Kaygılılardan kaygılıyız

Posted on Haziran 30, 2013

0


Sanat, bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi, yani umudu, inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insan suya atladığında vücudu – kendisi değil – kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün bir temsilcisidir.“ Andrei Tarkovsky

Sanat, insanın “varolma” yolculuğunun en önemli bineklerindendir. Hele ki, ruhu çekilmiş bir çağda sanat, insanlığın aramayı bile unuttuklarının yeniden keşfedilmesine yardım etme potansiyeli açısından hayatî bir öneme sahiptir. Ancak sanat hakkında yapacağımız değerlendirmelerde, sanatı bir “iktidar”, “prestij”, “gösteri” aracı olarak kullanan ve “sanat esnaflığı” diyebileceğimiz bir şeyin varlığını asla göz ardı etmemeliyiz. Aslında, tüm dünyada sanat adına yapılan şeylerin kahir ekseriyeti bu tür bir esnaflıktan öteye geçemez.

Yaşadığımız bu ultra-modern gösteri ve haz çağında, sanat ve sanatçının, kendi “görünürlüğü” üzerinden inşa ettiği bir “iktidarı” vardır. Sanatçı, tüm dünyada, “piyasa” şartlarına uydurduğu “görünürlüğü” ile sanatını görünür kılmaya çalışır. Ancak “görünür olmanın” sanatın hakikati ile girdiği büyük bir savaş da mevcuttur. Sanatçı, Allah’ın kendisine verdiği ilham ve o ilham tarafından belirlenecek kendi medeniyet duruşu dışında hiçbir şeyin çekim alanına girmemesi gerekirken; piyasa şartlarının belirlediği vakum içine teslim olmaya başlayarak, yaman bir çelişki içine girer.

Post-modern çağların sanatçısı, artık böyle bir “çatışma” derdi de kalmamış kişidir. Bildiğimiz tüccardır o. Ve kendisine ve görünürlüğüne katkıda bulunabilecek her şeyi bir araç olarak kullanmakta tereddüt etmez. Artık bir “hakikat” amacı olan bir sanat değil, tek hakikati kendi varlığı ve o varlığın görünürlüğünden ibaret olan, değeri kendinden menkul bir sanat kalmıştır elimizde.

Sanatın bu “boğulmaktan kurtaran içgüdü” olarak varlığı elbette insanlık için çok değerlidir. Ancak, “sanatçılık” iddiasının, genellikle sanatçılıkla hiç ilgisi olmamış / kalmamış insanlarca dile getirildiği bir çağdır aynı zamanda modern / ultra-modern çağlar. “Sanatçı” artık, kendi varlığıyla hemhâl ettiği sanatını “balık bilmez ise Hâlık bilir” inancıyla yapan insan değil, “Hâlık bilmese bile (ki zaten kendisi öldü!)  bütün balıklar beni tanısın ve ‘büyüklüğüme’ biat etsin” tavrıyla yapan kişinin adıdır. İşte bu durum, sanatın ve sanatçının kendi hakikatine ihanetidir.

Sanata yönelik bakışları ve sanatı konumlama biçimleri Batı’daki “sol” ya da “liberal” anlayışlar üzerinden kurulan “sanatçılar” için, sanatın kullanışlı olduğu iki önemli alan vardır. İlki, genellikle sosyalist ülkelerden miras kalan ve yakın zamana kadar Türkiye’nin sanatçı “kişiliğinin” de kahir ekseriyetini belirleyen “kullanışlılık” hâlidir. Sanatçı, devletin ideolojik aygıtlarından birisi olarak halkın “rejimin bekasını sağlamak için eğitilmesi” görevinin gönüllü üstlenicisidir. Rejim, bu sanatçıyı halkından aldığı vergilerle “besler” ve sanatçı da karşılığında rejime tüm iyi dilekleriyle şükranlarını sunar! Rejim tehlikeye girdiğinde ise, bu tür sanatçıya düşen şey, o zamana kadar aldığının hakkını vermek, yani “eğitilmemiş” halkı “doğru yola” iletmektir! Sanat, bir “iktidar kurma” aracı olarak önem kazanır artık…

Sanat ile iktidar ilişkisi, büyük oranda sanat esnafları yoluyla kurulur. Çünkü sanat, bir iktidarın toplum nezdinde haklandırılmasını en derin şekilde sağlayabilecek bir araç olarak görülür. O yüzden bütün ideolojiler, o ideolojilerin propagandası için bir sanat ve sanatçı profili tanımlarlar. Artık yapılması gereken, sanat dallarının büyük “prestijini” ve “peygamberane öngörü iddiasını” toplumu tepeden şekillendirmekte kullanmak ve bunun için gerekli olan zanaatkâr ve sanat esnaflarını yetiştirmektir.

Özellikle totaliter ideolojilerin yöneticilerinin kendi propagandaları için çeşitli sanat dallarını teşvik ettiklerini dünya tarihinden biliriz. Ancak bu teşvik, saf sanatı ve bu tür bir sanatı üreten gerçek sanatçıyı kaldırabilen bir teşvik olmaktan uzaktır çoğunlukla. Hemen tüm sanat dallarında üretim yapan SSCB’de, propaganda amaçlı eser üretenlerin bir tane dahi nitelikli sanat eseri yaratamamaları sanat ve sanatçının bu doğasıyla ilgili bir şeydir. Onca desteğe rağmen SSCB’den bir Dostoyevski çıkmamasını, SSCB dönemi büyük sanatçılarının hemen hepsinin rejim tarafından dışlandığını, bir kısım sanatçının ise sadece rejim muhalifliği kontenjanından Batı tarafından büyük sanatçı kategorisine yükseltildiğini düşünürsek, her türden ideolojik angajman içinde, sanatçının iktidarla bir kullanışlılık ilişkisi taşıdığı daha net anlaşılır. Ancak gerçek sanatçı için bu ilişki, daha baştan kopması gereken bir şey iken, sanat esnafı için bir tarafı kopuk olsa da diğer tarafa çok daha güçlü bağlarla bağlı bir yapı anlamına gelir.

Sanatını, özellikle liberal bir bakış üzerinden inşa etmeye çalışan sanatılar içinse sanat, her türlü ideolojinin de ötesinde olan, değerini kendi içinde taşıyan ve “sadece kendisi için var olan” bir oyundur artık. Bu oyun içinde sanatçının konumu, pop-starların konumu ile açık benzerlikler taşır. Her ikisi de “mesleklerini”, görünürlüğü maksimize ederek ve pazarlama tekniklerinin tümünü kullanarak “makbul” kılmak ve buradan para devasa paralar kazanmak için yaparlar. Sadece varoluşsal bir zorunluluk içinde “üretilmesi” meşru olan sanat eserleri değil, maddi akışın bitmemesi için adeta fabrikasyona dönmüş ticari ürünler söz konusudur artık!

Peki, sanat anlayışını zıt gibi görünen bu iki “modern / post-modern Batı” düşüncüleri üzerinden belirleyen bu iki sanatçı tipinin uzlaştığı yer neresidir? Kendi varlıklarını devam ettirebilmenin, sanatlarından da ahlâklarından da çok daha önemli olmasıdır, uzlaştıkları yer. Bu yüzden, yaptığı sanat eserinin ardında kaybolmak isteyen kadim geleneklerin sanatçıları yerine, her yerde, her fırsatta görünerek, prestijini ve o prestijden gelecek maddi imkânları kollayan bir sanat esnafı modeli vardır artık. Birisi direk bir ideolojinin “başöğretmenliğine soyunarak” kendi prestij ve ayrıcalığını inşa eder; diğeriyse, yaptığı bir marangoz çerçevesinin önemli bir sanat eseri olduğu konusunda, sanat budalalarını ikna edebilecek tüm pazarlama ve övülme biçim ve araçlarının peşinde koşarak kendi prestij ve ayrıcalığını konumlandırır.

Her iki model “sanatçı” da, kendisini bir “örneklik” olarak pazarlar. Toplum içinde yapılan diğer bütün “işler”, adeta bu “ayrıcalıklı” şahsiyetlerin ego ve ceplerini doldurmak üzere yaratılmışlardır! Artık kendini “öncü” olarak konumlayan sanatçı için, sanatının asıl seyr u süluk’unu oluşturması gereken kendi nefs mücadelesi ortadan kaybolmuş, yerine, şımarık çocukların azgınlığına sahip, nefsi doymak bilmeyen bir medya maymunu gelmiştir…

Peki,  yukarıda bahsettiğimiz türden sanat esnaflarından değil de “hakîkî sanatçılardan” bahsetsek bile, bir sanatçı, davranışlarında toplum için her zaman öncü bir figür müdür? Eğer ortaya koyduğu sanat eseri bağlamında düşünülürse evet öyledir. Çünkü sanatçı eserini yaratırken rasyonel aklın kısıtlayıcı ve daraltıcı ortamından sıyrılır, bir tür ilhamla aklın, ruhun ve kalbin mükemmel bir uyumuna ulaşır. Ancak ilhamının dışında sanatçı, aklı ve davranışlarıyla aynı zamanda entelektüel bir figür olarak değerli olmayabilir. Yani ortaya konulan sanat eseri mükemmel bir eser dahi olsa, sanatçı, o eserinin dışına çıkıp, ideolojisinin, inançlarının, kin, nefret ve komplekslerinin veya eğitiminin kendisine biçtiğini düşündüğü rolü bir propaganda gibi yürütmeye kalktığında, sanatçı olarak değerini yitirme tehlikesiyle de karşı karşıya kalır.

‘Sanatçılar / aydınlar bildirisi’ üzerine…

Bu kısa girizgâhı, Gezi olayları ve sonrasında gelişen olaylarda, bir bildiri hazırlayarak “kaygılıyız” diyen bir takım “sanatçıları” “anlamak” için yaptık. İçlerinde Orhan Pamuk’tan Nuri Bilge Ceylan’a, Yaşar Kemal’e, Ara Güler’e, Ferhan Şensoy’a, Kardeş Türküler’e, Kudsi Ergüner’e, Bejan Matur’a kadar birçok ismin olduğu bu “sanatçılar” hakikaten hangi dürtüyle “kaygılıyız” deme ihtiyacı duydular?

Gezi olaylarının Türkiye’de nasıl bir fay hattını harekete geçirdiğini görmek için, bu sanat erbabının neden kaygılı olduklarına biraz bakmak gerekiyor bana kalırsa. Girizgâhta bahsettiğimiz gibi, çağımız “sanatçısı” bir şekilde kendi prestij ve gücüne halel gelsin istemiyor. Peki, Gezi olayları ve sonrasında ne oldu da bu insanlar kendilerini tehlikede görüp böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duydular? Başbakan’ı nefret tohumları ekmekle suçlayacak kadar ileri giden bu insanları buna sevk eden şey hakikaten ülkenin çatışma ortamına girme kaygısı mı, yoksa başka bir şey mi?

Gezi olayları sırasında, bu bildiriye imza atan “kaygılı sanatçıların” kahir ekseriyetinin, kini, çatışmayı, kavgayı, darbeyi, hatta Tayyip Erdoğan’ın idamını bile talep edecek kadar ileri gitmesi, sorunlarının “kin ve düşmanlık tohumları” atılmasından duydukları kaygı olmadığını açıkça gösteriyor.

Daha önce de belirtildiği gibi, totaliter bir ideolojiye angaje olmuş devletlerin en önem verdikleri şey, angaje “sanatçı” yetiştirmektir. Kemalist ideolojinin yetiştirdiği organik aydınlar gibi, organik sanat esnafları da, çoğunlukla darbeci bir zihniyetin devam ettirici şartlarını ortaya koyma işlevi görmüşlerdir. Bu sanat esnafının en belirgin özelliği, topluma tepeden bakması ve toplumun demokratik tercihlerini her fırsatta aşağılamasıdır. Gerçek sanatçı olup da Batı tarzı bir iktidar biçimine angaje olanların yaptığı şey ise, o sanatçı figürü ve yaratımını, toplumun tercihlerinde ve entelektüel dünyada da anlamlı kılmaya çalışmaktır. Kendi yaratımını, prestije yönelik bir meta haline döndürmek!

Sanat esnaflarının iktidarla ilişkilerini görebileceğimiz bazı göstergeler vardır. Öncelikle talep edilen “öncülük” sahici bir birikime / ahlâka değil, sanatın “prestijini” sopa olarak kullanan bir ticarete işaret ediyorsa, orada sanatçı duyarlılığı değil bambaşka bir şey var demektir. Bu tür bir ticaretin en bariz özelliği, bir tür iktidara ya da baskıya karşı duruyormuş izlenimi verirken, ondan çok daha güçlü ve yaygın olan bir iktidar biçimine göz kırpmasıdır. Gezi olayları sırasında bu bildiriyi imzalayan insanların pek çoğunun, atık hoyratlıkla değil direk nefretle, darbecilikle tanımlanması gereken tavırları ve görünürde “iktidara” karşı çıkarken global neo-liberal darbeciliğin taşeronluğuna soyunmaları bunun en belirgin göstergelerindendir. Birkaç ağaç için çıktığı varsayılan olayların, tüm detayları ve kirli koalisyonların mahiyeti açığa çıktıkça, kendileri nefret dilini bizatihi pazarlamış insanların bir masumiyet oyunu içine girmelerini nasıl açıklayabiliriz peki? Yıllardır “darbe için her türlü şart hazır, hala neden yapmıyorlar” diye çığırtkanlık yapanların; BM’yi Türkiye’ye müdahale etmeye çağıracak kadar gözü dönmüş olanların, bugün bu bildirideki “masumiyet” üzerinden, kaybolan prestijlerini yeniden çağırmak için bir PR faaliyetine girdikleri artık saklanamayacak bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. “Sabaha kadar götüreceklerini düşündükleri” Başbakan yerinde sapasağlam kalınca, kin ve nefreti kullanan kendi dillerini eğip bükmeye başladılar. Masumiyet pazarlaması işte tam da bu ikiyüzlülüğün adı!

Özgürlük, eşitlik ve insan haklarını sadece kendi gibiler için (seküler beyaz Türkler) isteyenlerin pazarlamaya çalıştıkları sanatçı öngörü hissiyatı, sahici bir öncülükten ziyade, kendilerini şartlandırdıkları ideolojinin iktidarına göz kırpmak demektir. Kimisinin Kemalist / sol jakobenlikle, kimisinin “Avrupa kime karşı çıkıyorsa, ben de karşı çıkarım” tarzı, aklını, kalbini, ruhunu kiralayan bir zihniyetle, ama bir kısmının da Gezi olaylarındaki “gaza gelmeleri” karşısında kaybolan ticari kapasitelerini yeniden kazanmak için girdiği bu masumiyet oyunu, en az bildirinin dili kadar kötü! Pazarlamasını Türkiye’den çok Batı’da yapan “uluslararası sanat esnafının”, Gezi olaylarını bir darbe için manipüle etmeyi bile göz alacak kadar gözü kararmış Batılı medyaya ahlâk dersi vermesini mi, yoksa onların yanında olmasını mı bekliyorduk hakikaten?

Tekrar bildiriye dönelim ve aslında ana uzlaşı noktaları “seküler” bir dünya görüşü olan bu insanların hakikatte neden “kaygılı” olduklarını düşünmeye devam edelim.

Gezi olaylarının, olaylara katılan ve ortalığı yakıp yıkmanın devrim propagandaları içinde meşruiyetini kurmaya çalışan kesimler dışındaki geniş halk kesimlerinde çok önemli kimi yankıları oldu bana kalırsa. Öncelikle Gezi’ye katılan ve oradaki “görünürlüğü” ile uluslararası prestij kurmaya çalışan, içinde, bildiriye imza atan bu şahısların pek çoğunun da bulunduğu “sanatçı” ve “aydınların” gerçek kişilik, niyet ve “bağları” ile ilgili ciddi bir fikir sahibi oldu insanlar.

On bir yıllık AKP iktidarında, kültür-sanat destek ve teşviklerinin kahir ekseriyetini almış “sanat esnafının”, ilk fırsatta eski ideolojiyi hortlatmak ve ülkeyi iç savaş dâhil türlü çatışmaların içine sokmak konusunda, en hafifi sorumsuzluktan başlayan ve ihanete kadar gidebilecek şekilde tanımlanabilecek hareketleri, insanların kahir ekseriyetinde bir “kandırılmışlık” hissi uyandırdı. TRT’de veya muhafazakâr / Müslüman kanallarda, gazetelerde “beslenmiş”, kültür-sanat adına, hiçbir “muhafazakâr / Müslüman” yazarın / sanatçının alamadığı kadar destek almış bu insanların, artık bu destekleri alamayacaklarını anladıkları için “kaygılı” olduklarını düşünebiliriz bana kalırsa! Yani ilk kaygı, bana kalırsa bir eli yağda bir eli balda “boğaz manzaralı burjuva sosyalizmiyle” bir daha sanatçılık yapamayacaklarını anlama kaygısı olabilir.

İkinci kaygı, bildiriye imza atanların pek çoğunun, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek diye, hani bizim devletin ve yargının pek sevdiği “suçlamanın” asıl muhatabı olacak kadar halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiklerinin bilincinde olmaları ve bunun elbette bir “götürüsü” olacağını fark etmeleri olabilir! “Devrim oluyor galiba, devrim!” diyerek günlerce gecelerce yalan haberlerin taşıyıcısı olan, insanları tahrik eden, sokağa dökmek için olmadık pislikler yapan, asgari ücretli “hizmetlisinin” maaşının iki katına ayakkabı almakla övünen şanzelize solcularının, “devrimlerinin” gerçekleşmemesinden dolayı kaygılanmakta hakları var bana kalırsa! Zira sırtından beslendikleri halk, artık onları sırtından atmaya kararlı. Bu çığırtkanlığın elbette hukuki bir yaptırımı da olacaktır.

Üçüncü kaygı bana kalırsa ilk ikisinden çok daha önemli. Zira halkın kahir ekseriyeti için olmasa bile, sanattan, edebiyattan, müzikten, sinemadan anlayan insanların pek çoğunun farkına vardığı bir “sanatsızlık sanatçılığı” ifşa oldu bu zat-ı muhteremlerin kişiliğinde. Hazcı vakumun, her değeri, erdemi yok eden nihilizmi üzerinden, kendi “prestijlerini” yeniden üretmenin engin şehveti, artık istedikleri karşılığı alamayacak, bidon kafalı diye aşağıladıkları halktan! Kendilerini “oldurmadan” sanat pazarlaması yapabilmenin pek fazla imkân bulamayacağı da bir vakıa olarak önlerinden duruyor. Zira o nihilizmden ancak ve ancak bir “hiçlik” ve “şiddet” çıkabileceğini gösteren müthiş bir deneyim oldu Gezi olayları. Bunu pazarlayan sanat esnafının da sanatlarının en azından “görünürlüğü” ve “satılabilirliğinin” sonu demek bu… Ki bu son, sanatın sonundan çok daha hazin bir sondur kendi kişisel ikballerini her şeyden önde tutan benciller için!

Gezi olayları, sadece “Müslüman” duyarlığı olan insanlarda değil, aynı zamanda her türlü darbeciliğin önünde demokratik ahlâkıyla durmaya çalışan insanların pek çoğunu da kendine getiren bir işlev gördü. Geleneğinden, medeniyetinden, kültüründen, ahlâkından, insanından uzak yaşayan, dahası yaptıklarıyla tam da bu uzaklığı besleyen, bunun propagandasını yapan ve kötü Batı taklitlerinden, eli yüzü düzgün Batı etkilenmelerine kadar yayılan bir spektrumun ötesine hiçbir zaman geçememiş sanat eserlerinin “başyapıt” olarak pazarlanacağı dönemlerin de sonunun geldiğini “müjdeliyor” olan biten. Artık kendi geleneğinden, medeniyetinden hareket etmeyen, yerli olmayan hiçbir sanat eserinin hakîkî anlamda evrensel olamayacağını bu insanların pek çoğu kendi kişiliklerinde ifşa ettiler halka. Batı’dan övgü almak ve oralarda iyi pazarlanmak da bundan böyle yetmeyecek onlara. Yeterince kaygı sebebi değil mi bu!

Son tahlilde, “kaygılı” olmanız sizi ahlâklı yapmıyor! Bizler de sizlerden, sizin temsil ettiklerinizden, her fırsatta sanal ve yalan kaygılarınızı kafamıza çakmanızdan, sizi yıllardır sırtımızda taşıdığımız hâlde her fırsatta sırtımızın tam ortasına bıçak saplamanızdan kaygılıyız. Ha, sizler gibi Batı’dan “onay” almış “büyük sanatçılar” “büyük düşünürler”, “büyük yazarlar” ol(a)mayabiliriz! Avrupalarda, Amerikalarda ünlü, kitapları, dizileri, filmleri bilmem kaç dile çevrilmiş, dünya piyasasında meşhur olmuş insanlar da değiliz. Doğrusu hiç öyle niyetlerimiz de yok. Öncelikli hedefimiz Hâlık’ın seveceği işler yapmak, balıklar sonrasında gelse de olur, gelmese de… Halkız ve sizin her fırsatta ayan beyan ortaya çıkan ikiyüzlülüklerinizden kaygılıyız. Ve inanın ki bizimki sahici bir kaygı. Boğaz’a sıfır yalımızda ya da New York’taki villamızda otururken, kafamızda ürettiğimiz sahtelikler üzerine inşa edilen bir kaygı değil mesela… Mesela ortalığı ne kadar yakıp yıkabileceğinizi, çıkarlarınız için ülkeyi bir anda ateşe atabileceğinizi gördüğümüz için kaygılıyız. “Nefret dilinden kaygılıyız” diyerek, nefret dilinin bizatihi kendisini yirmi beş gün boyunca, hepimizin sinir uçları ile oynayarak üretebilme “kapasitenizden” kaygılıyız! Oturduğunuz yerden insanları ateşe atabilecek “ağlar” ve “bağlar” içinde olmanızdan, bu ağları bu kadar “maharetle” kullanma kapasitenizin nerden geldiğini düşününce kaygılanıyoruz. Yeter artık, biraz da biz kaygılanalım sayın kaygılı sekülerler!