Gezi Parkı Olayları, Twitokrasi ve Şiddet

Posted on Haziran 4, 2013

0


Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve ilk amacı, çevreye, şehre yönelik bir hassasiyeti göstermek olan olaylar bambaşka bir biçim aldı. İlk iki gün, orada olanlara yönelik aşırı polis şiddeti ve hükümetin vurdumduymaz tutumu, ortamı başka amaç güdenler için de uygun hâle getirdi.

Taksim’de başlayan olaylar, bir “avın” üzerine yüklenen sırtlan ve akbaba sürüleri gibi, derdi şehir ve çevre ile hiç ilgisi olmayan bambaşka grupları oralara taşıdı. Olaylar, onlarca başka şehre taşındı. İlk günkü “masumiyet” ortadan kalkmış ve göstericilere yönelik hepimizin çok sert eleştirdiği polis şiddetinin tam karşı tarafında, dokunduğu her yeri yakıp yıkan bir vandallık ortaya çıkmış görünüyor.

Peki, tam olarak ne oluyor şu an? Türkiye yakın tarihinde defalarca olmuş, kimini okuduklarımızdan bildiğimiz, 28 Şubat ve 27 Nisan’da da yakinen yaşadığımız bir provokasyon dalgası çığ gibi büyüyor. İlk gün, tümüyle Gezi Parkı’nda olan ve çıkışı itibariyle hakkaniyetli bir eylem olan “direniş”, bugün Türkiye yakın tarihini bilen herkesin kolaylıkla tahmin edeceği darbeci bir kalkışmaya dönüşmüş görünüyor. Gerek TV’lerde, gerekse de Bursa’daki “Gezi Parkı’na destek” eyleminde bizzat gördüğüm şey, kendilerine “Mustafa Kemal’in askerleri” diyen, çoğunluğu CHP zihniyetine sahip olan ve bunlarla eklemlenmiş, böyle olayları provoke etmekte sabıkalı türlü sol / Kemalist grupların, olayı, yüzlerce defa yaşadığımız türden bir lâik / anti-lâik kavgasına dönüştürmek istedikleridir.

Olan şey, son derece haklı bir gerekçeyle başlayan olayların, önce polisin aşırı şiddeti ve Başbakan’ın duyarsız ve alaycı tutumuyla, sonra da bunlar bahane edilerek tüm ülkenin, darbe çığırtkanlığı yapılarak provoke edilmek istenmesiyle, son derece farklı yönlere dönmesidir. Birkaç gündür, yüzden fazla resmi ya da özel aracın yakılması, çeşitli şehirlerdeki AKP binalarının ve kimi dersanelerin yakılmak istenmesi, ortalığın savaş alanı hâline getirilmesi, kimi camilere bira şişeleri atılması, başörtüsü çıkarılmak istenen kadınların olduğuyla ilgili söylentiler… Olayların artık başlangıçtaki “masum” eylem olmadığı açıktır.

Gezi Parkı olayları henüz başlamadan, AVM’ler ve genel olarak “biz Müslümanların” iktidar, para, mal, mülk ve güçle imtihanımızda, kendimize çeki düzen vermemiş gerektiği üzerine bir yazı yazmış (http://www.timeturk.com/tr/makale/enver-gulsen/avm-medeniyeti.html) ve olan bitenin “sorunlu” yönlerini göstermeye çalışmış birisi olarak, Gezi Parkı’ndaki ağaçlara ve genel olarak çevreye yönelik tutumumuz bellidir. Bu yöndeki eleştirilerimizden de, iktidarın “bozuculuğu” yönünde yaptığımız uyarılardan da vazgeçmiş değiliz. Ancak bugün meydanda olan bitenin, bizim uyardığımız şeylerle ilgisi kalmadığını da net olarak tespit etmemiz gerekiyor.

Taksim’den Tahrir çıkarmak isteyen, meydanlardaki “darbe çığırtkanı” grupların da, “Taksim’den Tahrir çıkmaz!” diyen ve genel olarak AKP’ye angaje olmuş grupların da fikir ve davranışlarındaki tezadı ifşa etmekle başlamak, olan bitenin ne olduğunu anlamak yönünde bir fikir verebilir.

Hepimiz hatırlarız, son iki üç yıllık süreçte, özellikle sol / Kemalist grupların Arap baharı denen “isyan hareketlerine” yönelik tutumlarını. Suriye’de Esed gibi bir zalim, masum insanları katlediyorken, Esed’in “iktidarı” lehinde fikir beyan edenlerin, bugün, Erdoğan’ı diktatörlükle suçlayarak meydanda bir “Türk baharı” kovalamalarının devasa çelişkisini tespit etmemiz gerekir. Aynı şekilde Arap baharına sonsuz bir şehvetle sarılan ve özellikle AKP angajmanına sahip kesimlerin, bugün olan olaylar için “Taksim’den Tahrir çıkmaz!” diye fikir beyan etmeleri aynı şekilde tutarsız bir davranıştır. Tutarlı olan, temel olarak direnişin de, demokrasinin de ahlâkının öncelikli olmasıdır. Özellikle Arap baharı konusunda iki yıl kadar önce yazmış olduğumuz bir yazıda (http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/devrimin-sonu-liberal-kolelik-olmasin-04.03.2011-301338) sokaklardaki şiddete dayanarak bu tür “bahar” beklentilerinin sonsuz kışla sonuçlanabileceği yönünde uyarılarda bulunmuştuk. Aynı uyarıyı, bugün sokaklarda olan ve artık direnişleri Gezi parkı ile ilgisi kalmamış olan eylemcilere yapmak boynumuzun borcudur.

“Her şerde bir hayır vardır” düsturu uyarınca, Gezi Parkı eylemlerinin bize öğrettiği çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. İlki, en ufak bir kıvılcımın, son derece yakıcı sonuçlar yaratabileceğini bilerek, özellikle siyasi yöneticilerin ve hükümet mensuplarının kişisel “egolarıyla” değil, olayları, henüz başlangıcında durdurmak için sorumluluk ve merhametle davranmaları gerektiğidir. Eğer Başbakan veya hükümet mensupları, ilk gece, polis orada sadece çevre için bulunan insanların çadırlarını sabahın köründe basıp yaktığında, ses verip olayları kınayıp sorumluları cezalandırabilselerdi, muhtemelen bu kıvılcım ateşlenmeyebilirdi.

Olaylardan öğrendiğimiz ikinci şey, Türkiye’de demokratik yollarla kolay kolay iktidara gelemeyeceğini bilen siyasi partilerin veya çeşitli örgütlerin, en ufak bir masum olayı dahi, kendi çıkarları ve darbe hevesleri yönünde kullanma huylarından hâlâ vazgeçmedikleridir.

27 Mayıs’ta, 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da çok benzerlerini yaşayan ülke insanı için, bu olayların nereye çekilmek istendiği artık sır değildir. Gezi Parkı eylemlerinin özellikle Taksim ve İstanbul dışında olanları, neredeyse tümüyle bu amaç için “dizayn edilmiş” izlenimi veriyor. Burada eksik olan şey, “karşı tarafın” tahrik edilmesi. Şimdilik bu yönde bir emare gözükmüyor. Aksi durumu felakete yol açabilir tüm ülke için. Burada özellikle sorumlu davranması gereken Başbakan’ın “yüzde elliyi tutmakta zorlanıyorum”, ya da “siz yüz bin mi döktünüz, biz bir milyon kişiyi meydanlara dökeriz” türünden sözlerinin sorumlu bir Başbakan’a yakışmadığı tespitini de özellikle yapmamız gerekiyor. Hele ki, bu başbakan, Türkiye’nin yüz yıllık kangrenleşmiş yarası olan Kürt sorununu son derece önemli bir inisiyatif kullanarak çözme iradesi gösterebilen bir başbakansa, bu durum daha da yaralayıcı hâle gelebiliyor. Üstelik özellikle ilk iki gün sonrasında, meydanlara kalan insanların kahir ekseriyetinin, Kürt sorunundaki kazanımları tersine çevirmek isteyen “Mustafa Kemal’in askerleri” olduğu düşünülürse, Başbakan’ın “meydan okuma” tavrının, ülke kazanımlarını tersine döndürecek bir yıkıma zemin hazırlayabileceğini gözden çıkarmamak gerekiyor.

Tam bu noktada eylemlerin özellikle ilk iki gün sonrasındaki şekli üzerine bir tespit yapmamız gerekiyor. Benim için, hakkaniyetli bir direnişin en önemli kriterlerinden birisi, ahlâkın, direnişin tam merkezinde olması gerekliliğidir. Diğer şehirlerden aldığım haberler, Bursa’daki direnişten de bizatihi gördüğüm şey şu: Meydanlardaki insanların kahir ekseriyeti, Tayyip Erdoğan’a yönelik inanılmaz küfürler ediyorlar. Hatta duyduğumuz, sosyal medyada gördüğümüz öyle şeyler var ki, bir direnişi -tümüyle haklı olsa bile- salt o özelliği ile haksızlaştırabilecek bir vahşiliği bünyeye taşıyabilir. Direniş, tam olarak ne istediğini bilen ve bu yönde bir emare gördüğünde durmayı bilen bir şey olmalı. Gezi Parkı ile başlayan olayların artık böyle olmadığı ve bu insanların kahir ekseriyetinin, AKP hükümetini cebren devirmek için orada olduklarını tespit etmek zor değil. Geçmişte defalarca olanı, orduyu yana çekerek defalarca başarılmış olanı tekrar gündeme getirmek… Ancak eylemcileri ”yönetenlerin” sanıyorum anlayamadıkları ve galiba içlerindeki kör hırs yüzünden hiç anlayamayacakları şey, Türkiye’nin ne 27 Mayıs’ın, ne 28 Şubat’ın, ne de 27 Nisan’ın Türkiye’si olduğudur.

Ve vandallık yolu olarak ‘twitokrasi’

Gezi Parkı eylemlerinin bize öğrettiği bir başka şey, sosyal medya ve özellikle facebook ve twitter gibi yerlerin, demokrasiyi bir başka yöne doğru götürdüğüdür. Yusuf Kaplan’ın son derece önemli tespitiyle, modernitenin, “çoğulculuğu” esas aldığı iddia edilen ama aslında çoğunlukçu olan demokrasisi, post-modernitenin hazzı temel alan dromokrasisine dönmüştü. Bugün “bilgi çağı” adıyla kutsanan “körleşmeyle”, karşı karşıya kaldığımız, hazzın bir üst modeli olan, her şeyde aşırı şehvetin yönettiği “twitokrasi”dir.

Twitter, Arap baharında, “doğrudan demokrasinin” bir aracı olarak kutsandığında da yazmıştık. Twitokrasi, doğrudan demokrasiyi değil, yalanın, şehvetin, kışkırtmanın ve sanal vandallığın gerçek hâle getirilmesi çabasının getirdiği yeni bir “dromokrasi”dir diye. Zira artık, salt haz ya da salt çoğulculuk değil, yalanın, her türlü medya aygıtını ve dolayısıyla da siyasi ve toplumsal kararları dönüştürmek yönünde, “çoğunlukçu” bir dikta yöntemi olarak kullanılmasıdır.

Gezi Parkı eylemlerinin ilk gününden bu yana twitter’i takip edenler net şekilde görmüşlerdir ki, twitter açıkça zorbalığın, vandallığın, yalana dayanan propaganda aygıtı olarak işlev görmüştür. Ölümler, tank altında ezilenler ve bunlar için “imal edilen” photoshop görüntüleri… Twitokrasi, demokrasinin, “iyi niyetli” çoğunlukçuluktan, sarhoş bir hazza geçişinin son taşlarını döşer, ama dromokrasiyi de bir üst modeline taşır. Artık salt ve “zararsız” haz da değildir söz konusu olan. Çoğulculuğu “hedefi” yapmış görünen, ama çoğunlukçuluğa batmaktan asla kurtulamamış demokrasinin, bu ucunu en aşırı aktif yapan biçimidir. Ancak burada gördüğümüz “çoğunlukçuluk”, eski demokrasinin çoğunlukçuluğu değil, birkaç “devasa gücün” yönlendirdiği “sürünün” çoğunlukçuluğudur. Artık, “bilgi gücünü” eline geçirenin büyük bir şehvetle her şeyi dönüştürmeye kalkmasının bir biçimidir twitokrasi. Arap baharı da bundan azade değildi, wikileaks belgeleri de, bu son “kalkışma” da…

Bir bankanın “reklam yıldızı” olarak büyük paralar götüren ve utanmadan kendine solcu diyebilen insanların “olay ağaç sorunu değil, işimiz çok, hadi gelin!” diyerek yüz binlerce kişiyi tahrik ederek, darbe için zemin hazırlayabildiği bir zemindir. Başbakan, hükümet, cumhurbaşkanı, halkın seçtikleri vs. hepsi birer ayrıntı; ama twitter’da yüz binlerce vandal takipçisi olanların “hükümdar” olduğu bir yalan ve şehvet dromokrasisidir, twitokrasi.

Elektronik ve bilgisayar teknolojileri alanlarında yıllarca ARGE yapmış birisi olarak, teknolojinin “ahlâkı” ve “tehlikeleri” yönündeki “içeriden” uyarılarımızı yaptık durduk. Ama bu uyarılardan en önemli olanı twitokrasiye karşı olanıdır. Teknoloji felsefesi ve geleneğimizden teknolojiye getirilebilecek eleştiriler yönünde çok fazla düşünmediğimiz ve bu “araçları” şehvetle kullanarak, o araçları üreten amaca ve ahlâk(sızlığ)a teslim olduğumuz gerçeğini tespit etmemiz lazım. Arap baharında twitter’i kutsayanların bugün onu lanetlemesi, ya da tam tersi, tümüyle bu “temelsizlikle” ilgilidir.

Kendi şahsıma olaylardaki en çarpıcı şey, bu ülkede kendine “sanatçı”, “bilim adamı”, “yazar”, “gazeteci” diyen insanların kahir ekseriyetinin, darbeci heveslerini sadece belirli bir süreliğine rafa kaldırdıklarını ve en ufak bir fırsatta, bu hevesin en vahşi şekillerde ifade edildiğini “yeniden” görmek oldu. Daha birkaç hafta önce Başbakan’ın eşinden “kültür-sanat” ödülleri almak için bayılanlar, bugün meydanda Erdoğan’ın her şeyine küfreden koro içinde yer alıp, halkı tahrik edebiliyorlar. “Duruşun ahlâkı” ülke intelijensiyamıza hiç uğramamış besbelli! Meydanlarda ve twitokrasinin mabedi sosyal medyada, en tahrik edici, en vahşi mesajların ve orduya “biz sizi çok seviyoruz; siz neden bizim yanımızda değilsiniz!” diye mesaj atabilen insanların bu kesimlerden olmasının rastlantı olup olmadığını ve “düzenin bekçisi rejim aygıtları olarak sanatçı” profili üzerine bir kez daha düşünmemiz gerekiyor. Liseli öğrencilere kadar mesajlar atabilen ve liseli çocukları polisle karşı karşıya getirmeyi maharet sanan “hayalci” bir darbecilik bu.

Son tahlilde, eğer AKP’ye veya meydanların şu an kahir “gücünü” oluşturan sol / Kemalist vandallığa angaje değilseniz, hakikaten işiniz zor. Zira her iki kesim tarafından da hain olarak adlandırılmanız işten bile değil. Ama biz yine namusumuzun gereğini yerine getirelim. AKP ve “modern Müslümanlara” “en başta kendimizi dâhil ederek” uyarılarımızı, burada linklerini verdiğimiz yazılar dâhil defalarca dile getirdik. Ama hâlâ sokakları yakıp yıkan kalabalığın, bunu artık ne için ve neye hizmet etme pahasına yaptığını da ifşa etmek her “insanın” boynunu borcu olmalı. Türkiye’nin en büyük holdinglerinin çalışanlarına eylemler için ne amaçla izin verdiğini, Etiler gibi Türkiye’nin en krem yerlerinden birinde, Kanyon gibi burjuvanın merkezi bir yerde “hayat yaşayan” sosyete solcularının / Kemalistlerinin, sürü hâline gelerek, “AVM’lere karşıyız, ağaçlar kesilmesin” söylemlerinin “samimiyetsizliğini” ve asıl amacın ne olduğunu görebilmek gibi mesela…