Bir Linç Hikâyesi

Posted on Ağustos 12, 2012

1


Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven ile kimi fikirlerimizin uyuşmadığı doğrudur. Onun, beni eleştirdiği, benim de onu eleştirdiğim birçok konu olmuştur şimdiye kadar. Ancak kendisine bir gönül borcum da vardır. Benim sinema yazılarımı ilk yayımlamaya başlayan kişidir kendisi. Kendimi “sinema yazarı” olarak asla tanımlamadığım doğrudur. Ancak yazdıklarım içinde epey bir yekûn tutan sinema yazılarıma gazetelerin kapısını açan ilk kişidir kendisi.

Ali Murat Güven’in, öfkesini zaman zaman yanlış insanlara yansıttığını ve bu yansıtmanın bazen gereksiz kavgalara yol açtığını düşünsem de, özellikle bildik kimi kesimlere karşı öfkesini anlıyor ve kendisine hak veriyorum. Zira, özellikle o “bildik kesimleri” bizlerden çok daha iyi biliyor kendisi. Ve haksızlıkla her gün yüz yüze gelmek ve bu haksızlıklarla mücadele etmek, insanın, ister istemez umudunu azalttığı gibi; kimi zaman da insanı, öfkesini kontrol edemeyecek raddelere getirebilir. Zaman zaman bende de olan, son derece insanî bir hâldir bu! Öfkeyi kontrol etmek elbette “biz Müslümanlara” daha çok yakışandır; ancak haksızlığa sessiz kalmamak, haksızlık karşısında, çoğu “muhafazakâr” ve “Müslüman” yazarın yaptığını, yani dilsiz şeytan olmayı, reddetmek Müslümanlara daha çok yakışandır.

Bu notu düşme sebebim, Ali Murat Güven’in başına gelen son olayda Türkiye’nin bildik kültür/sanat hegemonyasının mide bulandırıcılığına vicdani bir itiraz zorunluluğudur. En altta Ali Murat Güven’in bu konuda yazdığı iki yazının linki vardır. Konuyu detaylı okumak isteyenler onun yazılarına başvurabilirler.

Malatya Film Festivali’nin jüri üyeliğine davet edilen Ali Murat Güven’in, başta Alin Taşçıyan olmak üzere “Siyad çiftliğinin” üyeleri tarafından boykot edilmesi ve festivalin mali külfetini taşıyacak olan insanlara “Ali Murat Güven varsa biz yokuz!” denilerek linç edilmeye kalkılması ve sonuç olarak Ali Murat Güven’in festival jüriliğinden biraz da zorla el çektirilmesine söyleyecek bir sözüm olduğu için yazıyorum bu yazıyı.

Bu ülke, siyasi iktidar ne kadar değişirse değişsin, birilerinin babalarının çiftliği haline getirdikleri kültür/sanat/sinema iktidarının hiç değişmediği bir garip ülkedir. Aslında Siyad’ın birçok üyesinin de dâhil olduğu ve entelektüel orijinallik açısından yerlerde süründükleri halde, kültür/sanat/sinema iktidarını ilelebet elinde bulunduracakmış gibi kendine güvenen bu kibirli insanlarda değildir kabahat. İki yüz yıllık aşağılık kompleksleriyle kültür sanat alanında ne kadar şey varsa “bunu ‘bizimkiler’ yapamaz, en iyi onlar yapar” diyerek yapılacak her şeyi “onlara” ihale etmeye devam eden AKP zihniyeti başta, “muhafazakâr” siyasi iktidarlardadır kabahat.

“Burjuvatik Şanzelize solcuları”, bitmeyen bir oburlukla, Türkiye’de, bu konudaki her şeye elini uzatıp gelecek olan her rantı talep ederken, bizim gibilerin “ben rantın olduğu hiçbir yerde yer almam” tarzı “gururları” ve “hakperestlikleridir” bu kifayetsiz muhterislere bu derece kibir veren şey! Bizim gibi insanların “ben, fikir namusuma uymayan hiçbir yerde yazmam” ilkeliliklerine karşı, AKP yandaşı gazetelerde yaz(dırıl)maya devam eden ve bundan utanmak bir yana, ele geçirdikleri büyük rantlarla kendi “solculukları” arasında hiçbir tezat görmeyen bu insanlar ele geçirmeyecekti de kim ele geçirecekti kültür/sanat/sinema çiftliğini? Siyasi iktidarlarla uzlaşmak konusunda omurgasız, ama kendi kültür/sanat/sinema iktidarlarını tek elde tutmak konusunda şehvetli bu insanlar elde tutmayacaktı da kim tutacaktı kültür/sanat şampiyonluğunu? Sinemanın ve sanatın hakikatine asla nüfuz edemeyecek bir zihin ve kalp yapısına sahip olmaları, sinema ve sanatı aynen Batı’nın kahir ekseriyetinde olduğu gibi bir burjuva oyun ve gösterişi hâline getirmekten başka bildikleri bir şey olmamasıdır aslında onların rantiye konusunda oburluklarını da açıklayan şey.

AKP belediyelerinin, düzenlediği festivalleri dahi organize etmek için bu insanlara vermesi, bu insanların kibrini ilâ-nihai sürdüren bir işlev görüyor demek ki! Üstelik daha önce defahatla denk geldiğim gibi, festivalin jüriliğine davet edilenlerin “zihni ve kurumsal kökenleriyle” ödül alan filmlerin “zihni ve kurumsal kökenleri” arasındaki bağ kimi zaman iğrenç ilişkileri gün yüzüne çıkarsa da, asla bundan rahatsız olmamak ve “rant yoluna devam etmek” bu ülkenin kültür/sanat “hegemonyasının” temel özelliğidir. Rant yolunda her şey mubahtır nasıl olsa! Bu ülkenin eski “büyük solcuları” bugün kapitalizmin en rezil sektörü olan reklamcılık sektörünü nasıl elinde tutuyorsa, aynı hesaptır kültür/sanat/sinema mafyasının hegemonyası! Şanzelize solculuğu!

Kendilerini bulunmaz hint kumaşı olarak sundukları için ve maalesef “muhafazakâr” iktidarların paradan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen kifayetsizlikleri bu anlayışa destek verdiği için, bu kadar hoyratlar başka fikirlere karşı. Kültür/sanat/sinema ortamını elinde tutan ve çoğu zaman dünyadaki benzer ortamlarda yazılıp çizilenlerin birer soysuz ve köksüz kopyası olmaklık dışında, bu ülkenin kültürüne, sanat ve sinemasına hiçbir orijinal katkıları olmayan bu insanların, kendilerinden farklı düşünen herkesi linç eden hoyratlıkları yeni değildir. Demokrasi, özgürlük kelimelerini ağızlarından düşürmeyen bu şanzelize solcularının, ne evrensel solculukla ne de demokrasi ile ilişkisi olmamıştır. Bunu, en ufak bir fırsatta linç mekanizmalarını işletmeye başlayarak hoyratça ve acımasızca gösterirler. Elde ettikleri kurumlarda kendilerinin klon kopyası olanlar harici kimse kolay kolay yer edemez. Mesela “sinema yazarı” olmak gibi bir niyetiniz varsa, öncelikle onlara “biat etmeniz” gerekir!

Daha önce söylediğim gibi kabahat onlarda değil aslında. Kabahat, Osmanlı’nın son dönemlerinden beri Batı’da ne yapılıyorsa alıp başına koyan ve kendi orijinal kültür ve sanatını unutan “bizlerdedir”. Siyasi ve ekonomik iktidarı ele geçirdiği halde, kültür/sanat/sinema konusunda bir gramlık yol alamayan ve birbirini yemekle uğraşan “bizlerde”…

Kendimi bir “biz” içinde tanımlamaktan oldum olası sıkıntı duydum; ama şu an üzerine basa basa söylemem gerekir ki, bu kültür/sanat/sinema hegemonyasına karşı çıkan ve bu ortamları kendi çiftlikleri sanan “onlar”ın karşısındaki herkestir “biz” olan. Ve “biz”in, bu hoyrat ve zalim “onlar”a karşı mücadele etmesi namus görevidir.

Evet suçluyorum! Başta AKP hükümet ve belediyeleri olmak üzere, “muhafazakâr” ve “dindar” basının içinde yer alan gazete, dergi ve internet sitelerinin hepsini, bu “onlar”ın rant sistemini yağladıkları ve bu kibir makinelerinin kibirlerini daha da besledikleri için SUÇLUYORUM! Ülkede kültür, sanat ve sinema alanında yapılacak her işi, “rantiyeyi hayatı boyunca reddetmemiş” bu şanzelize solcularına peşkeş çektikleri için SUÇLUYORUM..

Not: Ali Murat Güven’in ilgili yazıları…

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=33478&y=AliMuratGuven

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=33516&y=AliMuratGuven