Steril Solculuk, Steril Demokratlık, Steril Müslümanlık

Posted on Haziran 17, 2013

1


“İdeolojiler idraklere giydirilmiş deli gömlekleridir” Cemil Meriç

İsrail’in, 2009 yılının sonunda başlayan ve haftalarca süren Gazze saldırıları sırasında, çeşitli gazetelerde birkaç yazı yayımlamış, İsrail’i çok sert dille eleştirmiştik. İsrail’in açık terörü henüz devam ederken solcu ve liberal tanıdıklarımızın kahir ekseriyeti, İsrail’in Gazze’ye yaptığı operasyonu çok enteresan argümanlarla savunmuşlardı. Gazze “dört kadınla evlenmeye izin veren” gericiler tarafından yönetiliyor, İsrail ise “hatalarına rağmen” demokrat, lâik ve Batılı bir devletti. Hem Filistin teröristlerin cirit attığı bir yerdi! Dolayısıyla “gerici” ve “ilerici” savaşında yerimizi nasıl olup da “gericinin” yanında aldığımızı şaşkınlıkla soruyorlardı hepsi. Hiç olmazsa tarafsız kalmalıydık onlara göre!

Steril bir bakıştı bu. İdeolojinin idraklerine giydirdiği deli gömlekleri, “haklı” olanı anlamayı, kişisel veya ideolojik nefret veya sevgi ilişkisi üzerinden kurabiliyordu ancak. Sevdiğimiz, yakın gördüğümüz “haklı”, uzak durduklarımız ise ebedi haksızdılar! Sterilizasyon, bir yanıyla, kendimizi kenara çekmeyi kolaylaştıran bir tutum olarak dikkat çekiyor; ama öte yanıyla “adaletimize”, “demokratlığımıza”, “hakkaniyetimize” de zarar vermiyor gözüküyordu! Kenara çekilip seyretmek ve “taraf tutmamak” konformizmi…

Bosna’da on binlerce insan öldürülürken, kadınlar tecavüze uğrarken, Sırp lider Miloşeviç’i savunan önemli “solcu” entelektüeller çıkmıştı dünyadan. Özellikle Miloşeviç yargılanırken, Chomsky gibi “solcular” Miloşeviç’i “emperyalizme” karşı çıktığı argümanıyla savunmuştu. Öldürülen, tecavüze uğrayan binlerce insanı, ideolojik konformizm ile unutup, steril bir tutum izliyordu Chomsky. Böylece ne solculuğuna, ne hakkaniyetine zarar gelmeden kenara çekilip olan biteni izleyebiliyordu!

28 Şubat darbesi öncesinde, darbe girişimleri apaçık meydandayken ve sona doğru gidilirken, F.Gülen gibi bazı “dini cemaat” liderleri, Erbakan’a ve Refahyol hükümetine yönelik ağır eleştiriler getiriyorlardı. Buna, çoğunlukla dini ya da demokratik argümanlarla meşruiyet sağlamaya çalışıyor, Hükümet’in devrilmesini ana amacı yapmış darbecilerin eline çok ciddi kozlar sunuyorlardı.

Elbette bu da bir dini konformizm ve steril Müslümanlıktı. “Tarafsızlık” iddiasıyla geriye çekilip olan biteni “izlerken”, oluşan sterilizasyon ile “adalet”, “hakkaniyet” ve “Müslümanlık” iddialarını korumak mümkün oluyordu böylece! Olana bitene yönelik cesur ve hakkaniyetli bir tutum almadan, sterilizasyon içinde “hakkaniyet” simülasyonu kurulabiliyordu bu şekilde. Sonrasında olanlara baktığımızda, bu steril tutumun, başta vicdanlar olmak üzere hayat üzerinde ciddi bir leke bıraktığını gözden kaçırmamak gerekiyor.

Elbette buradaki asıl sorun, hükümeti şu ya da bu biçimde eleştirilmez yapmak değil. Asıl sorun, “küçük yanlışları” büyük yanlışı örtmek için bir araç olarak kullandığımızı fark etmeden tekrar etmektir. Yoksa “büyük yanlışa” ahlâki bir duruş gösterirken, küçük yanlış da gayet tabii eleştirilebilir, eleştirilmelidir de! Sorun seçim ahlâkı gösterebilecek bir duruşu gösterebilmektedir. Sterilizasyona karşı seçim!

Ülkemizin tarihi, bu türden “steril” tutumlardan geçilmez. Steril tutum, o tutumun sahibini koruyan bir kalkandır aynı zamanda. Son derece “tehlikeli” görülen ve darbeden iç savaşa kadar sürüklenebilecek bir kutuplaşmada, “temiz” kalma iddiasıyla ne kokmak ne de bulaşmak! Böylece “ahlâki” bir seçim yapmak zorunda kalmadan “ahlâklı” olma iddiası savunulabilirdi rahatlıkla…

Ve Gezi Olayları Meselesi

Bu örnekleri, bu “steril tutumlardan” birisine daha rast geldiğim ve bu tutumun yanlışlarını ifşa etmeyi ahlâkî bir görev addettiğim için vermek zorunda hissettim.

Gezi eylemleri, yirmi gündür hepimizin sinir uçlarıyla oynayan bir mesele hâline geldi. Üzüldük, kızdık, öfkelendik, endişelendik, hatta korktuk. Ama kendi şahsıma bütün bu süreç içinde beni en çok üzen şey, sürecin kendisinden ziyade süreç hakkında verilen bir bildiri oldu. Bildiriyi hazırlayanlar içinde şahsi olarak çok sevdiğim kimi insanlar olması bu bildiriyi benim için daha da üzücü hâle getiriyordu. Emek ve Adalet Platformu’nun iki üç gün önce yayımladığı bildiri (http://www.emekveadalet.org/arsivler/9716 ) benim açımdan örneklerini verdiğim steril tutumların bir başka örneği olduğu için özellikle eleştirilmeye değerdi.

Peki neydi bu bildiriyi bu kadar “steril” yapan? Bildiri, öncelikle, AKP’ye, Başbakan’a ve hükümete yönelik olmakla kalmayan, Türkiye’yi direk hedefleyen  uluslararası bir nefret ve şiddet kampanyasını sadece ilk günde kalan olaylarla anlamlandırmaya çalışarak son derece yanlış bir tutum izliyor. Olaylar ilk günde kalsaydı ve söyleyeceklerimiz AKP’ye ve Müslümanların para, pul ve iktidarla ilişkisindeki konumunun entelektüel ve ahlâki eleştirisi ile kalsaydı belki imza atılabilecek bir bildiri olabilirdi. Fakat bu bildiri, olayların yirmi gününden sadece ilk gününün “masumiyeti” üzerine bina edilen kurgusal bir “direniş” argümanını, olayların asıl mahiyetini açıklayan kalan on dokuz günü hiç görmeden, izlemeden, anlamadan kuruyor!

Öncelikle bildirinin olan biteni yeterince açıklayan bir metin olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Hatta yirmi günü bulmuş olaylara epeyce de tek yönlü bakan bir metin bu. Ana görünüm, AKP’ye yönelik bir eleştiri ihtiyacının, olayların asıl mahiyetini anlamak yönündeki çabalar üzerine bir örtü olarak atıldığı gerçeğidir. AKP eleştirilecek diye, artık gözden kaçması mümkün olmayan bir başka durumun, (apaçık uluslararası bir darbeciliğin) “eylemcilerin masumiyeti” gibi kurgusal ve ilk günden sonra hiçbir geçerliliği / gerçekliği kalmayan bir şey üzerinden ve AKP’nin yaptığı yanlışlar üzerinden meşruiyetini sağlamak olarak konumlanabilecek bir tutum bu. Bildiriyi hazırlayanlar içinde, en azından tanıdığım ve sevdiğim insanların niyetinin bu olmadığını elbette biliyorum. Ancak, niyet ne olursa olsun, çıktının bu olduğu gerçeğini anlayabilmemiz gerekiyor.

Peki, bildiriyi “kötü niyet” gibi, sevdiğim o insanlara asla konduramayacağım bir şey üzerinden değerlendiremeyeceğimize göre, ne ile açıklayacağız bu metnin tek yönlü tutumunu? Sterilizasyon, bu noktada tam da açıklayıcı kavram olarak öne çıkıyor. Aynen 28 Şubat’ta Erbakan’a karşı çıkan “dindarlar” gibi, bildiriyi hazırlayanlar da, Hükümetin “hataları” üzerinden “ahlâkî” bir duruş geliştirmeye çalışıyorlar. Ancak bu “ahlâkiliğin” apaçık bir ideolojik bakış üzerine inşa edildiğini tespit etmemiz gerekiyor. Zira salt “adalet” kelimesi, bildirideki vahim tek yönlülüğü açıklayabilecek bir şey gibi görünmüyor. Zira adalet, her iki yönü de yeterince anlayabilmenin ve gelişen tüm olayları kapsamlı analiz ederek nihai bir ahlâki seçim yapma cesaretini göstermenin adıdır. Peki, nedir bu kör eden ideoloji?

Bana kalırsa, modern düşünce biçimleri ve o düşüncelerin iktidara yönelik algılamaları, bildirinin temel sorunlarını deşifre ediyor. Bildiri, iktidarı “merkezi” bir şey olarak kurgulayan oldukça klasik bir bakışın çıktısı olarak dikkat çekiyor. Böylece iktidarın merkezinde yer alan AKP ve hükümet, zulmün ve zorbalığın merkezine yerleştirilince, aynen 28 Şubat’ta yapıldığı gibi, sokaklara çıkan insanların masumiyeti de “sağlanmış” oluyor! Bu bakışın zıddı gibi görünen, ama aslında aynı düşünce faunasından çıkmış olan bakış, Bosna ve Filistin meselesinde Chomsky gibi solcu ve liberal entelektüelleri, Suriye’de solcu ve kimi “İslamcı” entelektüelleri kapana kıstıran şey. Zira bir şablona uydurulması gereken “iktidar” gerekiyor ve şablona oturtulamayınca da bu defa ideolojik refleksler gündeme geliyor. Suriye’de “emperyalizme” karşı çıktığı varsayımıyla açıkça zulmeden, öldüren, yakan yıkan Esed’i savunmakla, Türkiye’de yirmi gündür sokakları yakan, ulusal ve uluslararası sermaye ve güç odaklarının kullandığı konusunda zerre şüphe kalmamış “göstericilerin” masumiyetini savunmak arasında kurulan illiyet bağı, bana kalırsa aynı ideolojik deli gömleğinin bir arızası.

Bildiriyi hazırlayanlar, bana kalırsa son derece sıkıntılı bir şablonu, Gezi Parkı eylemlerine uygulamaya çalışıyor. AKP ve hükümet, “iktidarı”, “gücü” temsil ediyor; sokakta Başbakan’ı devirmeye çalışanlar da “iktidara” karşı çıkan “masum” “sivil” insanları! Sterilizasyon tam da burada ortaya çıkıyor. Bildiriyi hazırlayanlar, kendi “adaletlerini” ve “entelektüel ahlâklarını” tam da böyle bir steril olma hâli üzerinden kuruyorlar. Olaylara yönelik bir “geri çekilme” konumu inşa ediyor; olayları ilk gününde dondurarak, sonrasında ortaya çıkan hiçbir şeyin gerçekliği yokmuş gibi yapıyorlar. Ne “iktidar” denen kavramın, uluslararası sermaye, güç ve iktidar odakları ile onlara sokaklarda verilmeye çalışılan kirli bir “meşruiyet” ile birlikte değerlendirildiğinde, oynaklığını analiz edebiliyor, ne de bu analiz üzerinden geliştirilebilecek sağlam ve ahlâklı bir tutum ortaya konulabiliyor. Geriye çekilip izliyor ve izlerken ne “ahlâktan” ne de “adaletten” taviz veriyor görünüyor! Bana kalırsa samimice bir “adalet” arayışı motive ediyor bu sakat bakışı. Bir yanıyla ideolojik deli gömlekleri içine gönüllü olarak hapsolunması, öte yanıyla modern düşüncenin bir takım sorunlarının Müslümanlar tarafından yeniden inşa ediliyor olmasıyla oldukça enteresan bir bildiri bu.

Bu metni hazırlayanlar, sadece “iktidar” denen şeyin ultra-modern dönemlerde değişimi, dönüşümü ve tam da “gözden kayboluşu ile kuruluşunu” görme yönünde önemli sorunlar taşıyorlar bana kalırsa. Bu yüzden, aynen 28 Şubat’ta olduğu gibi, ama ondan çok daha ciddi bir şiddet içeren bugünkü uluslararası bir darbe girişimini anlamayı reddedip, klasik iktidar modeliyle hükümetin bizatihi kendisine “zorba” olarak yükleniyorlar. Bu aşamada önemli bir tercihle karşı karşıya kaldıklarını da gözden kaçırıyorlar. Bir yanda tüm dünyayı, kendi kurduğu ağ içinde yaşamaya mahkûm bırakmış, global-liberal zorbalığın iktidarı, öte yanda meşruiyetini – yaptığı tüm yanlışlara rağmen – halktan almış ve gidiş yolu da ancak öyle olabilecek olan siyasi iktidar vardır. Artık mesele sokaktaki insanların “masumiyeti” üzerinden kurulacak hayâli bir mesele değildir. Bildiriyi hazırlayanlar tam bu aşamada, göstericilerin “masumiyeti” üzerinden kendi “adalet”, “hakkaniyet” duruşlarını kurmaya çalışırken, tercih yapmayıp köşeye çekilerek sterilizasyona yol açıyorlar. Olaylar, hükümetin devrilmesi ve Türkiye’de defalarca yaşadığımız bir darbe ortamına gelirse “biz hükümeti uyarmış ve ahlâki tutumumuzu net olarak belirlemiştik” denerek içinden çıkılacak bir durum değildir bu. Böyle olmadığını, bildiriyi hazırlayanlardan, 28 Şubat’ı bizatihi yaşamış siyasetçiler benden çok daha iyi bilirler.

Bildirinin ikinci sorunu, “sivil” ve “militer” arasında son derece “eski” bir ayrıma gitmesidir. Ama bu ayrım, ultra-modern dönemler için geçerliliğini yitireli epey bir zaman oldu. “Sivil” görünenin, “görüntüde militer” olandan çok daha militer olan bir global-liberalizme hizmet edebildiği dönemler bunlar. Sokaklarda “Mustafa Kemal’in askerleri Tayyip’e şunu şunu yapacak” diye bağıran yarı-militerlerle, hazzın yönlendirdiği erdemsiz, değersiz bir nihilizmle, yakaladığı her şeyi yakıp yıkan bir “sivillik” bu! Ve tam da global militarizmin değirmenine su taşıyor bu “sivillik”. Zira uluslararası darbeler, artık sivil toplum kuruşları, entelektüel kurumlar, sendikalar, araştırma kuruluşları, finans kuruluşları vs. ile kurgulanıyor. Olayı salt “sokakta olan sivil”, “onların karşısında olan militer polis” diyerek basit bir kategorizasyona indirgemek, aynen ideolojiler gibi bir deli gömleği daha eklemek olacaktır idrakimize… Belki kendi vicdanımızı rahatlatmak ve konformizmimize destek almak için kullanışlıdır, ama unutmayalım ki, aklın konformizmi, vicdanın baskısına çok uzun süre dayanamz!

İnsanın ahlâkiliği, olağanüstü zamanlarda seçimler yapabilme kabiliyetidir. “Ne o, ne bu!” demek, kendimize inşa ettiğimiz steril kompartımanımızda, bizi oldukça rahat ettirebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, o steril kompartıman, vicdanın bitip tükenmek bilmez bastırmasına asla dayanamaz. Bugün dayanırsa, yarın dayanamaz! Bu bildiriyi hazırlayanların kötü niyetli olmadığına inandığımıza göre, vicdanlarının çok şiddetli baskısına maruz bırakılabilecekleri yeni bir 28 Şubat yaşamamayı dilemekten ve bunun için dua etmekten başka bir şey kalmıyor elimizde…