Lüksün Meşruiyeti Üzerine; ‘Ebu Eyyub El Ensari House’ Ürpertisi

Posted on Şubat 10, 2014

0


Modern düşünce ve hayat biçimleriyle, “bozulmuş ya da bozulmamış” şekilleriyle kör topal da olsa vahye dayalı kadim medeniyetlerin düşünce ve hayat biçimleri arasında çok köklü farklılıklar olduğunu yazıp duruyoruz. Özgürlüğün, ahlâkın nereden kaynaklandığı ve neyi amaçladığı meselesi, bu köklü farklılıkların asıl mahiyetini oluşturuyor.

Kadim medeniyetler ile modernitenin en temel farklılıklarından birisi lüks, gösteriş ve konfora koydukları meşruiyet sınırlarında ortaya çıkar. Vahye dayalı medeniyetlerin mimarilerine, şehirleri nasıl inşa ettiklerine ve merkez olarak neyi gördüklerine baktığımızda, ayrıntılarda kimi değişiklikler arz etse de çok temel kimi benzerliklere denk geliriz. Özellikle İslam medeniyeti için oldukça belirgin bir durumdur bu: Övülmeye layık olan Allah’dır (c.c.) ve şehir mimarileri Allah’ı hatırlatan / öven mabedlerin etrafında inşa edilir. Şehrin en gösterişli (ki burada da çok temel kriterler mevcuttur. Şirk uzak durulması gereken en tehlikeli günahtır), büyük ve yüksek binaları övülmeye layık olan Tek Varlık olan Allah’ı öven binalardır. İster Hint, Çin, Mısır; ister Yahudi ya da Hıristiyanlıktan neşet etmiş medeniyetlere bakalım, hemen hepsinde inşa edilen en yüksek binalar, görkemi en fazla olan binalar Yaratıcı’ya “ulaşmayı” amaçlayan mabedlerdir çoğunlukla.

Mısır’da bile Firavun’un, yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisi olduğu gerçeğini göz ardı etmeyelim. Kadim medeniyetlerde mimari, Tanrı adına yapılan ve şehrin en görkemli, güzel ve büyük yapısı etrafında şekillenen daha mütevazı yerleşim yerleriyle, belirli bir “hiyerarşi” üzerinden şekillenir. Özellikle İslam medeniyetinde şehirler, genellikle, mütevazı ama rahat, insanın “bu aşağı dünyanın kirine pasına, göz boyayıcılığına” kapılmayacağı, ama korunaklı, mahremiyeti önceleyen konutlar, mabedlerin etrafında konumlanmış olarak inşa edilir. Merkezde “Tanrısal olan” vardır; konutlar, çarşılar vs. onun etrafında ve sembolik olarak ancak onun(la) ve onun “gölgesinde” varlıklarını sürdürebilirler. Bu da insanı, kendisi için bir sınır koymaya zorlar. Görkemin yakışacağı şeyleri mabedin yapı ve konumu belirler. Mimari, kendisini bu bağlarla inşa etmek zorundadır. İslam’da, insanın “işgal” ve “hırsını” temsil ve ifşa edecek Babil kulelerine yer yoktur!

Övülmeye layık olanın “seçilmesi” bir medeniyete asıl kimliğini veren şeydir. Kadim medeniyetler, değişik tonlamalarda ve isimlerde de olsa, övülecek, isim ve sıfatlarıyla anılacak, anılmaya layık olacak olanın Yaratıcı olduğu medeniyetlerdir. Modern medeniyetler, Allah’ın ipini bırakıp, o ipi yakalayabilme ihtimalini de bertaraf ettiği için, Allah’tan boşalttığı yere yeni “ilahlar” koyar. İnsanı merkeze alan (ki başlangıç amaçlarından çok daha farklı şekilde insanı araç hâline getiren bir sonuca hizmet etmiştir bu) ve tüm değerlerin insanın sübjektifliği üzerinden kurulduğu bir objektivite / evrensellik iddiası ile inşa etmeye başlayan insanın işgal politikaları, şehirlerin mimarisinde de etkisini çok kısa sürede gösterir. Yine en gösterişli binalar “mabudlara “ayrılmıştır ama mabud(lar) değişmiştir artık!

“Tanrı olmak için” yola çıkan insan, önce hırsını, işgal zihniyetini ete kemiğe büründürmüş ve sonra kendi eliyle yaptığı bu mabudlar için büyük mabedler inşa etmeye başlamıştı modern zamanlarda. “İkiz kuleler” modern çağın en büyük putlarından olan ekonomi / finans putunun mabedi olarak büyük bir “ihtişamla” yerini almıştı. Dünyanın tüm şehirleri, kadim medeniyetlerin aksine, kendi hırslarıyla imâl ettikleri yeni tanrılara ayrılmış mabedlerle dolmaya başlamıştı. Gökdelenler, gösterişli tatil kompleksleri, iş, alışveriş merkezleri, spor kompleksleri; hırsının sınırı olmayan modern insana yeni Babil kuleleri inşa ettiren zihniyetin sonuçlarıydı. Şehirler artık Allah’ın adını övülmeye layık gören ve O’nun adının “ihtişamını” ifşa eden mabedlerin etrafında değil; iş merkezleri etrafında kurulmaya başlanmıştı.

Godfrey Reggio’nun, sözünü ettiğimiz “büyük yarılmayı” ifşa ettiği filmi Qatsi Üçlemesi, insana kendi trajik sonunu, sözünü ettiğimiz “şirk” ve “işgal” anlayışının sonuçlarını aynı ayette olduğu gibi “insanın kendi eliyle yapıp ettiklerinin sonucunda karşılaştığı” yıkım olarak gösterir. En büyük yıkım, insanın, kendi eliyle yapıp ettiği putların yazgısını paylaşması, önce doğayı, sonra da kendisini yıkıma uğratması ve bir makine parçası hâline dönüşmesiydi. Hırsın, Allah’a şirk koşarak “inşa edilen” yeni insanlığın, üretim, tüketim politikalarından eğitime, kültür ve turizme kadar aynı salgın hastalıktan muzdarip olduğunu çok geçmeden görmemiz için bir işaret fişeğiydi Qatsi’ler. Kadim medeniyetlerle modern “medeniyet” arasındaki farkı, iki manzarayı “üst üste koyarak” ifşa ediyordu…

Kadim medeniyetlerle modern medeniyet arasında en temel farklardan birisi, ilkinin “merkezcil”, ikincisinin ise “aşağı doğru merkezkaç” olmasıydı. İlki, o merkez etrafında ifrat ve tefritin her türlüsünden uzak tutan bir “bağlayıcı” unsuru bünyesinde barındırırken; ikincisi, insan hırsının, lüks ve gösteriş tutkusunun önünde engel olabilecek hiçbir ilke tanımaz! Zira modern “medeniyet” bir işgal etme medeniyetidir. İşgal edebileceği her şey için yolunu açar insanın. Lüks ve gösteriş tutkusu, işgal ettiği alanlar üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen, ama öte yandan maddi medeniyet tarafından teslim alındığını gayrı-ihtiyari de olsa kamufle etmek isteyen modern insanın karakteri hâline gelir. Kadim medeniyetlerde bir araz olan bu tutum, modern medeniyetlerde alışkanlık, hatta hedef hâline dönüşür.

İster köle olsun, ister asgari ücretle çalışan işçi, ister beyaz yakalı, ister iş adamı, herkes bu gösterişli lüks tutkusuna bir gün sahip olabileceği güdüsü ve itici gücü ile yaşar! Bu güç, köle-efendi diyalektiğini hiçbir çağda olmadığı kadar kuvvetle yeniden inşa eder. Zira sadece bir “güç köleliği” yoktur artık. Kendi nefsine, arzularına, hırslarının yönlendirmesine tapmak ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağı şeylere, o şeylere ulaşmış olanların gösterişli “sunumları” sayesinde ulaşabileceğine iman etmek! Modernite / liberalizm / kapitalizm… Yoksulluğu, afili şaşaasıyla perdeleyen modern / ultra modern hayat, yoksulluğu bizatihi varlıklı olanın varlık sebebi yapar! Tarihin hiçbir döneminde olmayan son derece yeni bir yoksulluk türüdür bu…

Yazdığımız yazılarda sıklıkla yaptığımız bir eleştiri vardır. Modern düşünce ve hayat biçimleri, Müslümanları da en öldürücü şekilde kendisine esir yapmakta gecikmedi. Önce araçsal bilim ve teknoloji tapınması, sonra üretim – tüketim döngüsü içinde bir tür sömürgecilik hâline dönüşmüş ekonomiye biat etme, en son da bunların hepsinin toplumda, sanat, mimari ve politikamızda yansımaları, biz Müslümanları bu sorunun asıl müsebbibi ve çoğu zaman da yeni taşıyıcıları yapıyor.

Kendi medeniyetinden bir hayat soluğu, yeni bir dil ve inşa biçimi üretemeyenlerin, modernite tarafından teslim alınmaktan kaçınabilmesinin mümkün olmadığını, moderniteyle karşılaşan birçok kadim medeniyetin “ölümünden” çok iyi biliyoruz. İslam medeniyeti, aynı teslim alınmaya, en azından vahyinin “diri” olması sebebiyle medeniyet olarak direnme şansını bünyesinde barındırıyor. Ancak aynı medeniyetin mensuplarının, direnme dili üretebildiğini söylemek çok zor.

Hakikat ile sembolleri arasındaki bağ, kadim medeniyetlerin ve en çok da İslam medeniyetinin, bilgi ve hayat biçimlerinin her yansımasında canlı tutulan bir şeydi. Ancak modernite ve onun soysuz bir versiyonu olan ultra / post–modernite, o bağları, bir simülasyona dönüştürerek, sembolü, ardında bir zamanlar gizli olan hakikatin üzerinden söküp aldı. Sadece sembol kaldı ve o sembol, derinlikten çok yüzeyselliğin yeniden üretiminde kullanılmaya başlandı. İslam medeniyetinin, her Müslüman tarafından önemsenen, saygı gören kurum, kavram ve şahsiyetleri, sembol ile hakikat arasında bağı koparma maharetine sahip post–modern kapitalist süreçlerde yeniden üretime sokuldu. Modernite o sembollerin yok edilmesi için uğraşmıştı, post-modernite ise “geri getirdiği” sembolleri soysuzlaştırmakla… İçi boşalan, ardında, önünde bir şey kalmayan türlü “simülakrlar” yüzeyselliğin genişletilmesi için soysuz bir araç olarak kullanılmaya başlandı. “Bilim olarak” kutsanan, ekonomi, politika, sosyoloji ve reklamcılık adı verilen ve felsefe ve hikmetin ölümünden sorumlu olan bu katiller, bu simülasyon üretme işinin en önemli sorumluları olarak yeni-tapınakları oldu insanlığın.

Ekonomi tanrısına tapan ve melekler olarak para, lüks ve konforu seçmiş, modern / ultra-modern insanın kibir ve şirkinin göstergesi olarak görülebilecek bir yere Eyyub El Ensari (r.a) Hazretlerinin isminin, “Ebu Eyyub El Ensari House” şeklinde verilmesi, yukarıda söz ettiğimiz “soysuzlaşmadan” bağımsız olarak ele alınamaz. Hakikatinden soyulmuş sembol, yüzeysel alanda işgal mevzilerini sonuna kadar açacak bir “işlev” olarak önemlidir sadece. Post-modern soytarılığın Müslüman kisvesi giymiş, reklamcılık ve şirk mimarisinin etkisiyle gösteriş katsayısı artırılmış bir versiyonu…

Şimdi çuvaldızı kendimize batırma zamanıdır. Politik alanda salt bir “ilerlemecilik”, “bayındırlaşma” ve “yatırımcılık” mefhumlarının yeni putlar olarak dolaşıma sokulmasını eleştirme zamanı olarak, tam da Ak Parti’ye darbe yapıldığı bu günlerin seçilmesi çoğu okuyucuya anlamlı gelmeyebilir. Ancak, bugün Cemaat denen organizasyonun, “başlangıçtaki amaçlarından” sapıp, bir ihanet içerisine girmesinin sebepleri, tam da sözünü ettiğimiz bu modern / ultra-modern tapınma türleriyle ilgilidir. Zira modern ağ ve bağlar, tam da bu ihaneti ontolojik olarak yüreğinde barındırır. Bu ağlara teslimiyet, bugün değilse yarın, o ağların kölesi yapar kurum ve insanları.

Bir “hizmet”, salt yatırım, inşa veya bayındırlık hizmeti olduğu için değer kazanamaz. “Neyi övdüğünüz”, neyin gösterişini yaptığınız ve neye hizmet ettiğiniz yatırımın kendisi ve getirisinden yüz kat daha önemlidir. Aksi takdirde Batı’da yapılanın köksüz ve ucuz bir taklidinden öteye geçmez yaptıklarımız. Tevazu ile görkemin, güç ile güçsüzlüğün neye ait olup, neye ait olamayacağının tespiti hayati önemdedir. Yoksa siz şimdiye kadar kutsal kitaplardaki Babil Kulesi hikâyesini bir çocuk hikâyesi olarak mı okudunuz?