Olimpiyat İnsanlığı!

Posted on Ağustos 9, 2012

1


Parçalanmanın, parçalamanın çağında, olimpiyatların “birleştirici” olarak kutsanması ve tüm ülkelerin, olimpiyatlarda başarı için birbirleriyle yarışmaları bize ne anlatmalı? Bedenle ruhu, akılla kalbi, iman ile bilgiyi, eylemle imanı… Velâkin eline geçirdiği her şeyi atomlarına kadar bölme amacını güden modern düşüncenin en büyük sakatlığı bu bölme eyleminin bizatihi kendisinde yatmaz. Her şeyi sonsuz “yapıtaşlarına” bölerek, “inceleme” ve o bilgi aracılığıyla “işgal etme”nin adı olan modernitenin en büyük sapkınlığı, bölme sonucu elde ettiği işgal bilgisini, hakikatin ve bütüncül bilginin yerine ikame etmesidir. Önce, asılları taklitlerinin ardına gizlemiş ve bir süre insanlığın görmesini engellemiş; sonraysa, ardından gelen ultra-modern (post modern) çağda asılları büsbütün yitir(t)erek “aslı gibiymiş gibi yapan” simülasyonlara meydanı ardına kadar açmıştır.

Bölme eylemi bir defa başladı mı, insanın ve hayatın hiçbir alanında bölünmemiş, parçalanmamış bir şey bırakmıyordu modern sapkınlık. Bu, cellâtlar çağının en önemli göstergesiydi. İnsanı önce bir laboratuar robotuna döndüren pozitivist / rasyonalist düşünce, sonra, laboratuardan “öğrendiği” bilgiyi insanın sosyal hayatına uygulamaya girişiyordu. Böylece parçalama ilkesi, sosyal alanda “bütünlemenin” ve “organizasyonun” ana unsuru hâline dönüşüveriyordu. Önce insanın kendisi parçalanıyor; rasyonel düşünce ve duyu algıları dışındaki her melekesi halı altına süpürülen insan, parçalarına ayrılabilir bir makineye döndürülüyordu. O makinenin “işlemesi” için, elbette o makine parçalarının her birini “ideal” ve en yüksek “performansta” kullanmanın “bilimsel” yolları bulunmalıydı. Böylece parçalanmanın uzmanlaşması başladı. Bu uzmanlaşma manevi ve metafizik olanın ya maddi olana tabi tutulması, ya da büsbütün yok olması anlamına geliyordu. Böylece önce iman, sonra aşk, sonra da bütün manevi değerler, yerlerini maddi soysuzlaşmış versiyonlarına bıraktı. “Ölçemediğim şeyi ölçülebilir hâle getiririm” mottosu, sanki matah bir şeymiş gibi bütün uzmanlarımızın cebinde taşıdığı bir numaralı ilke hâline dönüştü! Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de bir yerde söylediği gibi, “burnun sol deliğinin dünyaca uzman doktoru” burnun sağ deliğinden anlamıyor hâle gelebiliyordu böylece.

Aşırı uzmanlaşma, modern parçalanmanın doğal sonucuydu elbette. Ve bu sonucun “doğru” bilgiye ulaştırdığı yanılsaması, modern insanın hakikatle arasındaki en aşılmaz engel olarak kalmaya devam ediyor. Uzmanlaşmanın, pratik ve teknik sonuçlarının olduğu ve bu sonuçların, önüne geçilemez bir iktidar yarattığı bir gerçektir. Zaten dönülmez uçurumun dibine kadar vardığımız halde, uçurumun farkına varmamamız da bununla ilgilidir. Bütün parçacıklar, parçacığın ancak bütün içinde bir anlamı olduğu “ilâhi ilkesini” unutarak, kendilerinin “bireyselliğini” ilan ettiler. Bu bireysellik, parçacığı bütün karşısında “özgürleştiriyor” ve kendi mekanik limitlerini “bütünün ne dediğine bakmadan” zorlamasına imkân veriyordu. Artık bütünden özgürleşmiş parça (aynen Allah’tan ‘özgürleşmiş’ insan gibi!) kendi bağımsızlığını ve yegâne hakikatin kendi temsil ettiği olduğu düşüncesini öne sürer hâle geliyordu. Her mini uzmanlık alanının / parçacığın, diğer tüm alanlardan / bütünden bağımsız bir hakikat adacığı hâline dönüşmesi, modernliğin temel ilkesi olarak kutsanıyordu böylece.

Ancak insanın insan olma refleksi, bütün parçalanmışlıklara rağmen her şeyde fıtrî olarak bir bütünleşme arar. Olimpiyatlar, parçalanmışlığın göz boyamasına, bütünlük yanılsamasıyla verilen karşılıktır. Parçalanmış insanın her bir parçasının, bir diğerine dokunmadan yarıştırılması, insana kendi parçalanmışlığını ve dolayısıyla çıldırmışlığını gözden kaybetme “imkânı” verir. Yarışma, zaten parçala(n)manın doğal sonucudur. Zira parçalama, modern düşünce için “ölçülebilir unsurlara bölmek” anlamına gelir. Ölçülebilir parçaların ve unsurların ölçülmesi, insanın “parçalarının” her birinin, olabilecek en üst mekanik limite taşınması anlamına gelir. Parçalanma, mekanikleşmeyle birlikte, mekanizmaların yarıştırılması sonucunu doğurur.

Dostoyevski’nin modern düşünceye ve onun uzmanlaşmalarına bir hakîm gözüyle yaptığı eleştiride öngördüğü gibi, artık her yanımız sağ burundan anlamayan ama sol burunda dünyanın en büyük uzmanı olan insanlarla dolmuştur. Olimpiyatlar ve olimpiyat yarışmacılığı, normal hayatta her gün rast geldiğimiz bu sapıkça (ama bir o kadar da mekanik “yararlılıkları” olan) uzmanlaşmanın, en uç aşamaya erişmesi anlamına gelir. Hayatının önemli bir bölümünü günde on, on beş saat antrenmanla, üç metrelik bir tramplenden havuza atlarken bir fazla takla atmak amacına vakfeden insanlar modern uzmanlaşmanın doğal sonucudur artık.

Eskiden dalga geçmek amacıyla anlatılan hikâyeler vardı. Arka arkaya birkaç iğne deliğinden bir fırlatışta tek iğneyi geçirebilen bir “uzmana”, padişah, önce yüz altın verilmesini, sonra da yüz sopa atılmasını emrediyordu o hikâyede. Modern hayat, ömrü hayatını, aslında yüz sopaya layık yüz altınla geçirmek isteyen insanların cirit attığı bir hayatın adıdır işte. Amaçların, ilkelerin ve hakikatin çekildiği yerde, araçların amaç rolüne bürünüp tüm ufkumuzu ele geçirdiği bir çorak ülkenin adı…

Ancak üstünde önemle durulması gereken bir şey daha vardır: Modernite, gerek kapitalizmin ve liberalizmin geldiği bu aşamanın göz boyayıcı parlaklığında, gerekse de, bütün zaaflarını gizleme konusundaki olağanüstü maharetinde, insanlara “dünya hayatı için oyalayıcı” şeyler imal etmekte oldukça başarılıdır. Olimpiyatlar ya da diğer spor oyunları, bu oyalayıcıların en göze batan ve en başarılılarıdır. Hayranlık duyulan, benzemeye çalışılan pop-starların bıraktığı boşluğu bu sporcular doldurur artık. Pop-starlar parçalanmış makinenin nefs tarafına hitap ederken, olimpik büyük sporcular da bedenin parçalanmış her bir uzvunun mekanik limitlerini zorlayarak bizlere kendi şehvet ve gururumuzu bir kez daha “hatırlatırlar”.

Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!” ( Hac 73) ayetinin bize her an hatırlatması gereken acizliğimizi unutturmak için yaptığımız bir “kontradır” olimpiyatlar. Yüz metreyi birkaç salise daha hızlı koşan bir adamın yaptığının bize anlattığı, insanın bir Prometheus olarak, önce Allah’a, sonra doğaya, sonra da diğer makinelere karşı meydan okumasını taçlandırmaktır. Uzmanlaşmanın geldiği bu mekanik yeniden üretimin “test aşamalarını” bu kadar “sarhoşça” bir coşkuyla izliyor olmamızın sebebi, bu “zaferlerin” insana kendi acizliğini unutturmasıdır! Zaten modern düşüncenin tüm yapmak istediği bu değil miydi?

Reklamlar