Barış Süreci İçin Jîn’i Dinleyelim!

Posted on Aralık 3, 2013

2


Savaş, tabiatın kalbine kurulmuş bir tuzak. İki “düşman” tarafın birbirine gücünü kabul ettirmek için, diğer her şeyin üstüne attığı bir zulmet perdesi. Gücün, kendi hükümranlığını diğer her şeyi öldürmek pahasına inşa etmesi…

Savaşlarda görünürde sadece “bizim insanlarımız yaralanır, ölür. Öteki “telef olmuştur”, “imha edilmiştir”. Böylece “bizim ölümlerimiz”, diğer ölümlerin hepsinin önünde bir perde olur. “Bizden” ise ölen, ötekinden olan tüm ölümleri makul ve haklı görmeye başlarız. Savaş, mekanizmasını tam da bu şekilde inşa eder. Öldürmek bir hak hâline dönüşür böylece. “Onlar” öldürmesin diye biz öldürüyoruzdur artık! Cinnet hâline yol açan bir kısır döngü…

Perdenin altına bakmayı akıl etmeyiz genellikle. Savaşan insanlarımızın yasını tutmaktan, diğer hiçbir şeyi görecek hâlimiz kalmaz. Çatışmanın arasında kalmış bir ceylanın, ayının, yılanın korkusunu; yüz binlerce yıldır orada olan bir kayanın seken bir kurşunla kırılıp paramparça olmasını; bir çiçeğin tam boynunun ortasından kopmasını… Hâlbuki savaşın, görünürdeki “kısa vadeli” zararlarından çok daha büyüktür tabiata verdiği hasar. Bir bölgenin, tarihini, coğrafyasını ve dahası ruhunu bozan bir yıkımdır savaş…

Savaşın politik, sosyolojik, psikolojik, biyolojik bakış açılarından anlatımı, savaşın kıyımlarından en önemlisini dışarıda bırakır: Savaş, tabiatın ruhuna yapılan büyük bir tecavüzdür. Bu tecavüzü, çıkarların yönlendirdiği politika, insanları topluluklar içinde bir çıkar örgütlenmesi olarak düşünen modern cinnet bilimi sosyoloji, insanın ruhu ile tabiatın ruhu ve insana ruhundan üfleyen Allah’ın bağını koparmış psikoloji ve her şeyi bir kuyumcu terazisi ile maddi fayda / zarar ekseninde değerlendiren ekonomi anlayamaz. Dahası, anlamayı deneyebilecek bir itici güçten de yoksundur bu bakış açıları…

Sanat, İsmet Özel’in bir şiiriyle kalbimize nakşettiği gibi “suyun sızısını hissetmeyi” dert edindiği zaman büyür ve hakikatine yaklaşır. Onlarca yıldır ülkemizin bir kısmında gerçekleşen ama tüm ülkeyi bir şekilde felç etmiş cinnet hâlinin hakikatiyle anlaşılabilmesi için, bir sanatçı bakışı gerekiyordu bize. Politika, ekonomi, sosyoloji, hukuk vs. bu konuda hep konuşmuş ama genellikle hiçbir şey söyleyememişken, tam da suyun sızısına odaklanacak bir sanat eseri, hakîkî yıkımını tasvir edebilirdi bu savaşın.

Reha Erdem’in Jîn başlıklı filmi böyle bir derdin çıktısı olmasıyla, biçiminin veya yönetmenin, ele aldığı konunun politik yönlerine hâkimiyetinin ötesinde değerlendirilmesi gereken önemli bir sanat eseri. İdeolojilerin dumura uğrattığı bir tarafgirliğin ya da namussuzluğun sunulma biçimlerinden birisi hâline gelmiş suya sabuna dokunmaz bir tarafsızlığın değil, bunların ötesindeki bir bakışın ürünü. Toprağa kalbini dayayıp onun kalbini dinlemeyi amaç edinmiş bir bakışın…

Jîn bir masal karakteri gibi… Ailesine ve çevresine haksızlık etmiş devlete karşı savaşmak için dağa çıkmış, ama dağın “her şeyi öldüren soğuğuna” adapte olamamış gencecik bir yürek. “Göze göz, tüm nesli kör bırakmaktan öte bir şey yapmaz” diyen Gandhi’den ilham almış gibi, göze göz niyetiyle çıktığı dağdan, “ötekinin gözü kendi gözümün de emanetidir” diyerek bir âraf’a atıvermiş kendini. Âraf, Jîn’in dağdan inmesi için gerekli rahimdir aslında. Dağdan inmek için göstereceği çabanın filizleneceği yer. Rastgele dağa taşa atılan bombaların, her yere açılan ateşin neyin yüreğine saplandığını görecektir artık. Kocaman bir boz ayının, iki ateş arasında kaldığında korkudan tir tir titremesine şahit olur; rastgele açılan ateşlerin hangi havanları, bitkileri hatta cansız varlıkları “öldürdüğüne” tanık olur. Merhametsiz bir ateşin tam ortasında merhametin her şey olduğunun keşfidir bu.

Jîn’de Reha Erdem bugüne kadar olagelmiş perspektifi terse döndürür. “Aktif politik insanın” bakış açısından anlatılan savaş filmlerinin tümüne inat, toprağın yüreğinden “dışarıya” doğru bakan bir perspektifi tercih etmiş. Böylece kayasından parçalanan bir taş parçasının dahi ne “hissettiğine” odaklıyor bizi. Coğrafya değişiminin, sadece, harita üstünde makro ölçekte gerçekleşen bir şey değil, hayatın bizatihi kendisine müdahale eden ve bütün mikro ölçekleri ihtiva eden bir mahiyetinin olduğunu keşfeden bir perspektif bu!

Peki, dağdan inmek mümkün müdür? Dağa çıkaran şartların ne olduğunu unutturmayan bir ortamda elbette çok kolay değil! Jîn, o yaralı, merhametli kızcağız da kendisini dağa çıkaranın ne olduğunu ne kadar unutmak isterse istesin, yine hatırlayacaktır “ovaya” iner inmez… Öldürmeyi reddetmesi, ya ölüm ya zulüm diyen bir çarkın ortasında hayat hakkı bulabilecek bir duruş olmayacaktır belki de.  Ama duruşunun ardında durmak da masal insanı olan şairlerin işidir zaten! Ovaya inmek, kendine bir hayat kurmak istedikçe, ısrar ve acımasızlıkla dağa itilecektir belki; ama ısrarla ve çok daha güçlü şekilde “hayat” diyecektir, öldürücü merhametsiz rüzgârın karşısına geçerek…

Tarihi, politikacılar, ekonomistler ya da bilim adamları değil şairler yapar; çoğu zaman bilindik anlamda tek bir satır bile şiir yazmamış olan şairler… Jîn, kendisini dağa iten bütün o acımasızlığa rağmen, dağa çıkmayı reddedip tekrar kendi ârafına dönen bir şairdir artık! Ayağı yaralanmış bir hayvana da, kayasından kopmuş bir taşa, yerinden sökülmüş bir bitkiye, kirlenmiş bir su birikintisine de, asker tarafından yaralanmış gerillaya ya da gerilla tarafından vurulmuş askere de aynı merhametle “koruyuculuk” yapar. Ölümün ardının kesilmesinin, kişisel olarak öldürmeyi reddetmekten geçtiğini “öğrenmiş” bir bilgelikle bakar hayata…

Yalnız değildir aslında! Savaş, kararı veren “kurukafalar” dışında herkesi kurban eden bir ölüm rüzgârıdır ve o rüzgârın önünde herkes bir kurbandır. Öldürmeyi reddetmek, kurban olduğunun farkına varmak ve böylece “öteki” kurbanları da anlamak demektir. Yüreğinde, bir türkünün hüznünde, aşk arayışının özünde, suyun sızısına kulak kesildiğinde herkes bir çocuk gönlü taşır. Jîn’de masumiyetin keşfi, kurban eden şartların keşfiyle bir arada yürür. Bir ayının korkudan titreyen yüreğine merhamet gösterirken fark edilir hayattaki her şeyin merhamet üzere olduğu…

Reha Erdem, Jîn’le, hem politik kavgalardan, hem de suya sabuna dokunmaz bir utanmazlıktan edeple uzak durarak, kulağını savaşın asıl hasarına maruz kalanlara, yani  “politik insana” ya da “savaşan insana” değil “kurban olarak insana” ve tabiattaki canlı cansız tüm varlıklara yöneltmiş. Bir barış istiyorsak, bu barışın salt siyasilerin ya da birbiriyle kavga etmiş insanların barışı değil, onlardan çok tabiatın barışı olması gerektiğini hatırlatmış bizlere. Bir borcumuz var, sırf savaşımızda işimize yarasın diye kestiğimiz ağaçlara, yetim bıraktığımız hayvanlara, öldürdüğümüz bütün bir tabiata…

Borcumuz cesaretli olmak! Ve cesaret, elinde silahı varken ya da fırsat bulmuşken “düşmanını” öldürmekte değil, tam da bu zamanda öldürmeyi reddetmektedir. Güçlüyken, öldürebilecekken, kendi gücünü dayatabilecekken öldürmeyi reddetmek, şu ana kadar öldürdüğümüz tabiata da bir hayat hakkı açacaktır mutlaka.

Jîn’in cesaret ve merhameti, tam da barış sürecinde ihtiyacımız olandır. Hani Başbakan’a ağlayarak yaklaşan ve “ölmek ve öldürmek istemiyorum” diyen gençtir Jîn tam olarak…

Unutmayalım; “suyun sızısına” gönlünü dayamış olanlardır dünyaya ve insanlığa hayat nefesi üfleyecekler. Ucuz politik kavgaların ya da çıkarcılığın bir çıktısı hâline dönüşmüş “rasyonelliğin” değil, kalbin ve merhametin medeniyetini fark edip “savaşa karşı” kendi merhametinin âraf’ını inşa edebilenlerin işidir barış yapmak… Sadece “ötekiyle” değil, canlı cansız bütün varlıkla barış ancak böyle sağlanır. Hani Necip Fazıl Reis Bey’de, “ağlayamazsan anlayamazsın” diyordu ya, Reha Erdem de mesela korkmuş bir ayının titremesine ağlamayı, merhamet duymayı öneriyor bize, barışın ne olduğunu ve nasıl sürekli olacağını anlayabilmemiz için.

Reklamlar