Çinko Ruha İyi Gelir mi? Seçim Sonrası Gözlemler

Posted on Nisan 2, 2014

3


30 Mart seçimleri hepimiz için bir soluk alma anlamına geliyordu. 27 Mayıs 2013’ten beri, önce Gezi’de, sonra Cemaat’in taşeronluğundaki 17 Aralık darbe girişiminde bunalan herkesin umutla beklediği bir nefesti seçimler. Ancak seçim gününde ve sonrasında şahit olduğumuz şeyler, bu kargaşanın en az bir buçuk yıl daha devam edeceği sinyallerini veriyordu.
Seçimin bittiği akşam, Başbakan’ın kendilerine taktığı ismi hak edecek büyük bir potansiyel gösteren Cemaat’in, Cihan Haber Ajansı merkezli televizyon ve gazeteleriyle yönlendirdiği önceden tasarlanmış bir kaos planını devreye soktuğunu anlıyorduk. Gerçi bunun ön emarelerini aylardır zaten veriyorlardı, ancak seçimlerde bu kadar sistemli, ilkesizlik ve ahlâksızlıkta zirve yapan manipülasyonu yapabileceklerini beklemiyorduk doğrusu. CHA, seçim gecesi, oylarla ilgili bilgileri tamamen keyfi geçerek, başta Ankara ve İstanbul olmak üzere, seçimi kazanamayan CHP ve diğer partilere “seçimde manipülasyon var” bahanesine sıkı sıkıya sarılacak “delilleri” üretmek üzere çoktan yola çıkmış görünüyordu. Seçim gecesi üç defa Belediye Başkanlığını ilan eden Mansur Yavaş’ın sabah seçimi kaybettiğinin anlaşılması, yıllardır seçimleri takip eden ve CHP’nin her zaman yaptıklarından haberdar olan bizler için çok şaşırtıcı olmasa da, sokakları dokuz aydır yakan yıkan kesimler için son derece “kullanışlı” bir bahane oluyordu. Nitekim seçimden bir gün sonra, adeta zorla Başkanlığı almak ister gibi YSK önünde baskın timleri kuran CHP’nin ve bunlara psikolojik ve lojistik destek veren haşhaşi çetesi kalemşorlarının ne yapmak istediği çok net ortaya çıkıyordu.
Yeni bir Gezi başlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmayanlar için, bu “seçimde manipülasyon var” tezi son derece kullanışlı olacaktı elbette. Şahsen tıynetlerini en az yirmi yıldır defalarca net olarak gördüğüm CHP / sol zihniyetinin yanına, onlardan hiç de aşağı kalmayan “Müslüman Kemalist Haşhaşilerin” katılması ve özellikle Ankara’da bu “birliğe” ülkücülerin de dahil edilmek istenmesi, son derece tehlikeli ve patlayıcı bir karışımı inşa etmek üzere hazırlık yapıldığının göstergesiydi. Seçimden önce yapamadığını, seçimden hemen sonra yapmak için planlar yapan, başta Cemaat olmak üzere bu kirli konsorsiyumun, düşmanlıklarının da kodları an be an ortaya çıkıyordu.
Cemaatin “iyi polisi” Hüseyin Gülerce, seçimlerin sonucu anlaşılır anlaşılmaz, Cemaatin defalarca yaptığı ve her seferinde tuhaf şekilde “yenilen” bir operasyona başlıyordu. Bu, Cemaatin “üst yönetim kademesinden” bazı kesimleri “Haşhaşi şebekeden” farklı bir şeymiş gibi göstermeyi amaçlayan bir kurtarma operasyonuydu kanımca. Büyük bir ihanetle karşı karşıya kalan ve bunun üzerine “inlerine gireceğiz” diyen Başbakan’a yapılan bir hedef saptırma operasyonu. Gülerce bu “itirazları”, seçimde AK Parti aleyhine bir görünüm çıksaydı da yapabilir miydi sizce? “Kötü polislerin” Gülerce’ye itirazları, Cemaatin yapısını ve tam da bu iyi polis-kötü polislik dikotomisi üzerine bina edilen hareket biçimini hâlâ anlayamamış insanlar için son derece göz boyayıcı şeylerdi. Seçim sonrasının en manidar ve sonradan olacakların “izini kaybettirmeyi” amaçlayan bu “operasyonu”, dersane krizinden hemen sonra New York Times’a “bizim AK Parti ile çelişkilerimiz ‘one minute’ ve Mavi Marmara’dan sonra başladı” diye açıklama yapan ve hükümeti “son kez” uyaran Gülerce’nin söyledikleriyle birlikte değerlendirirseniz anlayabiliriz ancak. Öteki yorum biçimlerinin hepsi, Cemaatin karar alma ve hareket biçiminin hiç anlaşılmamış olduğunu gösterir…
Seçim gecesi ve sonraki iki günde özellikle sosyal medyada olan biteni takip edenlerin net olarak gördüğü bir şey vardı: CHP / sol zihniyetin mensupları, yüz yıldır yapmaktan hiç bıkmadıkları ve kritik zamanlarda hemen yürürlüğe soktukları aşağılamaları tekrar gün yüzüne çıkarmışlardı. Beş altı ay öncesine kadar “demokrasi”, “insan hakları” “adalet” kelimelerini ağzından düşürmeyen, başkalarına “nefret suçu” adlı etiketi yapıştırmak konusunda oldukça mahir olan ve demokrasi şampiyonluğu kimseye bırakmayan, “lokomotifliğini” CHP / sol “aydınların” yaptığı bu kesimler, birden ani bir kodla “özlerine” dönüyorlardı. Sosyal medyada CHP’li ya da sol kesimden olduğunu bildiğimiz sürüyle insan, Başbakan’ı alnından vurmak için bir fedai aramaktan tutun da, Gezi’den beri devam ettirdikleri fütursuz bir küfür kampanyasının en uç örneklerini sergilemek konusundaki “başarılarına” kadar bu “kampanya” içerisine girmişlerdi besbelli. Artık “diktatör” devrilmeliydi, zira bu cahil halk hep bu diktatörü seçiyordu. Esed’in huzurunda konser veren, yüz binlerce insanı çoluk çocuk öldürülmesi karşısında bile Esed’e kahraman payesi biçenlerdeki akıl tutulması, sahneye küfür, hakaret ve Başbakan’ı öldürecek intihar komandosu aramak olarak yansıyordu besbelli. En azından benim yaşımın müsaade ettiği dönemde gördüğüm en fütursuz bir “özüne dönme” faaliyetiyle meşgul haldeydi sol kesim…
Ömer Laçiner, değme faşistin ancak kullanabileceği sözleri kullanmakta hiçbir sakınca görmüyor, Hasan Cemal’inden, Murat Belge’ye kadar “öteki tarafın” dahi saygı duyduğu kimi “solcu” entelektüellerin aslında ne oldukları, bizatihi kendilerinin ifşa etmesiyle açığa çıkıyordu. Gezi olaylarında da net olarak gördüğümüz Türkiye Batıcı aydın profili, kendisini, en kritik zamanlarda yaptığı gibi tekrar ifşa etmiş, bu ülkenin halkıyla, medeniyet ve kültürüyle “bağsızlığını” en vahim şekilde gözümüze sokmuştu. Elbet bu kesimin ne olduğunu, aydınlığının da demokratlığının da nereye kadar olduğunu deneyimleyerek öğrenmiş bizim gibi insanlar için sürpriz olmuyordu bu; ancak yine de kullandıkları dilin hoyratlığı şaşırtmaya devam ediyordu. Seçimden hemen sonraki gün, Laçiner’in, Belge’nin bıraktığı yerden, Birgün Gazetesi devam ediyor ve “diktatörlerin ancak sokakta devrileceği” üzerine insanları sokağa çağıran manşetler atıyor, Gezi’de tıynetlerini gördüğümüz televizyoncu, gazeteci, “sanatçı” kesimler, başka bir yoldan saldırıya devam ediyorlardı. Bütün bunlar, “artık sandıkla devrilemeyeceği anlaşılan diktatörün” devrilmesi için tüm “demokratik” unsurları sokağa davet etmekti!
Evet, sol, Türkiye’de böyle bir kakofoninin, böyle bir trajikomik çelişkinin ürünü olmuştur hep. “Durgun” dönemlerde CHP’den uzak görünmeye çalışarak artistik patinaj yapar, en demokrat, en insan hakkıcısı, en merhametli, en şefkatli, en adaletli etiketleri satılacak unsurlar olarak bünyesinde toplar; ama ilk kritik dönemde, özüne, yani CHP zihniyetine döner ve kendini bir öncekinden çok daha vahim şekilde ifşa ederdi. Bu defa da farklı olmamıştı. Ülkücü Mansur Yavaş’ın mutlak kazanmasının kendilerine bir “zafer” armağan edeceği sanrısıyla sosyalistlerin, komünistlerin, CHP/MHP/Haşhaşi koalisyonunun kuyruğuna takıldığı garip bir manzara vardı ortada. Dünyada başka hiçbir ülkede rastlamayacağınız bu manzaranın sponsorlarının da KOÇ, Boyner, Doğan grupları ya da Tusiad gibi devasa holdinglerin bileşkeleri olması bu konsorsiyumu daha da trajikomik bir hâle sokuyordu. “Maksat Tayyip’i devirmekse her şey teferruat” oluyordu böylece.
Asıl tuhaf manzara işte bundan sonra başlıyor. Dünyanın en saçma koalisyonu içinde yer alabilecek kadar robotlaşmış bu insanlar, tam dokuz aydır bir doğumu bekler gibi sükûnetle seçimi bekleyen, gidip oyunu kullanarak iradesini ortaya koyan diğer insanlar karşısında, bir süreliğine sotelerde sakladıkları dili ortaya çıkarıyorlardı. AK Parti’ye oy verenler aptaldı, geri zekâlıydı, cahildi…
Mesela hayatını Anadolu’yu gezip, televizyonlarda, gezdikleri üstüne “duygusal” teraneler sunmakla geçiren ve gittiği her yerde Anadolu insanının güzel misafirperverliğiyle karşılaşan Tayfun Talipoğlu, aynen bir yılan gibi, kendisini besleyen, ünlendiren o insanları zehirli dişleriyle tam da boynundan ısırıveriyordu. “Anadolu’da Batı’ya, Trakya’ya gelinceye kadar ekmeklerde çinko azdır ve bu da zekâ eksikliği yapar” deyip, sonrasında da “işte gerisini siz anlayın” diyerek kendince son derece “zeki” bir dokundurma yapıyordu. Ancak üstüne devam ettiği sözler artık o “zekâ”dan pek nasibini almak ister gibi görünmüyordu! “Hırsıza oy vermekte sakınca görmeyen aptal insanlar” kendisi gibi aşırı zeki insanları anlayamazlardı elbette!
Talipoğlu’nun zekâsı nerden geliyordu peki? Televizyonlarda hasbelkader bir program yapabilmiş ve ünlenmiş olmak mı zeki yapıyordu onu? Yoksa çinkolu besinler yemek mi? Bu ülkede CHP’li olmak, -isterseniz Yılmaz Özdil’den, Turgut Özakman’dan başka kimseyi okumayın, isterseniz evinizde bir tek kitap bile olmasın, yüz yıldır bir gram bile “ruhî / kalbî ilerleme” kaydetmeyin, hiç fark etmez- otomatik olarak zeki, kültürlü ve “çağdaş” rütbesi verir size! Talipoğlu’nun zeki rütbesinin CHP’li olmak, ünlü olmak dışında bir de bol çinkolu şeyler yemesiyle ilgili olduğunu anladık bu aşamada.
Yıllardır benzer şeyleri, çalıştığımız yerlerde muhatap olduğumuz “iyi eğitimli” arkadaşlarımızdan, çevremizden bolca duymuşuzdur. “Eğitim şart” mottosu, bir tür robotlaşma eğitiminin ve rasyonel çıkar mekanizmalarına indirgenen bir “aklın” savunusu olarak kullanılmıştı bu kesimler tarafından. Pozitivizmin tüm yönleriyle hâlâ hükümranlığını sürdürdüğü Türkiye sol / Kemalist kesimlerine, bir tür Müslüman pozitivizmi olarak adlandırabileceğimiz Cemaatin de eklenmesi, söylenen “eğitimi” almayan kesimlerin aşağılanmasında bohçadan yeni argümanların çıkarılmasına sebep olur. Balık yemeyen halkın aptallığından bahseden Mine Kırıkkanat’tan, çinkosu az ekmeğin akli melekelerini azalttığı halka, yaptığı seçimler için çok “zeki” hakaretler edebilen Tayfun Talipoğlu’na kadar aynı pozitivizmin ürünü olan bu hakaretler, bu insanlarda “kendini bilmek” denen bir hikmetin yokluğunu ifşa eder mahiyetteydi aslında.
İndirgemenin ürünü olan pozitivizme biat eden ve aklı bu indirgemenin en “ilkesiz” tarafına yerleştiren bu zihniyetin maddi uygarlığı, mesela, ömrünce yarı-aç, bir kuru ekmek parçasıyla yaşamış büyük âlimlerin / hakîmlerin durumunu / aklını anlamaktan acizdir. Zira çıkarsızlığa, manevi uygarlığa karşı maddi / pozitivist anlayışı bilimsel bir motto olarak sunan ve aslında zırcahillik olarak tanımlanabilecek olan bu anlayışın problemi asıl cehaleti görmekten aciz olmasıdır. Asıl cehalet, kendini bilmemek ve “kendi pozisyonundan” hoşnut olmaktır ki, bu durum bu ülkede en keskin şekilde CHP / sol kesimde vardır. Onlar cumhuriyeti kurmuş, bu cahil halka haklarını, özgürlüklerini vermişlerdir ve zerre kadar değişmeleri gerekmez. Bol çinkolu şeyler yer, bolca balık tüketirler ve bu “cahil halk” ne zaman yanlış seçim yapsa, onların kafasına vura vura yanlışı düzeltme misyonunu kendilerinde görürler. Şu an yeni misyonlarını kuşanmış durumdalar. Laçiner’inden, Belge’sine, Göle’sine kadar en “akıllı” bildiklerimizin bir işaretle uykusundan uyanmış vampirler gibi kan emmek üzere yola çıkması ve adeta tek elden yönetilir gibi halka hep aynı şekilde hakaret etmesi işte bu self-misyonerlikle ilgilidir. Ancak bu self-misyonerliğin ve çinkosu bol yiyecekler tüketmenin irfana pek yardımcı olmadığı da aşikâr!
Şimdi sorma zamanıdır: Maddi uygarlığın her şeyi yiyecekle açıklayan, Allah’tan kopmuş ve bu yüzden de aklın diğer tüm bileşenlerinden “mahrum” olmuş algoritmik bir robot aklı mı; aklı tüm bileşenleriyle “akleden kalp” olarak tanımlamış, irfanı tüm yolculuğun ana hedefi olarak belirlemiş ve asıl varacağı yerin saf bir ümmilik olmasını murad etmiş, maddi yiyecek içeceklerle değil manevi azıkla beslenen bir “akıl” mı daha “zeki” yapar? Ya da demokrasi şampiyonluğunu kimseye bırakmadığı hâlde, demokrasinin en temel kurumu olan seçimlerde kendi istediği şey çıkmayınca, halkı, göbeğini kaşıyan, bidon kafalı, çinkosu eksik zekâlı diye aşağılayabilecek bir engin çelişkiyi üretebilen bol çinkolu bir akıl mı; yoksa dokuz aydır kışkırtıldığı hâlde bu topraklardaki irfandan beslendiği için sakince, sükûnetle kendi sözünü söyleyeceği zamanı beklemiş ve asaletle sözünü söylemiş “ümmi” insanların aklı mı daha zeki yapar insanı?
Son tahlilde çinkosu bol besinlerle beslenmenin, en azından Tayfun Talipoğlu ve Mine Kıırıkkanat’a baktığımızda ruha / kalbe iyi gelmediğini, ruhu ve kalbi kararttığını görebiliyoruz. Demek ki midenin değil ruhun beslenmesi, sizi, modern zamanların pozitivist kilisesi “bilim”den, her şeyi kapsayan bir “ilim”e götürebiliyormuş ancak!