Filistin: İnsanlığın Yarası

Posted on Kasım 19, 2012

0


İnsanlık tarihi, mazlumların zalimleşmesinin tarihidir. Mazlumun zalimliği, hiçbir türden zulme benzemez. Zira tarihin bir döneminde mazlum etiketine “hak kazanan” bir toplum, o mazlumluğu bir güç olarak kullanmaya başlayınca zalimleşir. Mazlumun, mağdurun “uzmanlığıdır” bu! Artık ne yapıyorsa, geçmişteki mazlumluğun onlara verdiği “hak” ile yapıyordur. Tekrar o “zulmü” yaşamasınlar diye, zulüm yapmaya hakkı olan bir toplum yaratılır böylece.

İsrail, yakın tarihin en büyük zulmünü yaşamış insanlar tarafından kurulan, onların torunları tarafından “büyütülen” ve yaşatılan bir devlet. İsrail’i, terör devleti yapan özellik, bu kadar büyük bir zulme maruz kalmanın getirdiği bir şey olarak, kendinde başkalarına zulüm yapma hakkı görmesi. İsrail’in kurulduğu günden bu yana, Filistin’e, Mısır’a, Suriye’ye, Lübnan’a yaptığı tüm saldırı ve işgalleri “mazlum olmanın sürdürülebilirliği” üzerinden haklılık kazandı. Avrupa’nın göbeğinde soykırıma uğramış olan bir halkın torunları, bugün aynı zulmü başkasına uygulama hakkını bu temel üzerinden haklandırıyor.

İsrail’in, Gazze’ye, rutin saldırılarının arasında, üç dört yılda bir de büyük bir saldırı düzenlemesi, varlığını, mağduriyetin sürekliliğinin inşası üzerine kurmasıyla ilgili. Halkın sinir uçlarının, mazlum olmanın şehvetine göre ayarlanma işinin İsrail’in milli sporu hâline gelmesi, sürdürülmek istenen bu konumla ilgili.

Toplumsal psikoloji açısından bakılırsa İsrail devletinin ciddi bir akıl hastalığından muzdarip olduğunu anlamak çok zor değil. Akıl hastalığının, toplumun fertlerine sirayet ettirilmesi, korku üzerinden yürütülen bir politikayla ilgili. İşgal ediyoruz, çünkü işgal edecekler… Eziyoruz, çünkü ezmezsek ezecekler… İsrail devlet psikolojisi, halkının psikolojisini bu haklandırmalar üzerinden kurmayı, devletin milli ideolojisinin bir gereği olarak konumladıkça, İsrail devletinin psiko-patolojisi, ülke içindeki vatandaşın psikolojisine de yansıyor. Daha bugün gibi hatırlıyoruz dört yıl önce bu vakitlerde Gazze’ye saldırı düzenleyen İsrail’de yaşananları… Tepelere çıkıp bir manzara seyreder gibi Gazze’nin yakılıp yıkılmasını çılgınca alkışlayanları; füzelerin üzerine “İsrail’den sevgilerle” yazacak kadar kalbi zehirlenmiş İsrailli çocukları…

İsrail’in, bir zulüm devleti olmasının kökenlerinin, psiko-patolojik bir vaka olarak İsrail’in tek başına kendisinde değil, o kökenleri inşa eden ve sürdürülebilirliğini sağlayan Batılı zihniyette aranması gerekiyor. Batı tam olarak ne yaptı da bu kökleri inşa edebildi peki? Öncelikle Avrupa’nın göbeğinde gerçekleşmiş, tüm Avrupa’nın suç ortağı olduğu bir soykırımın sonuçlarını, o soykırımla hiç de ilgili olmayan Müslümanların üzerine yansıtarak, kendi suçluluk kompleksini azaltmış oldu. Tarihteki en derin Yahudi düşmanlıklarının yaşandığı topraklar olarak Avrupa toprakları, bir yanıyla Yahudilerin çoğundan “temizlenmiş” oldu ve öte yanıyla da, onlara, İngiltere eliyle bahşedilen “kutsal toprakların” istedikleri kadar genişletilebilmesinin garantisi sağlandı. 1917 ile 2012 arasında Filistin topraklarındaki Yahudilere ve Filistinlilere ait toprakların dönüşümüne bakmak bile bu konuda bir fikir verebilir. Bu bir taşta iki kuş vurmak demekti. Bir yandan Müslüman coğrafyanın göbeğine liberal global dünya sisteminin en vahşi üyelerinden birisi yerleştirildi; öte yandan da “Ortadoğu”da bir Batı garnizonu kurulmuş oldu. Suçluluk kompleksinden kurtulan Batı ülkeleri için bundan güzel bir çözüm olamazdı.

AB yetkililerinin, son Gazze saldırıları sırasında yaptıkları açıklamalarda kullanılan cümleler, bahsettiğimiz bir taşta çok kuş vurma politikasının dışavurumlarıdır. “İsrail, kendini savunma hakkına sahiptir; ama sivil ölümlere dikkat etmeli!” tarzında “lütfen yapılan” ve İsrail’e hitap ederken olabildiğince “kibar” olan açıklamalar, AB veya ABD’nin, İsrail’e 50-60 yıldır uyguladıkları destekleyici tavırlarının, klasik ikiyüzlü Batı diliyle tezahüründen başka bir şey değildir. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavar” diyen Akif’in ya da “Batı medeniyeti mi? Olsaydı iyi olurdu!” diyen Gandhi’nin yüz yıl önce tespit ettiklerinin bir tekrarı… “Vurun, ama çaktırmayın!” anlayışı, İngiliz sömürge dilinin, global neo-liberal demokrasi görünümlü diktatörlüklerin tümüne bıraktığı temel mirastır.

Filistin, işte tam da bu yönleriyle, sadece Batılı dünyanın değil, bütün referanslarını Batı’dan alan Türkiyeli aydınların ve o aydınlarla girdiği “sıkı fıkı temaslar” sonucu, kendi karakterini unutmuş kimi dini “camiaların” vicdan turnusolü olageldi yıllardır. Dört yıl önceki Gazze saldırısında, Mavi Marmara saldırısında ilgili kişi, grup veya “camiaların” en üst mensuplarının neler söylediği / söylemediği bugün gibi aklımızda… Her meselede tam bir “vicdan artisti” gibi davranan basındaki şovmenlerin çoğunun, İsrail sözkonusu olunca nasıl da dillerini yuttuklarını, her saldırıda yeniden görmek şaşırtmıyor artık bizi…

Son Gazze saldırılarının Obama’nın seçilmesinden hemen sonra gelmesi, kimi Obamacı liberalleri ve onların kuyruğuna takılan bazı Müslümanları, Obama’nın “mutlak iyiliğinin” takla atan tevillerine sürükledi. Obama “İsrail devleti kendini savunma hakkına sahiptir. İsrail’i destekliyoruz” dedikçe, bizim Obamacılar, “aslında öyle demedi, böyle demek istedi” tarzı açıklamalarla uluslararası politikalarda ve dünyaya bakışlarındaki tek yönlü ezberlerini utanmadan sürdürebiliyorlar. Aylardır ülkeyi Suriye’ye “müdahil olarak” sokmak için atmadıkları takla, yapmadıkları rezillik kalmayan kimi kesimlerin, İsrail’e müdahale diye bir olasılıktan bahsettiklerine hiç şahit oldunuz mu? Suriye’nin yaptığı rezillik de, Filistin topraklarında yüz yıla yakın süredir sürdürüle gelen soykırım rezillik değil mi?

“Batı”, kendisi “Batı” olarak kaldığı için değil, Batılı olmayan ülkelerde, kendi kuyruğuna takılacak aydın sürüsü yarattığı için Batı’dır! Bu aydınlar, tüm referansları Batı’dan almakla kalmaz, Batı’dan maddi olarak da beslenirler. İşte bu yüzden, vicdanları da, kalpleri de akılları da hep ikiyüzlüdür. Mesela net bir zulüm tanımı yoktur bunlar için. Zulme uğrayanın ve zulmü yapanın kimliği önemlidir! Fotokopi gibi aynı olan zulümlerde bile, birisinin yaptığına “savunma hakkı” diyebilirken, diğerini “hemen devrilmesi gereken zalim” olarak niteleyebilirler.

Bugün İsrail zulmü, sadece İsrail’in hasta psikolojisinden kaynaklanmıyor. Zulüm, AB, ABD ve buralarda yöneticiler değişse de değişmeyen İsrail ve Müslüman algısından besleniyor. Açık söylemek gerekiyor; İsrail’in zulmü, global neo-liberal anlayışın beslediği bir dizi anlayışın zorunlu çıktısıdır. Ve bugün bu zulmü besleyen en önemli etkenlerden birisi, bizim gibi yarı-Batılı, yarı-Müslüman, her şeyin yarısı olan ülkelerdeki aydın sefaletidir. Net bir vicdanı olmayan, konjonktürel vicdanıyla, her meseleye kendi ideolojik ve maddi çıkarları ekseninde bakan aydınların sefaleti… Eğer bu sefaleti aşacak bir şeyler yapamazsak, İsrail’in rutin bir döngü ile Filistin’i vurmasına da, Filistin’in dünyanın gözü önünde yapayalnız bırakılmasına da yapacak çok bir şeyimiz olmayacak.