Gülüp Geçelim Öyle mi?

Posted on Eylül 18, 2012

1


Yıllar önce Danimarka’da yayımlanan ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) hakaret eden karikatürlerden sonra, bugün yaşanan film kriziyle, modernitenin ve onun uçları aşırılaştırılmış soysuz bir versiyonu olan postmodernitenin biricik taşıyıcısı hâline gelmiş liberalizmin, yeni bir sınavla karşı karşıya olduğu açıktır. Liberallerin üste çıkıp utanmazca tekrarladıkları gibi Müslümanlar değil, asıl sınavda olan liberallerdir.

İslam’a ve peygamberine hakaret eden filme birkaç pencereden bakmak gerekli aslında. Ancak, ilk ele almamız gereken mesele, basında, bu konudaki haberleri verirken bile gösterilmeyen özen ve hoyratlıktır. “Peygamberimizi aşağılayan film…” tabiri genellikle haberin verilişinde sıklıkla tekrar ediliyor. Hakaret eden filme tepki gösterecek diye, kendi peygamberinin aşağılanabilecek özellikleri olduğunu, haberi bu şekilde vererek “zımnen kabul eden” bir söylem bu. İçten içe cahil, içten içe zalim bir söylem! Ancak cehalet ve zulmün, modernitenin ve köktenci bir ideoloji olarak liberalizmin, insanlara bıraktığı en acıtıcı miras olduğunu tespit etmekle işe başlamalıyız. Söyleme giydirilmiş vahşet ve cehalet, liberalizmin en katı köktenciliklerinden birisi olarak, o ideolojiye “karşıt” görünenler tarafından dahi devralınan bir mahiyet taşıyor maalesef.

Modern değerlerin taşıyıcısı olarak, Batı’nın globalize etmek için büyük şehvet duyduğu liberalizmin son film krizinde görüldüğü üzere, en utanmazca tekrarladığı şey, Batılı değerlerle tescil edilmiş “bireysel hakları”, toplumların, cemaatlerin, dinlerin değerlerinin hepsinin üstünde bir yere koyarak putlaştırmasıdır. Bu, liberalizmin olduğu kadar, onun ekonomik kanadı olan kapitalizmin işlerliği için de hayati önem taşımasıyla olmazsa olmaz bir kuraldır. “Ölmemiş dinler” toplulukları bir arada tutan tutkal görevi görürken, liberalizmin / kapitalizmin istediği şey, o tutkallardan mümkün mertebe çözülmüş, “kendisini yukarı bağlayan iplerin” hepsini bir cellât şehvetiyle koparmış “bireyler” üretmektir. Böylece liberal hukuk ve adaletin olmazsa olmazları belirlenmiş olur. “Atomlar elementlerden, elementler bileşiklerden, bileşikler karışımlardan” daha değerlidir. Bu anlayış, “liberal haklar sistemini” yürürlükte tutmak için, görünmez duvarlar inşa eder. O görünmez duvarlar, “liberal bireyin” liberal öğreti tarafından “tescil edilmiş” haklarını garantiye alırken, “liberal olmayan insanın” ve dini cemaat ya da toplulukların hak ve özgürlüklerini atomize edilmiş bireylerin lehine olabildiğince kısar. Ekonomi ve devasa şirketlerin hakları da, “liberal bireyin haklarına” bile galip gelebilecek şeyler olarak, liberal putperestliğin varlık zincirinin en tepesine yerleştirilir.

Batılı siyasetçilerin ve medyanın sıklıkla vurguladığı, ülkemizdeki kökten-batıcıların da ezberleyip bir papağan gibi tekrarladığı bir söylem, bugün film krizinden dolayı yine gündemimizde. Batı’nın “özgürlük şampiyonu” siyasetçileri ve onların taşeronu Türkiyeli kimi gazeteci ve yazarlar, Müslümanlara “sükûnet” tavsiye ederken, “gülün geçin ne var ki, bu konuyu bu kadar büyütmek sizin kendi dininize hakaret etmeniz anlamına gelir.” türünden argümanlar kullanıyorlar. Liberal özgürlük ve haklar “öğretisinin” bu en omurgasız tutumunun tutarsızlığını nasılsa test edecek bir anlayış veya ideoloji kalmadı ortalıkta! Özgürlüklerin nerede ve kime olacağının tespitindeki tek yetkili olan liberal birey, yönetici ve düşünürlerin, liberal putperestliğin varlık zincirinin “en altında” bulunan “yaşayan dinlerin mensuplarına” sınırlarını öğretirken kullandığı “kibar dildir” bu. Bu dilin bir üst-versiyonu “Müslümanlar her an terör yapacak insanlardır, dinleri bunu emreder, o zaman onlara, normal liberal bireylere verdiğimiz hakları veremeyiz” söylemi ve bunun zorbalıkla ve silah yoluyla tesisidir.

Liberalizm, varlığını, güçten ve zorbalıktan uzak asla sürdüremez. Bugün Müslümanları tahrik etmek için türlü yöntemler kullanıp seyre geçen, milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğu halde demokrasi ve insan hakları şampiyonluğuna soyunanların, kendi ülkelerinden bir insan için bile nasıl binlerce insanı feda ettiklerini hepimiz biliyoruz. 11 Eylül’lerin sonralarının kimlerin cehennemi hâline dönüştürüldüğünü yakın tarih yazıyor. Obama ile neo-conlar arasındaki farkı vurgulayan Obamaperestler, liberal Batı düşüncesinin gönüllü taşeronları olarak, Obama zamanının, Amerika’nın müdahil olduğu ülkelerdeki Müslümanlar için çok daha iyi olduğuna bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Aynı sefil ruhun yaşadığını ve sadece küçük ayrıntılarda farklılıklar olduğunu görmezden gelmemizi istiyorlar.

Filmin hakaretlerine itiraz eden, sokaklara düşen insanlara “liberalizmin sokaklara çıkma kriterlerine uymuyorsunuz” deniyor adeta. Bugün “filmi izledik, film çok kötü, kabul edilemez; ama bu ifade özgürlüğüne giriyor” diye açıklamalar yapan ABD Dışişleri Bakanı dâhil çoğu insan liberalizmin kukla yöneticiliğini yapıyorlar aslında. Eğer birisi bilmemnerenize taktığınız küpenize karışırsa sokaklara çıkabilir, bağırıp ortalığı yakıp yıkabilir; ama peygamberinize dininize hakaret ediliyorsa, hele ki Müslümansanız gülüp geçmeniz gerekir. Liberal sokağa çıkma yönergeleri böyle buyuruyor! Ve bizim basınımızın liberal yazarları, bu kuklacının kuklalığına gönül rahatlığı ile soyunabiliyorlar. Elbette şiddeti, öldürmeyi tasvip ediyor değiliz. Hiçbir zaman etmedik! Ama “gülün geçin efendim, ben öyle yapıyorum” diyenlerin “samimiyetini” bilecek kadar da uzun süredir yaşıyoruz bu ülkede ve dünyada…

Daha birkaç yıl önce kişisel olarak yaşadığım ve benim gibi birçok insanın benzer şeyler yaşadığı bir olayı hatırlatmak, tartışmamız açısından epey faydalı olacaktır. İsrail Gazze’yi bombardımanlarla yerle bir ediyorken, Gazze’de her gün çoluk çocuk insanlar katlediliyorken, İsrail’in yaptıklarına karşı sert bir yazı yazmış ve bir gazetede yayımlamıştım. Yazı, Yahudilik ya da Yahudilerin değil, o sıralarda dünyanın gözünün içine baka baka Gazze’yi yerle bir eden İsrail’in sert bir eleştirisiydi. Bu ayrıma -hiç de ihtiyacımız olmadığı hâlde- özellikle dikkat ediyorduk. Yazıdan sonra ülkenin liberal ve sol-liberal kanadından oldukça sert eleştiriler aldım. Benim gibi birçok insan, aslında temel amaçları Siyonizm olan insanlar tarafından “İsrail’i eleştirme bahanesiyle” antisemitizm yapmakla suçlandılar. Hatta bize sopa sallayıp “Batı’da olsak bu yazdıklarımızdan dolayı hapis yatacağımızı” hatırlattılar aynı insanlar. Yakıp yıkan, çoluk çocuk insan öldüren İsrail’i eleştirmemiz aslında Yahudileri eleştirmek için bahaneymiş ve anti-semitizm yapıyormuşuz! Dahası, aynı yazı dizisinden birkaç ay sonra, ismimi, bir Fransız siyaset dergisinde “Türkiye’de antisemitizm” başlıklı bir makalede de görmüştüm. Dolayısıyla liberal Batı’nın nefret söylemi kapsamı içine soktuğu bir şeyin en ufak bir ima ile dahi eleştirilmesinin mümkün olmadığı bir ortamın fikir bağlılarının, hakarete uğrayan İslam olunca “gülün geçin efendim” demesindeki tutarsızlık ve utanmazlığın ortaya konması özellikle önemlidir.

Buradan varmak istediğim nokta açık aslında. Bugün Türkiyeli kuklalar dâhil, Batı değerlerine tapan ve liberal hak ve özgürlükler öğretisini sol ya da sağdaki ideolojisine tutamak yapan insanların pek çoğu, Hz Muhammed’e (s.a.v) ve İslam’a hakaret eden o filmin konusu “Yahudilik ya da liberalizmin şehvetle kolladığı eşcinsellik” olsaydı, bugün “gülün geçin, ben öyle yapıyorum” demeyeceklerdi. Tam tersi, o film, “fikir özgürlüğünün teminatı” olduğu söylenen liberalizmin duvarlarına toslayacak, o filmin / eserin neleri “söyleyemeyeceği”, nelerin “nefret suçu” olduğu üzerine, bolca liberal ezberli bir konferans dinleyecek, sonra da filmin içinde bir şekilde yer almış herkese nefret suçuna iştirak ettiği iddiasıyla dava açılacaktı.

Son tahlilde film tartışmalarında beni asıl ilgilendiren, Müslümanların tahrike gelip gelmemeleri değildir açıkçası. Asıl mesele, her konuda, bir “yol gösterici lider” edasıyla, neye kızıp, neye kızamayacağımızı bize buyuran liberal Batılı / Batıcı şehvetteki utanmazlığın boyutlarıyla bir kez daha yüz yüze kalmaktır.

Bugün kendine Müslüman diyen hiç kimsenin, modernitenin batağından beslenmiş, liberal haklar / özgürlükler öğretisiyle uyuşturulmuş bu insanların öğüdüne ihtiyacı yoktur. Hele ki ikiyüzlülükleri her fırsatta tescillenmişlerin… Hakları, özgürlükleri ve Varlığı tersyüz etmiş, merkeze almaya çalıştığı insanı, “birey” denen bir atomize makineye çevirmiş liberalizmin, yaşayan dinlerle alıp veremediği çok şey vardır. Bu yüzden “gülün geçin efendim” tarzı öğütlerin bir kısmı, gerçekten cahil liberal ezbercilerin söylemleriyken; bir kısmıysa, dünyada yaşayan dinleri, dindarları bitirme operasyonunun tetikçiliği işlevi görürler. İslam, bu yaşayan dinlerin “liberalizmin global şehvetine” en “tehlikeli” görülen din olduğu için, zaten İslam’a ve o dinin peygamberine hakaret etmek, liberal öğretiye göre hakaret değil, olması gereken bir şeydir! Liberalizmin dini hakları koruyor söylemleri, bu dini tutumlar sadece bireysel tutum olduğu sürece geçerli olan bir masaldır. Bu yüzden dünyanın en sapık ritüllerine sahip bir yeniçağ dini liberalizmin hak ve özgürlükler öğretisi tarafından güvence altına alınabilirken, İslam dini bu güvenceden uzak tutulmaktadır. Son film tartışması asla bu meseleden uzak değildir. Müslümanlar, eğer bir şeylere itiraz etmeye başlayacaklarsa, kendilerine “gülün geçin efendim” diyen omurgasız liberallerin tutumuna itirazla başlamalılar.

Reklamlar