Yazma ve eleştirinin namusu… Tutarsızlıklar üzerine kısa bir not

Posted on Haziran 5, 2013

0


Bu kısa not, bir yazı değil, yıllardır gördüğüm ama ifşa etmesi ancak bugüne nasip olan çok yaman bir tezad üzerine bir “yakınma” olarak okunmalıdır sadece… Başkaca da bir değeri yoktur.

Gezi Parkı eylemlerinin başlangıcından bu yana 10 güne yaklaştık. Henüz insanlar o parkta eyleme başlamadan önce Başbakan’a, hükümete ve belediyeye kendi açımızdan gerekli uyarıları yaptık. Bunu ucuz bir yapın, yapmayın kavgası içinde ele almak yerine, kendimiz de dâhil ederek “biz Müslümanlar” bu ultra-modern çağlarda “neyimizi kaybettik” sorusunun peşine düştük ve bu meseleyi o minvalde değerlendirmeye çalıştık.

Eylemler başladı. Eylemler sırasında sadece ağaçlar ve çevre konusundaki hassasiyetleri yüzünden o parkta olan insanlara polisin “düşman askerine” vurur gibi saldırmasını en sert şekilde eleştirip, Başbakan’ı kibirli ve alaycı tutumu yüzünden çok sert kınadık.

Olayların ikinci günü dolarken, eylemlerin seyrinin değiştiğini gördük. Kimisine bizzat katılarak gördüğümüz, kimisini de TV’lerden, medyadan takip ettiğimiz eylemler, Türkiye’ye yayıldıkça, yaşı 20’lerin başında olan sosyal medya gençliğinin bilemeyeceği kimi şeyleri hissetmeye başladık. Hele tencere, tavalar çalınmaya başladığında ve ortalığı savaş alanına çeviren vandal “sol / Kemalist gruplar, eylemlerin en azından “görünür” tarafını işgal etmeye başladığında eleştirilerimizi bu yöne de çevirme ihtiyacı duyduk. Zira 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da bizatihi gördüğümüz, babalarımızdan ve okuduklarımızdan bildiğimiz kadarıyla da 27 Mayıs’ta olan şeylerin hemen hemen aynıları olmaya başlamıştı. 28 Şubat’ın bir numaralı provokatör gazeteleri Milliyet, Hürriyet vs olayları aynen 28 Şubat’ta olduğu gibi bir beyaz-Türk devrimine çevirmeye kalkan sinsi bir psikolojik harekat yapmaya başlamıştı. Gezi parkına gitmeyen “ünlüler” mercek altına alınıp, günlerce süren psikolojik baskıyla oraya gitmeye zorlanıyordu sonunda. Murat Boz ve Acun bunun sadece iki örneği.

28 Şubat’ta Genelkurmay’dan brifing almayan üniversite hocası, sanatçı, hâkim, savcı kalmadığını bildiğimiz, gördüğümüz için aynı şeylerin aklımıza gelmesi doğaldı. Dahası Gezi Parkı’ndaki ilk günkü olaylardaki söylem ve slogan biçimleriyle, sonradan olanlar arasında olağanüstü bir fark görülüyordu. Hele Taksim dışındakiler en azından dışarıya verdikleri görüntü itibariyle “Mustafa Kemal’in askerleri” olarak adlandırıyorlardı kendilerini. Elbette, bunlara yüzde yüz onay vermeyen insanlar vardı veya kalmıştı o kalabalıklar içinde. Ama hâkim görüntünün ilk iki günden dün akşama kadarki bir haftalık süreç içinde, sol / Kemalist bir “zorbalık” olduğu açıktı. CHP her zamanki fırsatçılığı ile aynen Cumhuriyet Mitingleri’nde olduğu türden bir kışkırtmaya, İP ve türlü başka “Birgün-lük Türk-solcusu” gruplar meydanları yakıp yıkmaya başladığında, olayların seyrinin o ilk günkü masumiyetten epey uzaklaştığını anlamaya başladık. Hele aynı 28 Şubat’ta olduğu gibi devasa holdinglerin, finans kuruluşları ve Tusiad gibi “patron” örgütlerinin destek verdiğini görünce bu görünümden şüphelenmek kadar doğal bir şey yoktu.

Bu olaylar sırasında eylemcilerin yaktığı, yıktığı yüzlerce araç, onlarca bina olduğunu medyadan gördük. Eylemciler tarafından ( Beşiktaş’ta mesela) kişisel olarak ağır hakaret ve saldırıya uğramış olan başörtülü kadınların olduğunu ve bunlardan bazılarının dava açmak üzere olduklarını biliyoruz. Üstelik cami içlerine atılmış bira şişeleri görmeye başlamıştık.

Dolayısıyla ilk gün polisi, hükümeti, Başbakan’ı eleştirdiğimiz şekilde eylemcilerin bu yeni “görünümünü” de eleştirme ihtiyacı duyduk. Bu bizim için fikir namusuyla eşdeğer bir şeydir. Bugünden itibaren eylemlerdeki şiddet dozajının azaldığını görmek mutlu eder bizi. Şiddet içermeyen, her türlü eylemin yapılma hakkını kim yaparsa yapsın her zaman savunduk ve içeriğine destek verdiğimiz her eylemi de destekledik. Bundan sonra da böyle olacak. Eylemler şiddet olmadan devam ettiği sürece, “eylemin ruhu” konusunda çok fazla fikrimiz değişmese bile, yapılma hakkını savunacağımızı belirtmek bu aşamada önemlidir.

Eylemlerin şiddetini ve “görüntüdeki” değişikliği yazmaya başladığımızda olanlar oldu! En yakınımızdaki arkadaş / dost dairesinden başlamak üzere, genişleye genişleye, bize neyi yazıp neyi yazmamamız gerektiği üzerine “ders verme” cüretinde bulunan türlü insanlarla karşılaştık. “Yandaşlıkla”, “Yeni Şafakçılıkla” vs. suçlanmaya başlandık. “Masum” bir halk eylemini “karalamak” için tetikçilik yapıyorsun demeye getirdi yıllardır tanıdığımız, sevdiğimiz arkadaşlarımız. Üstelik bizi, çok açık görüntüden deliller getirerek yorum yaparken komplocu olarak suçlayanlar, Erdoğan’ın bir sürü seçim kazanmasını, hemen her seçim sonrası Amerika’nın desteğine bağlayacak ve oy veren halkı koyun, sazan, “kandırılmış” görecek kadar da garip bir tezat ile iştigal etmişlerdi hep. Mesela aynı şekilde Suriye’de, Filistin’de zulüm var dediğimizde “sakin olmak lazım Enverciğim, her şeyi barış içinde çözmek lazım” diyenlerdi bunların pek çoğu. Müslümanlar mı zulme uğruyor, “sabret, geçer, şiddet kullanma, hem Müslümanlar da suçlu, İsrail’in yaşam hakkına müdahale ediyor” diyenler, bugün devrim çığlıklarıyla ortalıkta dolanıyor.

Son tahlilde tetikçilik meselesine gelirsek… Başkalarının hangi şartlar altında, ne için ve kime dayanarak tetikçilik yaptığını bilemiyorum. Sırf herhangi bir kişi, grup veya ideolojinin tetikçiliğini yapmamak için “bir yere dâhil” olmak konusunda hep çekincelerim oldu şimdiye kadar. Kaldı ki “güncele ve siyasete dair” yazdığımız yüzlerce yazının belki de yüzde sekseninden fazlası kendime ve “içine dâhil olduğum varsayılan” Müslüman grup, cemaat ve fertlere olmuştur. “Biz Müslümanların” modern hayatın götürülerinden nasıl kurtulabileceği ve modern bilgi, ahlâk ve siyaset yöntem ve biçimlerinin hepsinden nasıl kurtulup, kendi geleneğimizden, medeniyetimizden hareketle bir “duruş” gerçekleştirebileceğimiz yönünde düşünmek temel saikımız oldu. Bunu yaparken genelde eleştiri oklarını “kendimize” çevirdik ve en “sert vurduğumuz” kesim yine kendimizi yakın hissettiğimiz kesimler oldu.

Elbette yazarken, kimsenin köstek ve desteği bizi ilgilendirmiyordu ve hâlâ da ilgilendirmiyor; ama bu meseledeki çirkin tezadı da en azından bir kez olsun ifşa etmek gerekiyor. Kendisini “solcu” diye tanımlayan arkadaşların / dostların büyük kısmı, biz “kendimize” yönelik sert eleştiriler yaparken, “ne güzel yazmışsın, çok haklısın” türünden destekler verdiler bize. Üstelik çoğunun hayatında benden ve benim gibi bir iki kişiden başka tanıdığı tek bir Müslüman bile yoktu! Tanımayı bile reddedecek kadar önyargılı olduğu bir dinin mensuplarına vurmak konusunda hiç sıkıntı duymuyordu pek çoğu. Yazıların pek çoğu “kendimizi eleştirmekten hareketle” ötekine bakmayı tercih eden yazılardı aslında. Ama arada bir yazılardaki eleştirilerin ucu sola, sol / Kemalizme, modern “değerlere” dokunduğunda hemen “suçlanmaya” başlanıyorduk. Yeni Şafak’çı, AKP’ci, Tayyip’in diktatörlüğünün su taşıyıcısı vs. oluveriyorduk hemen. Müslümanların mal, mülk, iktidar ile imtihanını kaybettiğini yazıp başta kendimiz olmak üzere tüm Müslüman grupları eleştirirken “ne iyi etmişsin” diyenler, mesela son eylemler sırasında gördüğümüz ve bize hiç yabancı gelmeyen ve bu yüzden de tedirgin eden zorbalıkları, vandallıkları ifşa ettiğimizde yaftaları çıkarmaya başlıyorlardı çıkınlarından.

Böylece size, “eleştirilebilir” ve “eleştirilemez” diye iki liste verilmiş oluyordu zımnen. Tayyip’e, AKP’ye, Müslüman grup, cemaat ve tarikatlara vurabilirsin rahatlıkla. Hatta eylemcilerin, özellikle ilk iki günden sonra yaptıkları gibi, Tayyip’e ana avrat düz bile gidebilirsin, serbest! Takdir, saygı, övgü görürsün bunları yapınca! Ama mesela modern / liberal kilisenin en önemli putlarından olan eşcinselci haz politikalarını, diğer tüm haz politikaları ile birlikte eleştirince “homofobik”; eylemcilerin vandallıklarını eleştirince AKP’ci olursunuz. Mesela “Aleviler, neden kendilerini Dersim’de katletmiş bir zihniyetin ana çekirdeğini oluştururlar ve ne olursa olsun hiç değişmeden bu çekirdeğin en fanatik savunucuları olurlar?” sorusunu sorup, bu vahim tezadı ifşa etmeye kalktığınızda “Sünnici” ve “İslamofaşist” olmuşsunuzdur artık! Ha bu arada “eleştirilemez” listesine başını Eliaçık’ın  çektiği ve sol / Kemalist grupların pek bir öve öve bitiremediği “anti-kapitalist Müslümanlar” da girmiş bulunuyor! Mesela onlar için “yahu kapitalist / liberal Müslüman ne kadar abes ve modern bir arıza ise, sosyalist / komünist Müslüman da o kadar abes ve arızadır” deyip derin bir şekilde bu tezadı analiz etmeye kalkarsanız, ne dediğinizin temeline inme ve anlamaya hiç çalışılmadan hemen kapitalist olarak suçlanıverirsiniz. Üstelik bu suçlamayı yapanlar arasında, sizin paraya zerre kadar değer vermediğinizi bilen ve kendileri Starbaks’lardan, Etiler Kanyon’lardan çıkmayan ve tam anlamıyla burjuva olarak adlandırılabilecek olan “solcular” vardır!

Son tahlilde bu not, bir “yazı” değil ama tutarsızlıklara “artık yeter” demek için yazıldı. Kendi şahsıma, kimse beğensin, takdir etsin, sevsin, övsün diye yazmıyorum. Kimseyi hoşnut etmek gibi bir yükümlülüğüm ve derdim de yok. Sevdiğim insanlarla konuşmayı, onlardan ders ve öğütler almayı, öğrenmeyi severim. Yazılara “öğretici”, ufuk açıcı, ilham verici tepkilerin ve anlamlı ve derin “görü” içeren eleştirilerin başımın üstünde yeri var, benim için olsa olsa kazanımdır böyle eleştiriler. Ama sığlığa, ideolojik veya dünya görüşü refleksleriyle yapılan indirgemelere tahammülüm yok. Ve ne yergi, ne övgü, vicdanımızın bize gösterdiği yoldan alıkoyamaz bizi. Hem övgü hem yergi, kazanım sağlayacak bir derinlik taşımadığı sürece, bir kulağımızdan girip ötekinden çıkar.

Eğer bir “tetikçilik” varsa, bu vicdanımızın tetikçiliğidir, Allah’tan başka hiçbir Allah’ın kuluna “tetiğimi” teslim etmedim, etmeyeceğim de…