Mekânların Ruhu ve Emek Sineması Meselesi

Posted on Nisan 9, 2013

1


Mekân, işlevinden çok önce, o mekâna ait tarihi, ruhu ve kolektif bilinci bünyesinde taşır. Ultra-modern çağların mekâna yaptığı ilk kötülük, onu, önce tarihinden, sonra da ruhundan soyutlayarak, tümüyle işlevselliği içinde değerlendirmeye almasıydı.

Mekânın ruhuna yönelik tecavüzün farkında olmamak, sadece “seküler” modernlerin değil, aynı zamanda o mekânlara ruh katmış geleneklerin modern mensuplarının da en önemli sorunu. Bu yüzden Mimar Sinan’ın cami mimarisini taklit ederek modern camilere ruh katabileceğimizi sanıyor, bu yüzden bütünlük içinde değil, parçalılığın egemen olduğu işlevsellik içinde bakıyoruz her meseleye. Bu aşamadaki estetik, tam anlamıyla bir taklit estetiği hâline dönüşüyor. Ruhu olmayan ama şekli “ruhu varmış gibi yapan” yapılar etrafımızı kuşatıyor. Bu yüzden “Ottoman plazaları” “diriltici” olarak görecek kadar körleşebiliyor, bu yüzden dünyaya liberal soytarılığın dışında orijinal bir şeyler söyleyemiyoruz.

Emek Sineması meselesi, ister “muhafazakârlar” eliyle, isterse de başkalarının eliyle olsun, mekânların ruhuna yönelik liberal-değersizliğin tecavüzünden bağımsız olarak anlaşılamaz. Emek Sineması, hepimiz, internet çağının doyumsuz ve hızlı film izleme alışkanlığına kapılmadan önce, “hakîkî” sinemanın peşinde gidenlerin vardıkları bir noktaydı. Aramanın meşakkati, Emek’te, film başladıktan sonraki karanlığın kucaklayıcı huzuruna bırakırdı kendini. Uzun yıllar merak edip de izleyemediğimiz filmleri, görmek için neler vereceğimiz yönetmenleri görmek için Ankara’dan, Bursa’dan İstanbul’a film festivallerine, kısıtlı imkânlarımızı sonuna kadar kullanarak gider ve kendimizi Emek’te bulurduk. Heyecanla aramanın sonucunda karşılaştıklarımız genellikle huzurlu ve keyifli bir sinema deneyimine eşlik eden hayat değiştirici “kırılmalar” olurdu. Mekânın ruhu, sizin ruhunuza bir sağaltıcı olarak eşlik eder; izlenen filmin büyüklüğüyle mekânın ilişkisi, birbirinden ayrılamayacak bir huzur deneyimi yaratırdı.

Son yıllarda film festivallerinin, internet pop-kültürünün her alana yayılıp hâkim olmasıyla paralel olarak bozulduğu ve eski işlevini göremediği bir gerçek. Ancak bu,  hakîkî sinemanın aşığı olan insanların arayış aşkıyla hemhâl olmuş, ruhunu ve tarihini, bu arayışların güzelliği ve bulmanın huzurundan devşirmiş Emek Sineması gibi yerlerin işlevlerini kaybettiği anlamına gelmiyor. Hakîkî sinemanın peşinde gidecekler olduğu sürece Emek sineması gibi yerler bir sembol olarak dahi orada bulunmak zorunda.

AKP’nin kültür politikasının genellikle liberal bir işlevsellik üzerinden yürüdüğünü tespit etmek, Emek’te olanları anlamak için özellikle önemli. Bu ülkede Müslüman kesimin, çok yakın zamana kadar sinemaya yönelik ilgisizliği bilinen bir şeydir. Yakın zamanlardaki ilgi ise, genellikle film izlenen sinema salonu ile filmin ruhu arasındaki bağı koparan internet film alışkanlığından ibaret. Bu yüzden AKP’li yöneticiler ve “Müslüman” entelektüeller, Emek’in bir “ruhu”, bir “tarihi” olduğu fikrine inanmak istemiyorlar. Kendi yaşamadıkları bir şeyin “yokluğuna” hükmediyorlar. Bunu, bir Bakan’ın “Emek, olduğu gibi duracak, sadece olduğu gibi üst kata alınacak” açıklamalarındaki “işlevsellik” eğiliminden anlamak mümkün.

Emek’in mücadelesi, bugün, her değeri, ruhu, para ve güç karşısında dize getiren ultra-modern işlevsellikle, mekânların ruhu olduğuna –hâlâ- inanan ve o ruhu korumak için uğraşanların mücadelesidir her şeyden önce. Bu meseleyi AKP ile onun muhalifleri arasındaki kör dövüşe indirgeme, meseleyi çözmeyi imkânsızlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda meselenin asıl önemli noktasını anlamayı da zorlaştırıyor.

Gözümüzün önüne şöyle bir manzara getirelim: Kuş uçuşu New York’u izlediğimizi düşünelim. Bir de aynı şekilde İstanbul’u. Bir yanda olanca “işlevselliği” ve “gelişkinliğiyle” New York; öte yanda “ABD’nin tarihinden çok daha eski çeşmeleriyle” baştan ayağa tarih ve ruh olan İstanbul… Birincisi, tekno-pagan ultra-modern “uygarlığın” ruhsuz mabedi; öte yanda ruhu, o ruha zerk edilmiş mekânın yok olmaya başlamasıyla can çekişmekte olan İstanbul. Hangisini tercih ederiz? Modern anlayışın kadim şehirlere yaptığı, maalesef iki çıkışsızlıktan birincisini, yani çıkışsızlığı çözmek yerine işlevselliğe yönlendireni seçtirmektir. Şehirlerimizi New York’a benzetmek, onların içindeki mikro ve makro tarihleri yok ederek, içinde yaşayan insanların ruhunu kaybetmesine yol açacak.

Bugün AKP politikalarının şehirlere yaptığı genellikle bu. Özellikle “ruh üfleyen” bir gelenekten gelen politikacı, bürokrat ve işadamlarının, tam da o ruhu üfleyen geleneğe ihanet eden yapılar yapmaları ve sadece o geleneğin ruhunu değil, o geleneğin kucakladığı bütün tarihleri yok etmeye çalışmaları nasıl açıklanır? Bu, bir ihanet midir; yoksa liberal / kapitalist sistemin döllediği her siyasi hareketin, önünde sonunda, bu sistemin araç ve amaçlarına teslim olması mıdır?

Belki bir abartma olarak görülecektir; ama bana kalırsa Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı olan mücadele, geleneğe tecavüzün sınırlarını iyice genişleten vahşi “işlevselliğin” işgallerine karşı bir mücadeledir. Bu yüzden benim için önemlidir. Tüm “Müslümanlar” için de önemli olmalıdır. Zira asıl hayati olan, ruhsuz mekânlara karşı, tarihi, ruhu, kalbi olan mekânların savunulmasıdır. Ruhsuz New York mu, ancak ruhuyla var olabilecek İstanbul mu?