İnsanlığın Mezar Taşı: Gazze

Posted on Temmuz 13, 2014

1


İsrail, Gazze’yi vuruyor yine… Birkaç yılda bir tekrarlanan büyük katliam görüntülerine şahit oluyoruz. Sokaklarda, camilerde bombalardan paramparça olmuş mazlumlar ve İsrail’in katliamını utanmazca izleyen dünya… Batı’dan gelen sesler ortak merkezden çıkıyor gibi. ABD’si, Fransa, Almanya, İngiltere’siyle ve hepsinden önemlisi, kurulduğu günden beri kuklalıktan öteye hiç geçememiş BM’siyle, bütün Batı dünyası “Hamas’ın saldırıları durdurması gerektiğini” öğütlüyor utanmazca. Müslüman dünyasında sesi çıkan tek bir ülke var; o da son yıllarda dünyadaki mazlumların sesine kulak vermeyi seçtiği için dört bir yandan kuşatılmış olan Türkiye…

Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da, Mısır’da, Suriye’de, velâkin katliama, zulme uğrayanın Müslüman olduğu bütün olaylarda görüldüğü üzere, tüm dünya sessiz, hatta zalime destek çıkacak kadar arsız… Türkiye basınında ise durum çok daha ilginç. İsrail’in Filistin’de katliama giriştiği tüm olaylarda, birkaç aşamalı bir “plan” devreye sokar bildik basın. Başta “entel zalim” Radikal olmak üzere, Doğan Grubu’nun basını veya artık kısaca Gezici olarak tanımlayabileceğimiz basın, önce İsrail’in katliamlarını “hakkıyla” yapabilmesi için hedef şaşırtma propagandalarına başlar. Hamas suçlanır, Filistinliler suçlanır, İsrail’in yetmiş yıldır yaptığı zulümler ve işgal politikaları ustaca hasıraltı edilerek, bambaşka bir manzara varmış gibi gösterilir.

İsrail zulmüne fütursuzca devam ederken, basından ya da yazar-çizer takımından zulmü eleştirenlerin ustaca takip edilip tasnif edildiği bir süreç de devreye sokulur. Hedef şaşırtmanın en utanmaz yolları sürüme girer böylece. Siyonist İsrail’i eleştiren, onun zulmünü lanetleyen ne kadar insan varsa, onlara başta Radikal olmak üzere türlü gazete ve basın / yayın organlarında “anti-semitist” yaftaları hazırlanır özenle. İsrail’i mi eleştiriyorsun; dilin öyle ıcığına bıcığına kadar teftiş edilir ki, anti-semitist yaftasından kaçabilmek mümkün olmaz. Böylece İsrail’in yaptığı zulmü unutturan ve insanları kendini savunmaya iten bir hedef şaşırtma operasyonu ustalıkla ve aşama aşama yürütülür. İsrail katliamlarına devam ederken, İsrail’i lanetleyenler kendilerinin nasıl da anti-semitist olmadıklarını ispat etmeye koyulmuşlardır bile. Bunu yaparken diller yumuşar, İsrail’in o bölgede “var olma hakkı” farkında olmadan metinlerin temelini oluşturmaya başlar. “Yahudileri değil, İsrail’i eleştiriyorum” ile başlayan savunmalar, “ama Hamas da İsrail’in hayat hakkını tanımalı” boyutuna kadar gelişir. Yetmiş yıllık bir planla ve özenle yürütülen utanmaz linç sonuçlarını vermiş ve dikkatler İsrail’in zulmünden başka yöne kaymıştır bile…

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden beri Batılılaşmayı ve onun itici gücü olarak gördüğü pozitivist bir bilimciliği ideolojisi yapmıştı. Bu ideolojinin ürettiği aydın modelinin en temel özelliği İslam dinine karşı, dünyanın başka çok az yerinde görülebilecek olan bir “self-oryantalizme” sahip olmasıydı. Ailesinin, atasının dinini reddetmeye başlar önce ve sonrasında bu reddiye, düşmanlığın patolojik olduğu bir seviyeye kadar yükselir. Bu yüzden Müslümanların zulme uğradığı bütün olaylarda, Batıcı aydının bir tutum şablonu vardır. Önce ıslık öttürerek sağına soluna (yani Batı’da ne dendiğine) bakar. Sonra Batı’da söylenenin çok daha düşmanca versiyonunu kendi ülkesi ve insanı için yeniden üretir. Ancak bu yeniden üretim aşamasında Batıcılığın da bir şekilde “kurtarılması” gerekmektedir.

Dünyada son bir iki yılda olan olaylara baktığımızda çok ilginç kimi manzaralarla karşı karşıya kalırız. Hatırlayalım Mısır darbesi sırasında olan olayları…

Mısır’daki darbe ve sonrasında vahşet olarak değerlendirmenin bile az kalacağı katliamlar, referansını Batı’dan alan, ama vicdanı ölmemiş Batıcı aydında bir şok etkisi yaratmıştı. “Demokrasi kalesi” Batı, gerek ABD’si, gerekse de “insan haklarının” kalesi AB’si ile Mısır’daki darbeye açık destek veriyor ve katliamlar karşısında utanmaz bahaneler üretebilecek bir hâle düşüyordu. Bu durum, Türkiye’deki “vicdanını kaybetmemiş” kimi Batıcı aydınlar için tam bir kafa karışıklığı hâli demekti. Güvendikleri dağlara karlar mı yağıyordu acaba? Ancak ilk şok hâlini atlattıktan sonra, Batıcı aydınların her iki versiyonu da, – hem vicdanlı, hem de konjonktürel vicdanlı olanları – , aynı tür savunma mekanizmalarını kullanmaya başladılar. Orhan Pamuk gibi, Gezi’ci darbe girişimi sırasında, hükümetten ve Başbakan’dan yana şikâyetlerini bir bildiri yayımlayarak tüm dünyaya ispiyonlayan “kaygılı aydınlarımız”, ne oluyoruz diye şaşkınlaştıkları ilk şoku atlattıktan sonra Mısır darbesine “tepkilerini” iletmeye başladılar. Yine Gezi olaylarında da Mısır darbesinde de darbecinin değil vicdanın yanında durmuş olan kimi başka Batıcı aydınlarımızın da Mısır darbesine verdikleri tepki benzerdi. “Batı kendi değerlerine ihanet ediyor” söylemi gündemimizdeki güzide yerini alıveriyordu böylece!

Bu cümle, ilk bakışta “doğru” gibi gözükse de, aslında temel sorunu ıskalamamıza sebep olan ve sorunu tespit edip çözüm üretebileceğimiz asıl mecraya girmemize engel olan bir akıl ve vicdan tutulmasından başka bir şey değildir. Sorunun tespit edilmesini sürüncemede bırakan ve sürgit erteleyen bir cümle olarak göründüğünden çok daha tehlikeli ve kirli bir cümledir. Aynı cümleyi Bosna’da kullandığımızda, vicdansızlığı, katliamları ve Batı’yı bir sonraki versiyonuna taşıdık. Zira Filistin’de olanı Bosna’ya, Bosna’da olanı Irak’a, Irak’ta olanı Suriye’ye, Suriye’de olanı Mısır’a erteler bu söylem. Ve bu döngü her seferinde biraz daha güçlenerek zalimin lehine sürer. İsrail’in Gazze’deki son katliamları işte bu döngünün doğal bir sonucudur. “Kurtarılmak istenen” kurtarılır ve çok daha güçlü, çok daha zalim ve çok daha fütursuzca geri döner…

Batıcı aydının ülkedeki her soruna Batı’dan bulunmuş hazır reçetelerle gelmesi ve ülkenin selametini Batılı değerlere tam itaatte bulmasının ne manaya geldiğini anlamaya çalıştığımız bir yazımızda üzerinde ısrarla durduğumuz şey, bu itaat biçiminin, sömürgeciliğin bizimki gibi ülkelerde yerleş(tiril)me biçimiyle direk ilgili olduğuydu. Bu aydın tipinin, gerek kişisel bekası, gerekse de gördüğü saygı ve değerin karşılığı, tam olarak Batı değerlerine olan mutlak sadakatinde ve o değerlerin postacısı olmasındadır. Böyle olunca, elden kolayca bırakılacak bir değerler manzumesi değildir Batı değerleri. Üstelik Batılı değerlere bu itaatin ancak çok küçük bir bölümü direk “ihanet” ile ilgilidir. Kahir ekseriyetin Batıcılığı, bu varoluş biçiminden başka bir biçim bilmediği ve yıkıldığı takdirde başka bir varoluş biçimini öğrenebilmek için gerekli altyapının önünü açabilecek entelektüel ve vicdanî bariyerlerin dünyanın her tarafında hâkim olmasından dolayıdır. Ancak Batıclığın bir başka vesiyonu olan İsrail destekçiliği, Batıcılığın tersi bir şekilde, daha çok ihanetle ilgilidir. Aynı Batıcı kaynaktan beslendiği hâlde, Batıcılığın ihanetle ilgili olan kesiminin daha çok sahiplendiği bir söylemdir İsrail yandaşlığı… Ancak ihanet içinde olmayanlar için de net olarak söylenebilecek şey,, ne olursa olsun Hamas’tansa, İsrail’in tercih edildiği gerçeğidir. Aynen benim İsrail’i eleştirdiğim bir yazıya tescilli bir İsrail yandaşının yaptığı eleştiride söylediği gibi, Batıcıların ana sorunu “dört kadınla evlenmeyi serbest bırakan Hamas’ı mı, yoksa çağdaş Batı’nın bir çıktısı olan İsrail’i mi seçeceğimiz sorunudur” Bu durumda da verdikleri cevap, ister ihanet içinde, isterse de utangaçça olsun aynıdır! İsrail’dir seçilen ve seçilecek olan!

Gezi’ye destek vermiş kaygılı Orhan Pamuk’tan, Gezi’ci darbe girişimine ilk günden beri karşı durmuş ve Mısır darbesinde vicdanın tarafında yer almış Atilla Yayla veya Gülay Göktürk’e kadar, referansları itibariyle Batıcı olan aydınların kullandığı “Batı kendi değerlerine ihanet ediyor” cümlesi, “güncel Batı’ya” karşı “ideal Batı’yı” işaret etmesi hasebiyle sorunların asıl kaynağını gözden kaçırmaktaydı. Batıcı aydınlarımızın temel argümanına göre, “Güncel Batı” mevcut hükümetlerin, meclislerin “yanlış politikaları” ile arada sırada “kendi değerlerinden” sapabilir. Ancak bu durum bizi “Batılı değerlere” ve o değerlerin “Ahsen-i takvîm’i” olan liberal demokrasiye olan güvenimizi sarsmamalıdır! Güncel Batı’nın yöneticilerini, politikalarını eleştirebiliriz; ancak bunu “onların kendi değerlerine ihanet ettikleri” gerçeğini işaret ederek yapmalıyız! Böylece Türkiye veya Mısır gibi ülkeler için de güzergâh kendiliğinden oluşuyor: Güncel Batı’ya karşı İdeal Batı’yı savunmak! Aynı şey İsrail için de geçerli! “Güncel İsrail” kimi hırslı yöneticileriyle esas rayından sapabilir, kimi zaman yanlışlıklara sürüklenebilir; ancak bu, İsrail’in modern demokratik değerlere saygı gösteren bir ülke olduğu gerçeğini değiştirmemelidir onlara göre. Güncel İsrail’i eleştirebiliriz, ama İsrail’in orada bulunma gerekçesini, işgallerini genişletme politika ve teolojilerini eleştirirken “dikkatli” olmalıyız. Zira İsrail, modern, demokratik, liberal, çağdaştır; Gazze yönetimi ise gerici ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan “teröristlerden” oluşur! İşte bu zihniyetin, ister ihanet içinde olanı, isterse de yumuşakça bu sözleri kullananının ürettiği yollardan birisidir “İsrail’in zulmünden Yahudilerin sorumluluğunu kurtarma” operasyonu.

Mısır darbesi sırasında gördüğümüz mekanizmaların aynısı şu an başka bir yüzle İsrail katliamları için yürürlüğe sokulmaya başlandı bile. Katliamların ilk gününde ısrarla hedef şaşırtmaya yönelik haberler ve “vurun Yıldız Tilbe’ye ki başkaları konuşmasın” mottosuyla özetlenebilecek ansi-semitist avı, İsrail’in zulmün, katliamların boyutlarını iyice yükseltmesiyle, günü kurtarır olmaktan çıkınca, üçüncü aşama yürürlüğe sokuldu. Daha önceki bütün katliamlarda da aynı sırayla yürüyen bu göz boyama çabasının bu son aşaması, İsrail’in zulmünden Yahudilerin kahir ekseriyetini sorumluluğunu kurtarma çabasıdır.

Batıcı aydınların “İdeal Batı’yı” “Güncel Batı’dan” kurtararak Batıcılıklarını ve Batı değerlerini sağlama alma çabalarının bir benzeri, bu defa Yahudiliği İsrail’in “güncel zulmünden” kurtarmak üzere yürürlüğe sokulur. Dünyadaki bütün Yahudi lobilerinin ve büyük Yahudi işadamlarının pek çoğunun İsrail’e açık maddi ve lojistik destekleri ustaca manevralarla unutturularak, İsrail zulmü bir avuç delinin yaptığı bir şeymiş gibi marjinalleştirilmeye başlanır. “İdeal İsrail”, “Güncel İsrail”den tereyağından kıl çeker gibi çıkarılmaya çalışılır. Zira artık bu aşamada bu zulmün savunulacak yanları azalmış, buradan hiç olmazsa Yahudileri kurtarmak gereği açığa çıkmıştır!

Başta Radikalci tayfa olmak üzere, “New York’ta on binlerce Yahudi İsrail karşıtlığı için yürüdü” tarzı haberler sosyal medyada servis edilmeye başlanır. Aslında herkesin bildiği ve tüm Yahudiler arasında oldukça azınlıkta kalan ve İsrail karşıtlıkları Yahudi teolojisiyle ilgili kimi yorum farklarından kaynaklanan bir avuç marjinal Yahudi dışında, İsrail’e karşı olan, İsrail’e maddi destek vermeyen çok az Yahudi olduğu hâlde, durum tam tersiymiş gibi lanse edilmeye çalışılır.

İşid, El Kaide gibi Müslümanlıkları dahi şüpheli kimi örgütler bir yerde bir katliam yaptığında hiçbir dikkate gerek duymadan, bunu Müslüman terörizmi diye duyuran Batıcı / Radikalci tayfa, İsrail’in, Yahudilerin pek çoğunun hem hayâli, hem de süre giden destek verdiği ülke olduğu gerçeğini ustaca gözden saklayarak, bir kurtarma operasyonuna başlarlar. Zira anti-semitist yaftası Yıldız Tilbe’yi bile korkutmamış, dahası birçok insanın gözünde Tilbe’nin cesareti daha da takdir edilesi hâle gelmişse, durum “tehlikeli” boyutlara varmış ve son aşamanın devreye sokulma zamanı gelmiştir.

Neredeyse kuruldukları günden bu yana Yahudi / siyonist lobilerle organik bağları yadsınamaz olan bu basın yayın kuruluşları ve onların “büyük besleme” yazar-çizerleri için bu “kurtarma operasyonu” sadece tüm dünyadaki Yahudi / İsrail lobilerinin sağlığını değil, aynı zamanda kendi geleceklerini de ilgilendiren bir şey olduğu için hayati önemdedir.

İsrail Gazze’de taş taş üstünde bırakmıyorken, camiden çıkan insanlar atılan bombalarla hunharca paramparça edilirken yürütülen bu “Yahudilerin sorumluluklarını kurtarma operasyonu” açıkça alçakçadır. İsrail’in yaptığı zulümden bile daha büyük bir alçaklıktır. Zira her şeyde, mazlumu ve onun söylediklerini görmezden gelerek, zalimin penceresini mümkün olan tek pencere yapma çabasının bir dışavurumudur. Aynı “İdeal Batı’yı kurtarma manevraları” gibi, bu manevralar da ustaca yapılır ve çoğu “Müslüman” bu manevraları yer. Daha dün, Gazze’ye, Lübnan’a atılan füzelerin üstüne İsrailli çocukların “İsrailli çocuklardan sevgilerle” yazdığını, bombalamaları, plajlarda, tepelerde havai fişek gösterisi gibi izleyen İsraillileri, Gazze’ye saldırıları İsrailli insanların yüzde 95’inden fazlasının desteklediğini ve bu desteğin başka ülkelerdeki Yahudi lobilerinde hiç de bundan az olmadığını ustaca unutturmak istedikleri için alçakçadır bu “kurtarma operasyonu”. İsrail’in ve Yahudi lobilerinin çoğunda net olarak görülen bu Müslüman kininin temellerine inmeyi hep geciktirdiği ve İsrail’e hep biraz daha fazla manevra alanı sağladığı için alçakçadır. Mazlumun yüreği yanarken, Ramazan gününde oruçlu şehid olan insanları ve onların dinini değil de, yine zalimin dini ve ırkını referans alan bir bakışa sahip olduğu için alçakçadır. Bu alçaklık Türkiye basınında hep olageldi. Ancak asıl şaşırtıcı olan, bu alçaklıkları, bu hedef saptırma ve manevra alanı kazandırma operasyonlarını, en akıllı, vicdanlı bildiklerimizin bile çeşitli sebeplerle “yiyor” olmasıdır.

Evet, Bosna’da, Arakan’da, Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Gezi’de, başta, Batı değerleri diye bize matah bir şeylermiş gibi yutturulan ve asla evrensel / ahlâki tutarlılık sahibi olamayacak olan Batı’nın dünyaya pazarlamaya çalıştığı şeylerin hepsi ölmüştür. Ancak daha vahim olan ölümse, bütün bu zulümler olurken İslam dünyasını susturan ve bugün eski başkanlarından birisi Cumhurbaşkanlığına aday olan İslam Konferansı Teşkilatı gibi kuruluşların ve onların nezdinde “Müslüman”  devlet yönetimlerinin ölümüdür. İnsanlık ölmüştür ve insanlığın mezar taşına Gazze yazılmıştır. Bu mezar taşı yazısı sadece bizim utancımız olarak değil, aynı zamanda gelecek için yeni bir umut olarak gözümüzün önündedir. Ne yapacağımız, ne olacağımızla direk ilişkilidir…

Reklamlar