Protez İnsan Çağında Yüz Nakli

Posted on Kasım 9, 2012

1


Modernite önce bilgiyi çeşitli kompartımanlara ayırarak parçaladı; sonra, o bilgi ile birlikte yaşanacak deneyimi ve en son da o bilginin üzerine kurulacak varolma ahlâkını bilgiden ve birbirlerinden uzaklaştırdı. Bir parçalanma çağında yaşıyorduk artık. Ele geçen her şeyi, analiz edilebilecek en küçük parçaya kadar bölme isteği, “bütün olan” üzerinde, tekrar geri dönüşü olamayacak bir felç hâli yarattı.

Bu parçalanmaların sirayet etmediği, kapısını çalmadığı hiçbir alan kalmıyordu hayatta. En son insan parçalanmaya başladı. Ruhu, nefsi, aklı, kalbi, bedeni ve elbette “yüzü” birbirinden ayrılamayacak bir bütün olan insan, her bir parçası ayrı yere sürüklenerek kendinden bile yalnız hâle getirildi. Toplum içindeki yalnızlık, insanın kendinden yalnızlaşmasına kadar sürüklenerek bir kıyamet sınırına kadar geldi. Önce insanın, “mekanik parçalarının” bir toplamında ibaret olduğu görüşü, ruhu insandan çekip aldı. Ruh gidince, kalp, sadece kan pompalayan bir ritm cihazına dönüştü. Ve akıl, Akıl’dan süzülerek, mantıksal reaksiyonların içerisinde yürütüldüğü bir bilgisayar çipi işlemine indirgendi. Nefs, “arzunun” psiko-fizyolojik kimi yönelimlerinden ibaretti artık! Ne “yükselme” potansiyeli kalmıştı, ne de kendini sorgulama!

Parçalanmanın burada kalmayacağı, bir duvara toslamadan duramayacak olan modern sapkınlığın yazgısı üzerine düşünen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şeydi aslında. Parçalanma, bu defa “mekanik parçaların” her birisi için aynı hızla yürütülmeye başlandı. İnsan bedeni, “kendi başlarına her birisi salt bir makine parçası olan” organların toplamından ibaretti! Öyleyse, “arızalanan” ya da “işlevini yerine getiremeyen” parçalar gayet tabi yeni parça ile değiştirilebilirdi!

Organ nakilleri çağı böyle başladı. Organ nakilleri, önce insanın “iç organlarından” başladı. Hayati kimi organlardaki hasarlar, başka insanlardan alınan organlar yoluyla ikame ediliyor ve hasta hayata döndürülüyordu. Bu, elbette tıp tarihinde büyük bir başarı anlamına geliyordu. Organ naklinin, insan sağlığı için önemi elbette inkâr edilemezdi. Ancak, bu “bilimin” kökeninin, insanı parçalanabilir bir lego olarak gören modern zihniyetin lokomotiflerinde olduğunu tespit etmek, bu parçalanma ve “protezlerle yeniden üretme” mekanizmalarının nerelere kadar varacağının tahmin edilmesi için önemlidir.

Son aylarda gündemi meşgul eden “yüz nakli” meselesi, her şeyi sonsuza kadar parçalayabileceğini düşünen bu anlayışın en son sürümüdür. Protezleştirme medeniyetinin en son numarası!

“Yüz”, insan varlığının, benliği ile “imgesi” arasındaki köprüdür. İnsan, yüzü ile “yüz yüze kaldığında” nefsi, ruhu ve benliğindeki “kendilik imgesi” arasında bir köprü kurmaya çalışır. Kurulan köprü çift yönlü bir köprüdür. Bu yönüyle yüz, bir yandan insan varoluşunun imgesi, öte yandan, insanın, benliği ile arasına giren kara kedi gibidir. Yüzün bu çift yönlü zıt “varoluşu”, onu, her insan için biricik hâle getirir. İnsanın, kendi yüzü ile girdiği sınav, onun, hem olgunluk hem de derinleşme sınavıdır. Yüz, bir yanıyla ruha açılır ve ruhun, bedenin üzerindeki “uzantısı” gibi görünür; öte yandan ruh ile insan bedeni arasında perde olur. Hayâl mertebesinin insanın kendi bedenindeki “görüntüsü”…

İnsan varlığını, bedendeki birkaç makine parçasından ibaret sanan anlayışın “yeniden-üretilebilir insan modeli”, yüzün de bir makine parçası olarak görülüp, protezlerle değiştirilebileceği anlayışında zirveye çıkmıştır. Yüz, bağlı olduğu ruhtan çekilip, yerine “yenisi” takılınca ne olacaktır? Ya da daha keskin bir soruyla yeniden soralım: Yüzü yanmış bir insana yüz nakli yapılmasının neresindedir kötülük?

Aslında, sorunun bizatihi kendisindedir kötülük! Asıl soru, insan yüzüyle ruhu arasındaki çift yönlü ilişkinin görülmeyip, yüzün bir lego gibi tasarlanabileceği yanılgısına yönelik olmalıdır. Protez medeniyeti, görünürde insanlığa yardım eden araçların tümünün, insan varlığını daha aşağılara çekmek için kullanılması demektir. Zira aracın kendisiyle, yolu ve yazgısı arasındaki bağ ontolojiktir. Bir zamanlar Mehmet Akif’in söylediği türden bir “Batı’nın bilim ve tekniğini alıp, ahlâkını bırakma” meselesinin gerçekliği yoktur. Protez medeniyetinin tüm araçları, amaçları kendi bağırlarından çıkarırlar. Amaçlarla araçların tersyüz olduğu ve bir süre sonra amaçları araçların belirlediği bir araçlar “medeniyeti” sözkonusudur.

Japonya’nın en önemli yönetmenlerinden Hiroshi Teshigahara’nın Kobo Abe’den uyarladığı Face of Another filmi, tartışmamızı derinleştirmek için yardımcı olabilir. Bir iş yangınında yüzü yanarak tanınmayacak hâle gelmiş ve nakledilen yeni yüzün, kişiliğini yavaş yavaş dönüştürdüğü birisinin etrafında döner hikâye. Protez yüz, sadece bir protez olarak kalmaz ve “altındakini” yeni yüzün ruhuna büründürür adeta. Korkunç bir sonla biter film!

Tam olarak ne olmuştur da, eski yüzün yerine takılan “yenisi” takıldığı bedeni / ruhu en derinden sarsarak, bir “canavara” döndürmüştür? Orijinal yüzün yerine takılan şey, ister organik, ister inorganik olsun bir maskedir aslında. İnsana, ne yapabilip ve ne yapamayacağını fıtrattan gelen bir “içgörü” ile söyleyen vicdanın, yüz ile son derece sıkı ilişkisi vardır. Yüzünün yerine / üzerine maske takan birisinin kolaylıkla hırsızlık yapması, cinayet işlemesi sadece başkalarının tanıma tehlikesine karşı alınmış bir önlem değildir. Yüzün maske ile örtülmesi, vicdanın ve ruhun da üzerini örter. Face of Another filminin sonunda doktorunu da öldüren adamın yaşadığı travmanın ana sebebi, maskesiyle, “imgesi” olarak yüzü arasındaki çatışmadan “galip” çıkmasıdır. Ancak bu noktada “galibiyet” ile “mağlubiyet” arasında pek fark olmadığını gözden kaçırmamak gerekir. Maske ile imge arasındaki savaşta galip olan ölünceye kadar bir “katildir” artık! Ya kendi bedenini ya da ruhunu öldürecektir, başka çıkışı yoktur bu yolun! Mağlup olansa “kendi içine çöküp” ölüme mahkûmdur artık! Zira artık ne “kendi”dir ne de o maskenin kendisini iteklediği “başkası”… Varlığı kalmamıştır artık, bir hiçtir sadece… Sadece maddi / dünyevi düzlemde kalmayan, ruhsal olarak da en derine işleyen hakiki yersiz yurtsuzluk…

Organ naklinin son mertebesi olan yüz nakli, evet görünürde son derece insancıl, son derece masum görünen bir “bilimsel ilerleme” olarak tanımlanabilir. Ve evet, hayatlarının kalan kısımlarında yüzleri aşırı derecede zarar görmüş insanlara yapıldığı için faydalı da sayılabilir. Ancak, yüzeyin, derinliğini belirlediği bir uçurumun hemen kıyısında olduğumuzu unutmamalıyız. İnsanın bir yedek parçalar dükkânı olarak yeniden “tanımlanmasının” eşiğindeyiz. İnsanın ve “insan varlığının arafı” olan yüzün bu mekanik indirgenmesi, bizi Teshigahara’nın filminin sonundaki cinnete götürebilir. Üstelik yaşanan cinnet, ferdi bir cinnet de olmayacaktır artık!

Bu olayın diğer boyutu, protezci indirgeme çağının mekanikçileri olan “bilim adamlarının” bu olay üzerinden“yarışmacı” kimliklerinin açığa çıkarılmasının gerekliliğidir. Adeta bir prestij yarışı içinde sürdürülen bu mekanik dönüşümün, yüz nakli yapılan insanların ruhlarını anlamaya yönelik bir çabaya dönüşmüyor olması, “mekanik yeniden dönüştürme çağının” rahiplerinin kazandıkları “kimliklerle” aracın bizatihi kendisi arasındaki kopmaz bağı ifşa ediyor olmalı. Sürecin kendisi, insanı, “mekanikçiler” ve “makine parçaları” olarak ikiye bölecek ve bir süreçte mekanikçi olanın, bir başka süreçte makine çarkı olabileceği bu ikili “düşüş” ortamının tespit edilmesiyle anlaşılabilir. Zira bizim hayır bildiklerimizde şer, şer bildiklerimizde de hayır olabilir!