Batı Medeniyeti Mi? Olsaydı İyi Olurdu!

Posted on Ağustos 15, 2013

0


Gandi, Hindistan’ın İngiltere’ye karşı yaptığı bağımsızlık mücadelesi sırasında, görüşmeler yapmak üzere İngiltere’ye gider. Bu görüşmeler sırasında bir İngiliz gazeteci Gandi’ye “Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye bir soru sorar. Gandi’nin cevabı ibret vericidir: “Olaydı iyi olurdu!

“Batı medeniyeti denen şey nedir ve tam olarak nerede başlar ve nerede biter” sorusu özellikle Gezi olayları ve Mısır darbesi ile karşı karşıya kaldığımız bugünlerde çok daha büyük önem arz ediyor. “Batı neden Mısır’daki darbeye onay veriyor” diyerek “samimi” şaşkınlık gösterenlere Batı’nın gerçek yüzünün ne olduğunu anlatabilmek için daha kaç Bosna, Suriye, Irak, Mısır geçmesi gerekiyor bilinmez ama Batı’nın, kendisinin ve Batıcı aydınlarımızın sunduğu gibi bir şey olmadığını artık anlamamız gerekiyor. Ve liberal demokrasi dediğimiz şeyin, pratikte de teoride de asla “liberal birey” dışındaki insanları kapsamadığını…

Modernleşme sürecinde, ama özellikle dünyanın ekonomik ve teknolojik gücünü eline geçirdiğinden beri Batı, kendisini tek ve en “üstün” medeniyet olarak pazarlamaya başladı. Oryantalizm, Batı’nın üstünlüğünü, Doğu’nun “oryantalize edilmesi” aracılığıyla inşa eden bir “bilim dalı” olarak, “karşılaşmalarda” kullanılacak silah olarak finanse ediliyordu. “Doğu” böylece Batı’nın görmek istediği bir biçimde sunulmakla kalmıyor, Doğu ve İslam dünyasında, Batı’nın “Doğu’yu” sunmak istediği biçimi bizatihi Doğu’da inşa etmek üzere yeni bir aydın tipi inşa ediliyordu.

Batı ve Doğu kavramları bile, tam da bu aydın biçimini üretmenin kavramsal karşılığı olarak üretiliyordu. “Doğu”, “Ortadoğu”, “Uzakdoğu” kavramları Batı’nın kendini merkeze koyarak oluşturduğu bir sömürgeleştirme yönteminin araç-kavramları olarak öne çıkıyordu. Süleyman Seyfi Öğün’ün isabetle söylediği gibi, ismi bizim geleneğimizde bambaşka olan ve belki bugün “Bereketli Hilâl” olarak adlandırılması gereken bölgemiz, İngiliz sömürgeciliğinin sömürgeleştirme yöntemlerinin bir aracı olarak Ortadoğu olarak tanımlanır hâle geliyordu.

Modern Batı, kendisini “insanlığı erişkinliğe eriştiren medeniyet” olarak merkeze alıyor ve kendisinden “başka” olanı kendi merkezliğinde önce “tanımlamaya” sonra da “dönüştürmeye” başlıyordu. “Kendisi” yetişkin olduğu ve diğer tüm medeniyetler “henüz erişkinliğe erişmemiş, çocukluk hâlleri” olarak tanımlandığı için, Batı, bu çocukların “ehlileştirme” hakkını kendisinde görmekte hiçbir sakınca görmüyordu. İster liberal, ister solcu ya da Marksist (ki Sezai Karakoç’un dediği gibi Lorel ile Hardy gibidir bunlar ve temelde aynı şeylerdir) olsun Batı ideolojisi, temelini modernleşme ile kuran aynı kökten türemiş iki farklı kaktüstür! Bu yüzden de  kendileri dışındakileri “oryantalize etmek” konusunda Voltaire ile Hobbes’un, Kant’ın, Hegel’in, Marks’ın küçük ayrıntılar dışında hiçbir farkları yoktur.

“Tanımlama” ve “dönüştürme” birbiri ardına yürütülmesi gereken bir “proje” olarak Batılı olmayan tüm medeniyetler için uygulanması elzem bir süreçtir. O medeniyetlerin çocukluktan kurtulması için Batı’nın uyguladığı acı reçetedir bu! “Tanımlama”, “olduğu gibi bırakmak” ve “nesneyi, ‘ne ise o hâlde’ bilmek” irfanından çoktan yoksun kalmış modern Batı düşüncesinin, karşı karşıya kaldığı bütün sorunlarda uyguladığı zorunlu ilk-yöntemdi. Tanımlamayı oryantalizm “bilimi” aracılığıyla yapıyor; dönüştürmeyi ise birkaç süreçte inşa etmeye başlıyordu. Tanımlamak, “Doğu” ve İslam dünyasına yönelik saldırgan bir “bilgi” sürecini harekete geçiriyordu. Ancak bu “bilmek” “düşmanının” zayıf yönlerini keşfetmek için uğraşmanın bir çıktısıydı. Mesela, Almanya’da, İngiltere’de Kuran’ın ilk yazma nüshalarını incelemek ve onlardaki “farklılıkları” araştırarak buradan hareketle Müslümanların imanlarına sekte vurmak amacıyla kurulan devasa bütçeli “Kur’an merkezleri” kurulmuştu. Aynı şeyler Uzakdoğu dinleri için de yapıldı ve belirli bir başarıya da ulaştı doğrusu!

Tanımlama, özellikle “sömürgeleştirilecek” ülkelerin akademilerinde ciddi bir hâkimiyet gereğini zorunlu kılıyordu. Zira tek başına tanımlamak bir anlam ifade etmiyor, bu “tanımları”, dönüştürme amacıyla “kendi ülkelerinde” kullanacak aydınlara ihtiyaç vardı. Böylece “dönüştürme” aşaması başlıyordu.

Dönüştürmenin ilk aşaması, askeri veya ekonomik yollarla “ele geçirme” aşamasıydı. Böylece “oryantalize edilecek” yer önce Batı’ya mahkûm hâle getiriliyordu. İkinci aşama, ilk aşamadan çok daha önem verilen ve üzerine çok daha kapsamlı yatırım yapılan aşamadır. Bu aşama, o ülkedeki “elitin” bir “sömürge aydını” olarak inşa edilme sürecidir.

Peki, inşa edilmesi, Batı’nın çıkarları açısından hayati önem arz eden bu “sömürge aydını” nasıl bir şeydir? “Sömürge aydını” oluşturma aşaması temel olarak üç ana alanda harekete geçirilir. İlk ayak “aklın ve bilginin” sömürgeleştirilmesidir ki temel olarak akademinin ve akademideki bilgiye ulaşma biçimlerinin “Batılılaştırılmasına” dayanır. Üretilen yeni aydın, modern düşüncenin ve bilgiye ulaşma biçimlerinin dışındaki hiçbir bilgiyi kabul etmeyen, kraldan fazla kralcı bir aydın olacaktır artık! Üstelik tam da “hâkim” Batı düşüncesi ve hatta ekonomisi tarafından beslendiği için, bu yeni elit, kendi “üstünlüğünü” bu “verili bilgiye” büyük bir itaat üzerinden kurmaya başlar. Akademide üzerine oturduğu koltuktan, ekonomik getiriye ve “prestije” kadar artık tüm çıkarlar, bu Batılı paradigmaya sadakat üzerinden pekiştirilir. Batılı paradigmanın kendisi dışındaki medeniyetleri “çocukluktan yetişkinliğe taşıma” misyonunu, artık, kendi halkı için aynı şeyi yapacak olan aydınlar devralacaktır! Halkının inancına, medeniyetine yıldızlardan daha uzak olan bu yeni aydın tipi, kendi durduğu merkezden halkın dönüştürülmesi sürecini, halkta “yerli” olan her şeyi reddederek inşa etmeye başlar. Giyim kuşamdan, hayat biçimlerine, düşünme biçimlerine kadar her şey “ileri” olan Batılı modellere göre yapılacaktır artık! Böylece inançlar hurafe, dinler “insanın çocukluk aklının uydurduğu şeyler” olarak aşağılanacak ve “kupkuru” bir mantığın esiri olmuş ruhsuz akademisyen nesli, Müslüman ülkelerdeki insanlar için bir örnek olarak inşa edilmeye başlanacaktır.

Aklı sömürgeleştirilmiş aydın, artık kendi geleneği üzerine ve Batılı paradigma dışında var olabilecek bir bilgi ve oluş imkânın üzerine düşünmeyi reddeden bir aydındır. Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkmış ve Cumhuriyet dönemi boyunca bugüne kadar gelmiş akademisyen profilinin, genellikle bu sömürge aydını profiline uygun olması, dönüştürülmenin ne derece “sağlam” aşamalardan geçtiğini gösteriyor.

Sömürge aydını oluşturmanın ikinci ayağı veya aşaması “kalbin” sömürgeleştirilmesidir. Akademik bilgi, Batılı paradigmaya olabilecek en sağlam itaat ve sadakati inşa ederken, kalbin sömürgeleştirilmesi, aynı şeyi edebiyat ve sanat dallarının tümünde yapar. Kalp, bizim geleneğimiz için iman, İslam ve irfan aşamalarının bir tezahürü ile “eğitilebilen” bir şeydi. Batılı paradigma, bu kalp seyr u sülûk’unun tüm aşamalarını birbirinden kopararak her üç aşamayı da başka kavramlarla değiştirir. “İman” artık bir “elit” için kötülenmesi gereken bir şey olarak tanımlanacak ve yerine hiçbir şeyden tatmin olmayan bir “şüphe” getirilecekti. “İslam” zaten tümüyle kapı dışarı edilmesi gereken bir şeydi ve onun yerine, Batı’yı oluşturan “liberal değerler” getirilecek ve böylece yeni bir “iman-eylem” birlikteliği oluşturulacaktı. Liberalizm ve “demokrasi” tüm imanların üstündeki baş-iman olmalıdır artık! Müslüman olabilirsin ama liberal imana sahip olduğun ve “çatıştıkları” durumda liberal imana biat ettiğin sürece…  “İrfan” ise kaybolup yerine “oluşun” uçuculuğu ve hazzın egemenliği getirilecekti. Kalbin sömürgeleştirilme aşaması tamamlanacak ve artık bu sömürgeleştirilmenin meyveleri yenmeye başlanacaktı.

Gerek Gezi olayları sırasında, gerekse de Mısır’da darbecilere destek veren “seküler-sanatçı” modelinde gördüğümüz sanatçı tipi “kalbin sömürgeleştirilmesi” aşamasının sonucunda ortaya çıkan sanatçı modelidir! Bu sanatçı modeli, “evrensel” olandan Batılı olanı anlayan ve yerli olan her şeyi önce aklıyla sonra kalbiyle ve en son da eylemiyle reddeden sanatçı tipidir. Yaptığının, Batılı olanın basit ve aşağılık kompleksiyle dolu taklit ve tekrarından başka bir şey olmaması bu yüzden şaşırtıcı gelmemelidir.

Ancak bu sanatçı modeli, aynı “aklı sömürgeleştirilmiş” akademisyen modeli gibi, Batı’da en makbul olandır. Bunların eserleri çevrilir, bunların eserleri Batı müzelerinde taltif görür, bunların eserlerine “prestijli” ödüller verilir. Ancak bu taltif edilme durumu, tümüyle o ülkenin “iç yönlendirmesine” işaret eden bir eylemdir. Zira dışarıda verilen ödüller, sömürge aydınının “içerideki” etkinliğine zemin hazırlayan bir kızak işlevi görür. Elitler aracılığıyla halkın genelinin “dönüştürülmesine”… Naipaul’dan, Pamuk’a, Mahfuz’a kadar…

Özellikle Gezi olayları sırasında ve Mısır’daki darbeye verilen ve verilmeyen tepkilerde gördüğümüz bir aşaması daha vardır “sömürge aydını üretme” sürecinin. Daha dün iki binden fazla şehit vermiş Mısır halkının acısına “polis temizlik yaptı” diyerek yaklaşabilen Cengiz Çandar gibi sömürge aydınlarında net olarak gördüğümüz bir durumdur bu!

Sömürge eliti üretmenin üçüncü ayağı, “vicdanın sömürgeleştirilmesi” sürecidir. “Doğu” ve İslam dünyasında “elit” oluşturma sürecinde, belki de en fazla para harcanarak yapılanı “medya eliti” oluşturmaktır.

Medya eliti, ilk iki ayağın dolaylı bir devamı olsa da, güncele ve pratik politikaya yansıması açısından en vahim sonuçları olanıdır. Zira bu “sömürgeleştirme” öyle farkında olmadan yürütülür ki, sonuçlarının vahametinden çoğu zaman haberimiz bile olmaz. Vicdan sömürgeleştirilmesi, “liberal vicdanın” liberal olsun olmasın tüm basın eliti üzerine gölgesinin vurması anlamına gelir! Mesela, Mısır’da darbecileri savunan Cengiz Çandar gibileri, gayrı-ihtiyari, “çakma liberal” olarak tanımlayacak kadar, ya da Mısır’daki o namuslu insanların darbeci zalimlere binlerce şehit vererek karşı durmasını “İhvan direnişini Batılı değerler yardımıyla, Batılı değerlere dayanarak yapıyor” diyecek kadar şiraze kayması söz konusudur.

Vicdanı sömürgeleştirilmiş “akademi ve medya eliti” için adeta ezberlenmiş bir motto vardır: İyilik, güzellik, adalet, hakkaniyet, “eşitlik”, “yetişkinlik”, oyuna sahip çıkmak, namusuna sahip çıkmak… Bunlar hep Batılı değerlerdir ve siz darbecilere karşı namusunuzla canınızla duruyorsanız bile bunu ancak Batılı değerlere mutlak sadakatle yaparsınız!

Özellikle Gezi olayları ve Mısır’ darbesiyle başlayan süreç, bu üç sömürge eliti modelinin de eş-zamanlı olarak ortaya çıkmasıyla yeni bir tür “dünya savaşını” görünür kılıyor aslında. Artık “gizlenen” ve gizlendiği için de en “yerliden uzak” olduğu durumda bile en çok “yerliler” tarafından beslenen, taltif edilen “elitin”, sırça sarayından düşüp kafasını gözünü yardığı bir milada işaret ediyor bu süreç. Artık, Müslüman dünyası, sırtında kambur olarak taşıdığı ve en ufak bir fırsatta kendisini arkasından vuran Batıcı elitini sırtından atması gerektiğini görmüştür. Medyada, her yerden kovulup “Müslüman” medya tarafından sahip çıkılan ve onlarca yıl onlar tarafından beslenen Cengiz Çandar gibi sömürge aydınlarının, ilk fırsatta ne menem bir şey olduklarını hiçbir gizlemeye ihtiyaç duymadan açığa vurdukları bir “kıyamet” anı bu!

Bu yüzden son derece değerli bir milat bu… Zira Müslümanlar ve Müslümanlardan hareketle “silkinmek” isteyen tüm “Doğu” dünyası için Batı’nın ve ülkelerindeki Batıcı aydının gerçek yüzünü gördükleri bir “kıyamettir” bu. Mısır’da, zalimlere, verdikleri binlerce şehitle direnen o güzel insanlar, tüm insanlığın maskelerini teker teker döktüler ortaya. Demokrasi ve insan hakları “şampiyonu” Batı’nın demokrasisinin kimler için olduğunu gördük mesela. Liberalizm denen toptan-faşizmin, dünyaya ve özellikle moderniteyle ontolojik bir kan uyuşmazlığı olan İslam dini mensuplarına yönelik nasıl bir “demokrasi” önerdiğini anladık! Halkın, beslediği, saygı ve sevgi duyarak taltif ettiği akademisyen, sanatçı ve medya mensuplarının kahir ekseriyetindeki ciğeri beş para etmezliği gördüğü bir milat olması açısından oldukça önemli bir kırılma noktası bu bana kalırsa.

Mısır’da binlerce şehid veren o güzel insanlar için hepimiz gözyaşı döküyor ve Allah’a (c.c.) “yardımına muhtacız Yarabbi” diye dua ediyoruz. Allah, bu güzel insanlar aracılığıyla insanlığa “ya namusunuzu düzeltin, ya da helâk olacaksınız!” diyerek son uyarısını yapıyor bana kalırsa. Bu kıyamet, hepimizin kendimizi düzeltmemize, Batıcı elit modeline karşı yerel ve çıkar beklemeyen ahlâklı münevver modeline sığınmamız için bir son uyarı olarak değerlendirilebilir. Unutmayalım ki Allah, Es-Sabûr’dur (c.c.). Bizim kadar aceleci değildir ve bize her an yeniden “imanımızı” düzeltmek için bir çıkış imkânı tanır.