Dil’in Kabataşı

Posted on Şubat 18, 2014

3


Gezi olayları sırasında Kabataş’ta saldırıya uğrayan Z.D. ile ilgili tartışmalar sürerken, gözümüzün önünde olan bitenin bize çok şey öğreteceği bir süreç yaşıyoruz. Olaylar henüz sıcakken, tacize uğradığını söyleyen o kadına söylenenler, bu ülkede hiç geçmeyen bir çifte standardı gözler önüne seriyordu. Kendileri gibi olan kadınlar için bir ters bakışın bile taciz olabildiği ve bunun gerçekliğinin tartışılmasının, sorgulanmasının bile zımnen yasak olduğu bir “şiddet mağduru kadın” söyleminin, “öteki” kadınlar için asla geçerli olmadığını gösteriyordu olup bitenler.

Birkaç gün önce, KanalD adlı, darbelerin ve karanlık ortamların tescilli kanalında, Kabataş olayı hakkında bazı görüntüler yayımlandı. Polis ve yargı tarafından dokuz aydır “yok” denerek, “kayboldu” denerek, “kameralar bozuldu” denerek hasır altı edilen görüntüler… Türkiye’nin başına gelmiş en tehlikeli darbe girişimi ortamında, cemaatçi ve gezici medyalar tarafından kullanılmak üzere, muhtemelen paralel devlet tarafından tam da “istendiği şekliyle kurgulanıp” servis edilmiş görüntüler… Uzaktan, hiçbir netliği olmayan ve nasıl bir kurguyla montajlandığı belli olmayan, olayın, ne olduğuna, ne de olmadığına delil olabilecek hiçbir açıklığı olmayan o görüntülerin amacı Kabataş saldırısının olmadığını ispat etmek değildi sadece. Haber, son darbe girişimine taşınacak yardım olarak da kurgulanıyordu. Haberin veriliş tarzı bu niyeti çok açık belli ediyordu.

Görüntülerin yayımlandığı gece, Gezi olaylarında tıynetlerini çok net gördüğümüz kesimlerin, sosyal medya ve çeşitli başka ortamlarda saldırısı başladı! İşte bakın, Kabataş diye bir şey olmamıştı, yalan söylenmişti, Başbakan insanları kışkırtmak için böyle bir yalan uydurmuştu… Gezi olaylarının henüz çok taze olduğu bugünlerde ve gezide neler yapıldığını, nasıl linç kampanyalarının, başta bu haberleri yayımlayan gazetelerde yazan gazeteciler olmak üzere, nasıl iftira, hakaret ve yalan haberlerin gırla gittiğini unutmayan bizler için olan biten hiç de şaşırtıcı değil. Başbakan’a, ölmüş annesine, eşine ve onlar nezdinde Müslümanlara olabilecek en ağır küfürleri edebilen, yalan haberleri bir “hareket biçimi” olarak hiç utanmadan servis edebilen ve bunun üzerinden kocaman bir yalan-dünya yaratabilen bu insanlar için, Kabataş olayının olup olmadığının zerre önemi yoktu aslında. Ortaya çıkan görüntülere bu kadar sevinmelerinin sebebi, olayların “olmadığını” görmeleri de değil! Zira görüntüler yokken ve Gezi olayları henüz taze iken kullandıkları dil ile KanalD görüntüleri çıkınca kullandıkları dil arasında, her dakika daha da vahşileşme temayülü dışında zerre fark yoktu!

KanalD görüntüleri yayımlandığı andan itibaren önce Hürriyet, Taraf ve Zaman’da ve bir sonraki gün Radikal’de atılan başlıklar olayın “hakikaten” olup olmadığı konusunda birazcık aklı olan herkese yeterince bilgi veriyordu aslında. Hürriyet “carrtt Kabataşş!” diye başlık atabiliyor; Radikal adlı “Doğan solcusu” gazete “işeme fantezisi” başlıklarıyla utanmazlığın dozajını iyice yükseltiyordu. Hasan Cemal, belki de İttihatçı dedesini hatırlayarak, ittihatçıların yaptıklarını hiç aratmayacak bu lince katılmayı bir “miras” olarak görüyor olmalıydı ki, utanmazlık korosuna katılmakta hiç gecikmeyecekti! Ama ne gariptir ki “görüntüleri gördüm, olay çok vahim” diyen İsmet Berkan’a kimse “sen neden bugün çark ediyorsun; görüp de vahim bulduysan bugün söylediklerin ne; görmeyip yalan söylediysen de senin bugün doğru söylediğine neden inanalım?” diye sormuyordu. Zira yalan, dolan, iftira, ahlaksızlık o kesim için “doğal hak” olagelmişti her zaman! Hasan Cemal, tam da kendi gibi İttihatçı kafaların yarattığı Fadimeleri, “ötekine” paslayarak linç korosunda yerini almak istiyordu besbelli! En vahimi ise, bu linç kampanyalarına en fazla maruz kalmış olan Kürt siyasetçilerinin aynı koroya büyük bir densizlikle dahil olmasıydı!

Anlıyorduk ki “kadının beyanı esastır” ilkesi, sadece belirli türden kadınlar için geçerliymiş! “Sorguda çırılçıplak soyuldum” diyen Gezici kadının doğru söylediğine inanmak için delil istememiz; tecavüze uğradım diyen BDP’li kadın milletvekiline “hani nerde delilin?” diye sorup onunla dalga geçmemiz lazımmış! “Kadın, fıtraten kendi mahremiyetini insanların diline pelesenk etmek istemez. O yüzden taciz ve tecavüz iddialarında kadının beyanı bir numaralı delilimizdir” ilkemizi, biz de aynı onların yaptığı türden bir “askıya alma” işlemine tabi tutmalıymışız demek ki! Hele ki bir kadının “tacizin gerçekliği olsun olmasın” mahremiyetiyle dalga geçmenin, onun “fantezi yaptığını” koca koca gazetelerimize başlık yapmanın, dünyanın olup olabilecek en büyük ahlâksızlığı olduğunu hiç yazıp etmemeliymişiz! İlke, vicdan ve ahlâkımızı sadece kullanışlı olduğu zamanlarda kullanırdık “onlar” gibi…

Şimdi bazı şeyleri açıkça konuşalım! Bu dil, değil Kabataş’ı, Nazi zulmünü bile gözünü kırpmadan yapabilecek bir ayrımcı, çifte standartlı bir dildir. O dili kullananlar aslında bilirler ki, “işeme fantezisi” sözünü kullanabileceği kadın tipi sadece başörtülü Müslüman kadındır. Ötekine, diyelim ki bir Yahudi’ye, bir eşcinsele, bir Geziciye aynı dili kullandıklarında yüzlerine “nefret suçu” etiketleri fırlatılacağını, başta Avrupa Parlamentosu üyelerinden olmak üzere Batı’dan ilgili ilgisiz herkes tarafından ayrımcılık, ırkçılık, nefret suçu ile suçlanacaklarını ve değil basında, toplumun hiçbir yerinde bir daha yer alamayacaklarını bilirler! Ancak Müslüman kadınlara rahatlıkla kullanabilirsiniz aynı sözleri! İçinizin bir kenarında “ya gerçekse?” sorusunun olup olmamasının da önemi yoktur bu meselede. Zira olayı, mağdur kadının söylediği gibi, “ilahi bir kamera gökten tüm ayrıntısıyla göstermiş bile olsaydı” bu insanlar için bir şey fark etmeyecekti! Zira sevindikleri şey, olayın olmaması ve kendilerinin bunu yapıp yapmadıklarının anlaşılması değil, ne pahasına olursa olsun “karşıdakini” devirmenin sarhoş hazzını tatmaktır!

Bu dil yeni bir dil değil, ahlâk, erdem ve vicdanını, çifte standardı karakteri hâline getirmiş Batı’dan devşirmiş olmanın doğal bir sonucudur! Bu dile, size, “senin gibi kafası çalışan bir insan nasıl Allah’a inanır ki!” diye alaycı bir dille soran afili unvanlara sahip büyük şirket mühendis ve yöneticilerinde; tam da İsrail Gazze’yi yerle bir ederken “dört karısı olan gerici Filistinlileri, ilerici, çağdaş İsrail’e karşı nasıl savunabilirsin” diye sorabilecek kadar şirazesi kaymış yazar çizerinde; “benim oyumla bu cahillerin oyu aynı mı olacak” diye sorabilen, başkasına cahil derken kendi cehaletinin zirveye ulaştığının farkına varabilecek sınırı çoktan geçmiş profesörlerde çokça denk gelmişizdir! Bu dil, bizatihi birçok Kabataş’a gebe bir dildir…

Kabataş saldırısını ilk duyduğum an, zerre kadar şaşırmamıştım. Zira yıllarca buna benzer çokça olayı görmüş, duymuş, şahit olmuştuk. Üstelik Gezi olayları, her türlü şiddetin pervasızca yapıldığı ve onca şiddetin yargıda asla bir cezasının olmayacağının “garantisinin” verildiği bugünden net anlaşılan bir şiddeti tam da bağrından çıkarıyordu. “Biraz daha ölüm olursa fıstık gibi olur; işte o zaman Hükümet düşer!” haberlerinin vaka-i adiyeden olduğu, halkın seçtiği hükümeti gayrı-meşru yollardan devirmek için edilmedik küfür, hakaret, yapılmadık dolandırıcılık, çevrilmedik sahtekarlık, işlenmedik suç kalmayan ve yalanın adeta karakter hâline dönüşmüş olduğu bu dönemde, Kabataş saldırısının olabileceğini anlamak için bu ülkede bir gün yaşamış olmak bile yeterdi. Kaldı ki bir kadının, kendi mahremiyetini bir sürü şerefsizin diline dolama pahasına, bu meselelerde yalan söylemeyeceğini bilen herkes için kadının beyanı esas olmalıydı. Üstelik adli tıp raporları vs. her şey kadının ve bebeğinin bir şiddete maruz kaldığını gösterir mahiyetteydi. Ancak Geziciler ve onlara o dönemde utangaç, bu dönemde açık destek veren Cemaat medyası için, önemli olan, şiddetin kendisi değil, böyle bir olayın olmadığı propagandasının, “bugün” yapılan bir darbe girişiminde bir araç olarak kullanışlılığıdır!

Çok “öğretici” zamanlardan geçiyoruz. Herkesin tıyneti net şekilde ortaya çıkıyor. Kadına yönelik şiddeti diline pelesenk etmiş feminist örgütlerin, başta Doğan grubu olmak üzere, kadına yönelik şiddet haberlerini, bir toplum dönüştürme mekanizması olarak kullanışlı bir araç olarak inşa eden basın kuruluşlarının, asla hakîkî bir ilkeden hareket etmediklerini “yeniden” gördüğümüz zamanlar bunlar! Modern Batı’dan neşet eden ideolojilerden döllenen hiçbir kişi ve kurumda evrensel olabilecek bir “ahlâk”, “erdem” ve “vicdan” manzumesi olamayacağını net olarak gördüğümüz zamanlar… Cemaat meselesinde yaşananlar da tam da budur!

Mısır’da Müslümanlara darbe yapanları destekleyecek, Suriye’de Sünni Müslüman avına çıkmış katil Esed’e büyük insan muamelesi yapacak kadar şirazesi kaymış bir çifte standardın, genel standart hâline geldiği bu zamanlarda, Kabataş’ta saldırıya uğrayan bir kadına merhamet duyulmasını beklemek bizim hatamızmış! Zira her şeyi sadece ideolojik kullanım değeri içinde önemseyen bir zihniyetin, hakikatin değil, kullanışlı olanın peşinde olacağını çoktandır bilmeliydik!

“İşeme fantezisi” başlığı atabilecek kadar vicdandan yoksun hâle gelmiş gazetelerin ve oralarda yazanların “solcu”, “demokrat” olarak kutsandığı garip bir dünyada yaşıyoruz. Utanmazın, kendi utanmazlığını bir eylem biçimi olarak her yeni olayda yeniden gün yüzüne çıkardığı bir dünyada… Şimdi Radikal’de o başlığı atabilen, o başlığı yayımlayabilen, o başlığı yayabilen gazeteci yazar müsvettelerine son derece açık bir soru soruyorum: Bu kadının hiçbir şekilde tacize uğramadığından nasıl bu kadar emin olabildiniz? Kaldı ki emin oldunuz diyelim; bir kadın için böyle bir başlık atabilmek sizin hangi ahlâkınızla bağdaştırabildiğiniz bir durum? Sizin için vicdan, sadece sizin gibiler ve kimin sizin gibi olduğunu size dikte eden Avrupalı vicdan/akıl /ahlâk öğütücü ağababalarınız için midir? Böyle bir başlığın, neo-liberal Batı tarafından koruma altına alınmış kişi ve kurumlar için, mesela bir Yahudi, bir eşcinsel için atılma durumunda, Radikal adlı gazetenin tarihin çöplüğüne atılacağını biliyor olduğunuz hâlde, nasıl oluyor da bu kadar ahlâksız bir başlığı bir Müslüman kadın için atmakta sakınca görmüyorsunuz?

Bu diliniz, “Kabataş aslında olmamış!” iddiasında olan sizlerin, Kabataş’ın yüz katını hiç gözünü kırpmadan yapabileceğini kanıtlayan bir dil değil mi? “Fiziksel Kabataş’ın” olmadığını kendi propaganda biçimleriniz içinde ispat etmeye çalışırken – aynı, beddua eden F.Gülen’in kendi eliyle kendi maskesini düşürmesi gibi – türlü tiplerde Kabataş’ları hiç gözünüzü kırpmadan yapabileceğinizi bir kez daha gözümüze soktunuz! Dil’in Kabataşı’nı hiçbir çekince duymadan yapabilenlerin, türlü başka Kabataş’ları yapabileceğinden zerre kuşkusu olmasın kimsenin. Yaptıkları yapabileceklerinin teminatıdır!

 

Reklamlar