Gezi Parkı Olaylarında Anlayamadıklarım

Posted on Haziran 6, 2013

1


Gezi Parkı eylemleri onuncu gününde ve ben, gördüğüm manzaradan anlayamadığım kimi şeyleri aktarmak istiyorum:

1)Bu meselede yazdığımız yazılarda baştan beri söylediğimiz şey, eylemlerin masum bir niyetle başladığını düşündüğümüzdü. Polisin özellikle şafak baskının olayların fitilini ateşlediğini düşündüğümüzü söyledik. Başbakan ve hükümetin ilk iki günkü tavrının hiç de bu durumu durdurmaya yönelik olmadığı eleştirisini de defalarca tekrarlamaya gerek yok. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Ancak dün Taksim Platformu üyelerinin B. Arınç ile görüşmeleri sonrası yaptıkları açıklama üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Derdimizin Gezi Parkı olduğunu sanıyordum. Gördüğüm manzara ise bir ülkeyi işgal etmiş ve işgal ettiği ülkenin “genel valisine” emir dikte eden işgalci komutan üslubuydu. Sadece, pek çoğunun kabul edilmeyeceğini bildikleri bildiri maddelerinin içeriğinden bahsetmiyorum. Açıklama yapan kişilerin buyurgan üslubundan, emir verir tarzda konuşma tarzından bahsediyorum. Şimdi eylemi ilk başlatan insanlar eğer bunlarsa, doğrusu eylemin başlangıcına yönelik de şüphelerim olmaya başlayacak, bunu açıkça ifade etmem gerekiyor. Eğer bunlar değilse de, o zaman eylemi başlatanların, bu Taksim Platformu denen ama twitter muhtıracısı olarak adlandırılmaya daha layık tiplerin “temsil ettikleri” ile uzaklıklarını ifade etmeleri gerekiyor. Maddelere baktığımızda, sanırım Arınç’ın onlara verebileceği tek cevap hem AKP’nin yönettiği belediyelerinin hepsinin, hem de Başbakanlığın anahtarlarını onlara teslim edip gitmek olabilirdi. Zira fiilen istenen şeyler bunlar. Gariptir ki, yapılacak şeylerle ilgili “referandum” yapılmasını da istemiyor zat-ı şahaneleri. Tayyip Erdoğan’ı “buyurgan” ve “nobran” olarak tanımlıyorduk değil mi? Doğrusu bu modelleri bir an Başbakan olarak düşündüm de, sanırım bu ülkede sol / Kemalist olmayan herkesin kendilerine saklanacak delik araması gerekirdi.

2)Eylemlerin masumiyeti meselesinin, eylemler başladıktan iki gün sonra zaten başka yöne dönmeye başladığını görmüştük. Vandallığı, istatistikleriyle, tanıklıklarla tekrar tekrar anlatmaya hiç gerek yok. Üstelik 28 Şubat’ta sonucunun net olarak nereye vardığını gördüğümüz tencere tava eylemlerinin tekrar başlaması (bugün, bu tencere tavalı eylemlerinin ilk defa Şili’de Salvador Allende’yi devirmek için CIA’nin organize ettiği Pinochet darbesi içinde kullanıldığını öğrendim) iyice 27 Mayıs ve 28 Şubat’ı düşündürmeye başladı. Anlayamadığım şeyse, her darbe girişiminde önce darbecilere büyük coşkuyla alet olan, yıllar sonra da, bunları unuttuğumuzu zannedip nedamet getiren Milliyet, Hürriyet gibi gazetelerle, Türkiye’de aklıselim bildiğimiz kimi “solcu” entelektüellerin, bütün bunları yeniden unutup bu vandallıkları hiç görmeyen bir “masumiyet” iddiasıyla yeniden coşkulu devrim şarkıları söylemeye başlamalarıdır. Doğrusu Taksim Platformu’nun aynı kibirli, buyurgan dilini, sol entelektüellerin bir kısmında da görüyorum. Demek ki kibir ve nobranlık sadece Başbakan’a ait değilmiş ve demek ki Başbakan kadar güç sahibi olsalar taş taş üstünde bırakmayacaklarmış!

3)Anlayamadığım bir başka şey; halk eylemleri demokratik bir talebin gerçekleştirilmesi amacıyla yapıldığında, genellikle hükümetin değişmesini, seçim ya da erken seçim talepleriyle birlikte iletirler. Ama Taksim Platformu üyelerinin buyurganlığından da anladığımız gibi, ne referandum ne de seçim bu insanların gündeminde yok. Bu insanların, Erdoğan’da sıkça eleştirdiğimiz  “ben dedim, olacak” nobran tavrının, çok daha çirkin bir versiyonunun üyeleri olduklarını görmek zor değil. Sanırım seçimden anladıkları şey, “CHP kazanıncaya kadar tekrarlanacak, kazanamayacağı anlaşıldığında da hiç yapılmayacak seçim!” olmalı…

4)Anlayamadığım bir başka şey, bir hak aramakla ilgili olduğu söylenen eylemlerin katılımcı popülasyonuna, ama özellikle tencere-tavaların en çok nerelerde aktif olduğuna baktığımızda gördüğümüz şey, çoğunluğun, hangi şehirde olursa olsun o şehirlerin en zengin, en lüks yerlerinde yaşayan insanlar oldukları gerçeğidir. Bu durum, eylemlerin aynen 27 Mayıs, aynen 28 Şubat, aynen 27 Nisan’da olduğu gibi bir beyaz-Türk darbeciliği olduğunu düşünmek için yeterince şüphe veriyor bize.

5)Meydanlarda olan ve meydanlara destek verenlerde gördüğüm garip bir karışım var ortalıkta. Koç Grubu gibi Türkiye’nin en büyük holdinglerinin, üniversitelerinde sınavları iptal ederek servis kaldırması, çalışanlarına eylemler için izin vermesi; Tüsiad’ın kalantorlarının destekleri; ABD’nin, eylemlerin ilk gününden itibaren eylemleri desteklemek bir yana yönlendirmek için ciddi bir propaganda savaşı içinde olması; cemaatin Bugün, Zaman ve Taraf gazetesinde yazan ve cemaatin politikası hakkında ipuçları veren kimi “temsilci üyelerinin” günlerdir Tayyip Erdoğan’a vurmak için özel bir çaba sarf etmesi… Üstelik cemaatin geçmişte böyle eylemlere hiç de iyi bakmadığını, hatta bu tür eylemlerin Filistin’de olduğu türden en hakkaniyetli olanlarının bile hiçbir zaman yanında olmadığını bildiğimizden bu konu ciddi anlamda şüphemizi çekiyor. Ortalığı savaş alanına döndüren CHP, İP ve Kemalist / sol grupların varlığından hiç bahsetmiyorum bile. Zira ana çekirdek onların… Son tahlilde 28 Şubat’ta günü gününe hatırladığımız olayların çok benzerleri oluyor.

6)Ve dün geceye gelelim… Taksim’de Mirac Gecesi için kandil simitleri dağıtılıp, Yasinler okunduğu söylendi. Eylemlere çeşitli illerde katılanların büyük bir çoğunluğunun dinle ilişkisi olması bir yana, baştan beri dindara yönelik anti-tutumlarıyla dikkat çektiğini bildiğimizden, bize bu durum ciddi anlamda traji-komedi olarak yansıyor. Ama ne olursa olsun, vurup kırmak yerine, böyle “sahte ve samimiyetsiz de olsa” sakinlik tercih ettiğimiz bir şey olmalı. Sanırım baştan beri bu eylemlere destek veren Eliaçık’ın “ürettiği” bir şey olmalı bu durum! Eliaçık’ın, bu son kandilden önce, kandillere bidat diyerek karşı olduğunu ve kandilleri kutlayanlara, insanların Müslümanlığını dahi sorgulayarak çok ağır dillerle eleştiriler getirdiğini biliyoruz. Ancak dün gece gördüğümüz manzaraya getirdiği açıklama daha komikti Eliaçık’ın: “Sadece Yasin okuduk, özel bir şeyler yapmadık!” Sanırım Eliaçık, Müslümanları kandillerde pagan ayin falan yapıyor sanıyordu! Doğrusu garip karışımları ve o karışımlar içinde yine ve her zaman arka planda durup olacakları takip eden Cemaatin tutumunu çok iyi hatırladığımız için, bizim için olup biten hiç de sürpriz olmuyor. Ancak sürpriz olmayan bu durumun mide bulandırıcı olmadığını söyleyemeyeceğim.

7)Anlayamadıklarımdan sonra bir de “bence” dediklerim var. Ben, Başbakan ve AKP hükümetinin yerinde olsam, İstanbul’da yapılacağı söylenen 3. Köprü, Topçu Kışlası ve AKM projelerini, sadece sekiz ay sonra olacak belediye seçimlerine kadar ertelediğimizi deklare ederdim. Ve seçime, bu projeleri tüm detaylarıyla halka anlatarak hazırlanır ve seçime, aynı zamanda İstanbul’daki hâliyle bu projelerin bir referandumu olacağını deklare ederek girerdim. Ancak Taksim Platformu üyelerine de, referandum-seçimdeki çıktıya saygı göstermeleri gerektiğini salık verirdim. Böyle bir açıklamanın tansiyonu bir nebze olsun düşürebileceğini sanıyorum.

8)Eylemlerin ilk gününde şafak baskını yapan polisler hakkında soruşturma açıp o olayın tüm detaylarını araştırmak gerekiyor. Kaldı ki bu durumun şu an araştırıldığını duyuyor, emniyet müdürünün şafak baskınından haberi olmadığını ifade eden haberler okuyoruz. Eğer bu doğruysa, o şafak baskınının ne amaçla ve kimin tarafından yönlendirildiğinin bulunması çok çok önemli. Tüm ipuçlarını derleyip sorumlular en ağır şekilde cezalandırılmalı. Ancak tam bu noktada Taksim Platformu muhtıracılarının eyleme katılan hiç kimse hakkında soruşturma açılmayacağı yönünde hükümetten söz istemesinin anlamsızlığını da ifade etmemiz gerekiyor. Ne yani, onca araç yakan, onca vandallık eden, binaları ateşe veren, insanları tahrik eden, sokakta gördüğü kendine benzemeyenlere saldıran, aşağılayan, tartaklayanları da mı yargılamadan serbest bırakacaktılar? Gördüğüm ve hakikaten anlayamadığım şey; Taksim Platformunun sadece hükümeti ve belediyeleri değil, aynı zamanda yargıyı da “devralacak” bir muhtıra verme cüretini nereden bulduklarıdır? Biz bu tür “muhtıra üsluplarını” 28 Şubat’tan, Çevik Bir ve bir sürü başka komutan ve komutan yancısı gazetecilerin üslubundan çok net hatırlıyoruz.

9)Anlayamadığım bir başka şey; Kürt sorunu çözülme aşamasına gelmişken ve bu ülkenin yüz yıldır aradığı barış ortamına çok yaklaşılmışken, meydanlarda yakıp yıkanların büyük bir çoğunluğunun Kürt meselesinin çözümünü, yine düğümlü bir çözümsüzlüğe aktaracağını bile bile aklı-selim bildiğimiz “solcu” entelektüellerin birçoğunun bu eyleme nasıl bu kadar açık / şartsız ve vandallıkları görmeden destek verebildikleridir? Hadi CHP, İP ve “AKP yaparsa barış bile kötüdür!” diyen birgün-lük solcuları geçiyorum zaten de, hakikaten kafası çalışan, vicdanlı, hakkaniyetli solcuların aynen 28 Şubat’ta olduğu türden bir zoka yutmaya nasıl bu kadar gönüllü olduklarını anlayamadığımı ifade etmem gerekiyor