Dinleyin, acı çekmeyi ve sevmeyi bir tek ben biliyorum! Yalnız ben hem mutlu hem mutsuz olabiliyorum! Ben! Ben! Ben! Doğu ise kendisiyle ilgili tek kelime söylemez. Kendini, Tanrı’nın, doğanın, zamanın içinde tamamen kaybeder, kendini onlar içinde yeniden bulur. Her şeyi kendi içinde keşfetmesini bilir.” (1)

Cannes Film Festivali’nin kapanış törenlerini televizyondan izlerken, Tarkovsky’nin Mühürlenmiş Zaman’dan alıntıladığım sözleri aklıma geldi. Gösterişli ve olabildiğince teşhirci kadınların ve “sanatlarını” adeta o kadınları “elde etmek” için bir alet çantası olarak kullanan şov meraklısı erkeklerin kırmızı halıdaki geçiş sahnesi, bana bir tapınma ayinini hatırlattı.

Modernite, “yukarısı” ile iplerini koparmış Batı’nın güdümünde asıl Tapınılacak Olanı “öldürdüğü” için, O’nun yokluğunun açtığı devasa boşluğu irili ufaklı mini-tanrılarla doldurmaya mecburdu. Sanat, Batı’nın en azından son yüz elli, iki yüz yılında ana akım anlayışlarında algılandığı şekliyle, bir mabet yaratıyordu: Müzeler… Müzeler, sanatı, modern çağlar öncesindeki hayat ile iç içeliğinden uzaklaştırarak, hayat ve insanlar açısından ulaşılmaz kılmaya yarıyordu her şeyden önce. Bir kere sanat eserini ulaşılmaz kılınca, sanatçıyı da yarı-tanrılar haline döndürmek kaçınılmaz oluyordu. Bir karalaması milyon dolarlara satılan yarı-tanrılara…

Bir kere tanrılara dönüşen sanatçılar için tapınma ayinleri icat etmekte gecikmiyordu modern çağın “düşünce önderleri”… Festivaller, ödül törenleri, konserler, sergiler… Ulaşılamaz olana, hiç olmazsa dokunmak için kendini yırtıp parçalayan “sıradan insanla”, o insanlara, kendini hiç olmadığı gibi sunan tanrıların buluşması…

Tanrılaştırılmış “sanatçılara” kalan, gösterişli ışıklar altında, kendi tanrısallıklarını teşhir etmekti artık! Bu tanrısallığın en önemli cüzü olabildiğince tevazu sahibi gibi gözükmekti. Ne kadar acı çektiğini, ne kadar sevdiğini, ne kadar merhamet sahibi olduğunu ve bunları ne kadar da “tevazu” ile yaptığını teşhir etmelidir ki tanrılığı tescil edilsin! Bu yüzden Batılı “sanatçı” susmayı, kaybolmayı bilmez. Her yerde her şekilde mutlaka gözükmeli ve acısını, sevgisini ve insanlık için ne kadar büyük acılar çektiğini teşhir etmelidir. Teşhirci mini-tanrılara ek olarak bir de “sistem” içinden çıkan “şık muhalifler” vardır. Bu “muhalifler”, tapınma ayinlerinin en önemli figürleri olarak, sıradan halkla, tanrılar arasında rahiplik görevi görürler.

Ken Loach’un bir “sosyalist” olarak şık muhalifliği ile her sene Cannes’ın kırmızı halısı üzerinde arz-ı endam etmesi bundandır. Dardanne Kardeşlerin de… Tapınma ayinine dâhil olmadan, bu seküler sanat dininin eksik kalacağını bilir çünkü şık muhalifler! O yüzden her yerde “görünmek”, her ayinin tam ortasında bulunmak isterler. Tanrılığı kabul etmiyor görünürler bir yandan; ama yan cebime koyun tutumu hiç eksik kalmaz bu reddiyede… “Bağırıp çağırmadan”, gösterişli ışıklar altında tanrılık oynamadan tamamlanabilen bir şey değildir çünkü bu sanat… Kabul edeniyle veya muhalifiyle…

Film sanatını aşkla seven, o sanatın imkânlarını felsefeden veya düşüncenin diğer türlerinin hepsinden yüksek gören bir insan olarak, beni bile bir daha film izlemeyi isteyemeyecek kadar film sanatından soğutabilecek bir tapınma ayiniydi Cannes’daki. Kendimi, ortalıkta maskeleriyle dolaşan ve tek amaçları, kendilerinde olmayan ne kadar şey varsa, varmış gibi yaparak teşhir etmek olan sihirbaz sirk şovmenlerini izliyormuş gibi hissettim. Görünmeyi, bilinmeyi, gösterişi reddeden bir sanat ve sanatçı anlayışının yerinde yeller esiyordu artık. Onun yerini sanatçı adı verilen zavallı tanrıcıklar almıştı artık. Hâlbuki kadim zamanların büyük sanatçıları kendilerini sanatçı olarak tanımlama ihtiyacı bile duymuyorlar; eserlerinin altına imzalarını bile atmaktan utanıyorlardı! Ama bu yeni yarı-tanrıcıkların etraflarında, bu yeni dinin “müminleri” vardı ve o müminler, bu tanrıcıkların tanrılıklarını tescil ediyorlardı! Kırmızı halı, mabedin mihrabına giden yol; ödüllerin açıklandığı yer ise mabedin mihrabıydı… Oraya çıkma “şerefine” nail olan, bu seküler dinin yarı-tanrıcıklığından, tanrılığına terfi ediyordu. Bize de, o kadar gösteriş ve şehvetli ışıklar altında tanrısallığı tescil edilmiş ve “yaratımı” diğer tanrıcıklar tarafından tescil edilmiş olan tanrıya tapınmak kalıyordu!

 

1. Tarkovski, Andrey; Mühürlenmiş Zaman 3. Baskı; Afa Yayınları, İstanbul, 2000; s.244