Şiir, Şair ve İsmet Özel’in Son Yazdıkları Üzerine…

Posted on Eylül 1, 2014

2


“Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” Şuara 224–227

“İlim bir nokta idi; cahiller onu çoğalttı.” Hz. Ali (r.a.)

İsmet Özel… Nazarımda tüm dünyada 20.yüzyılın en büyük şairlerinden birisi. İslam medeniyeti ve şiir arasındaki ilişkiyi düşünen, yaşayanlar için her zaman bitip tükenmek bilmeyen bir şiir kaynağı oldu. Her ayrı mısrası ruhumuzun daha önce dokunulmamış noktalarında gezindi, hayatın daha önce görmediğimiz bir boyutu üzerine tefekküre ve aşka sevk etti.

Sadece edebiyatla ilgilenenler için değil, sinemadan felsefeye düşünme ve sanat biçimlerinin hepsiyle ilgilenen insanlar onun şiirlerinden ilham aldılar.

İsmet Özel’in son yıllarda önüme düşen kimi yazıları, kimi konuşmalarında söyledikleri, bize bu kadar ilham vermiş, hepimizi büyük bir kaynak gibi beslemiş büyük bir şairin neden bu hâlde olabileceği üzerine düşünmeyi de zorunlu kıldı. Neydi İsmet Özel’in bildiğimiz büyük şairliği ile son yıllardaki konuşma ve yazılarındaki tonlamanın bu derece farklı olmasındaki ana etken? Bu mesele üzerine düşünmek, aynı zamanda şiir ile şairin ne olduğu üzerine derin bir tefekkür çabası anlamına geldiği için önemli.

İsmet Özel, özellikle Türkiye ve İslam dünyasındaki güncel meseleler üzerine bolca yazıp çiziyor haklı olarak. İstiklâl Marşı Derneği sitesinde yazdıkları son dönemlerdeki duruşu üzerine epey fikir veriyor. Önce Suriye meselesinde yazdıkları dikkatimi çekti. “Suyun sızısını kalbinin derinlerinde hisseden” şair, Suriye’de birkaç yıldır hunharca katliama uğratılan mazlumların acısını duyuyor gözükmüyordu o yazılarda. Dahası, vicdanlı herkesin katil olduğuna şahit olabileceği Esed için gösterdiği sonsuz hoşgörüyü, bu ülkenin ve İslam âleminin son dönemindeki en büyük umutlarından birisi olan kendi ülkesinin Başbakan’ı için göstermiyordu.

Son yazısında Cumhurbaşkanlığı seçiminin Tayyip Erdoğan tarafından kazanılmasını şöyle yorumluyordu: “10 Ağustos 2014 seçimi Lozan sonrası Türkiye Cumhuriyeti adını alan devletin hükmü altına aldığı sahayı hiçbir zaman Atatürkiyeleştiremediğinin ispatı oldu. 10 Ağustos 2014 seçimi Hıristiyan ve Yahudilerin Büyük Yunanistan, Büyük Ermenistan potlarıyla başlattıkları oyunda kullanılan bir “poker face” maskesidir. Kimin kimi düdüklediği de saklı değil. Ustalıkla karılmış iskambil destesinde heyecan uyandırıcı bir Kürt kartı da yok. Kâğıtların hepsi işaretli zaten.”  (1) Özel’e göre, Türkiye halkının, ABD’si, İsrail’i, Avrupa’sı ile bütün “zalim dünyanın” desteklediği önce Gezi’ci, sonra da 17 Aralık darbe girişimlerine karşı, Erdoğan’ı bir kurtarıcı olarak görmesi bir anlam ifade etmiyordu. Hepimiz bir “yankee” oyununa vermiştik oyumuzu! Hepimiz cahil, kör, bir tek İsmet Özel’di akıllı olan! Bir başka konuşmasında “İnsanlar Beşşar Esed yok halkını öldürüyormuş da falan filan gibi manyakça ifadeleri ciddi ifadeler kabul ettiler.” diyerek ilgili yazısında da Esed ve Tayyip Erdoğan hakkındaki fikirlerini açıyor: “Ramazan geldi. Oruçlu kafayla düşünün bakalım: Eğer idare edilenlerin rızası nispetinde mer’iyete kavuşmuş bir idarî meşruiyyetten bahsedebiliyorsak, Suriye’deki babadan oğula geçme diktatörlük mü meşrudur, yoksa demokratikliği ABD alengirli, vesikalı, ruhsatlı, ehliyetli seçimle iş başına üç kez gelmiş AKP hükümeti mi? İkinci sualim idareleri altına bırakılmış insanlara Beşar Esat’ın mı yoksa Recep Tayyip Erdoğan’ın mı yakın olduğu istikametindedir.” (2)

Özel’in, bana kalırsa oldukça haksız ve dahası vicdansız bir bakışı imleyen bu yazdıklarına nasıl bakmalıyız peki? Bizim “büyük şair” dediğimiz İsmet Özel ile bu yazıları yazan İsmet Özel aynı kişi miydi, yoksa ona silah zoruyla mı yazdırıyorlardı bütün bunları? Nedir İsmet Özel’e bunları yaptıran?

Öncelikle şiir ve şairden ne anladığımızı açmak, İsmet Özel’i “anlamak” için bir çıkış noktası olabilir.

Şair, hâlâ bir nokta olan hakikat ilminin işçisidir. Sözü çoğaltan değil, azaltandır. Şair, şiirini, sözle, kelimelerle ya da başka bir malzeme ile yazmaz; onun elindeki tek malzeme hakikattir. Ne duygunun, ne düşüncenin dilidir hakikî şiir; her ikisinin de üstünde yer alan ve her ikisinin de ulaşamayacağı bir menzilden seslenir. Sahibi’nden aldığı bir kalp ritmi ve ruh salınımı vardır şiirin.

Şiir, insanın derinliklerine ve yüksekliklerine açılma potansiyeli ile her insana dokunabilir. Her insanın ruhunda ve kalbinde şiire açılan, şiir “yaratabilen” bir yön vardır ve zaman zaman bu yön bir eser haline de dönüşebilir. Tüm sanat dallarında gördüğümüz iyi şiirlerin büyük çoğunluğu böyle anlarda ortaya çıkmışlardır. Ancak şiirler yaratmakla “şair olmak” arasında büyük farklar mevcuttur. Bu anlamda şiir ile şair arasında zorunlu bir ilişki yoktur.

Şiir, bir takım boşalma anlarında ortaya çıkmış bir form olarak, sahibinin o anki ruh durumuna ve kalbine işaret eder mutlaka. Bir de “kelime işçiliğiyle” yazılmış şiirler vardır ki, onlar kötü şiirsel denemeler olarak yerlerini çarçabuk yenilerine terk ederler. Kötü şiirimsiler yazanlar, bu yüzden şiir yazma konusunda oburdurlar. Bu tür insanlarda şiir yazmak, bir prestij, bir gösteriş, kültürel faaliyetlerin en etkileyici biçimi olarak kutsanan bir şey hâline gelir. Şiir dinletileri, gösterişli “acılanma” ve “sevme” ayinleri olarak, şiir ortamlarının en önemli toplanma biçimleridir.

Yüzlerce şiir yazdığı hâlde şairliğin kıyısına dahi yaklaşamamış olanlar çoğunluktayken, “bilinen anlamda” hiç şiir yazmadığı hâlde “bu dünyada şairce oturanlar” da vardır.

Şair iddiasında olan insanların çokluğuna zıt olarak, aslında hakikî şair çok azdır, Allah, şairliği pek az insana nasip eder. Her şairin şiiri, “görmenin” daha önce bilinmeyen yollarının keşfidir. “Görme”, ne şairin egosundan, ne kendisine has rasyonel zekâsından, ne de ferdi melekelerinden kaynaklanır. Şair, Allah’ın gör dediğinin hizmetkârıdır sadece. Bunun farkına vardığı zaman, Allah’ın kendisine hediye olarak sunduğu o büyük şeyin değerini bilir ve şairliği de şiiri de büyür. Şairlik, “Kitabın ve hikmetin” altında bulunur. Kitabın ve hikmetin görünmez kılındığı zamanlarda onları hatırlatmak için vardır. Ancak şair bunu bilerek yapmaz. Zira bilerek yaptığı anda şairliği arifliğe terfi eder. Kitap ve hikmetin peşindeki ariflerin yokluğunda insana arif olma menzilini hatırlatan bir hizmetçidir şair…

Tarkovsky’nin isabetle tespit ettiği gibi, Allah büyük şairlere bir yük olarak yükler şiiri. Bu yükü “kendinden bilen” ve o yükün kıymetinin farkına varmayıp yüküne ihanet eden, kısa sürede şiiri ve şairliğini kaybeder. Şiir terk eder onu… Ancak her şiir “büyük sanat” için ve her şair de önünde sonunda “şairliğini cüceye verip büyük sanatkârlığa terfi etmek için” vardır. Şair, bizim kadim geleneğimizde olduğu gibi, arif ile geçişlilik taşıyan bir unvandır. Modern çağlardaki şair ise, “şu aşağı dünyaya atılmış insana, hasretinden orada olan merdiveni hatırlatan” yani “Allah’ın ipini” ima eden bir hizmetkârdır. Farkına varsın varmasın, bir “hakikat geleneğinden” gelsin gelmesin, hakikî şairin yaptığı en önemli şey budur. Adeta gayrı-ihtiyari olarak buna programlanmıştır şair. Ama şairlik, kalıcı bir unvan değil, yükün kıymetini anlayıp ona göre davranıp davranamayacağına bağlı olarak “arif ile kibir anıtı” arasında seçilecek konumun adıdır! Arif / hakîm olmak “büyük sanatkârlığın” farkına varmak; “kibir anıtı” olmaksa, Allah’ın kendisine hediye olarak yüklediği bu kıymetli yükü büyük bir şehvetle harcayıp ego ve kibre teslim olmak demektir.

Özetle, şair, çoğunlukla şairliğinden haberdar değildir. Şairlik, bir hâl olarak, şair olanı kendi hâlinin yüceliğinin bilgisinden bigâne kılar. Ne yaparsa yapsın etkisiz görür kendini. Kibir değil ontolojik tevazu vardır onların hâllerinde. Kibri şiirlerinin ana itici gücü yapan şiir-yazanlar ise yazdıkları şiirin şairliğin bir çıktısı olduğunu düşünürler. Acının, sevginin gösterişli kelime işçilikleriyle ifadesi, şairlik hâlinin bir görüntüsü olarak okşanır.

Şair olmak, ele alınan nesneye ruh üflemek demektir bir anlamda. Ancak o ruhu üflemeden önce o nesnenin ruhu olmak gerekir. Allah’ın yaratma biçiminin farkına varmak… Şairlik, şefkatin, merhametin, güzelliğin, bu güzelliklerin yitirilmesine karşı gerçekleştirdiği acılı bir direnişin ismidir. Kitabın ve hikmetin kayboluşuna bir isyan olarak Kitabı ve hikmeti hatırlatan bir arabirim…

İsmet Özel, yazının başlarında ifade ettiğim gibi, bana göre 20. yüzyılın, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada en önemli birkaç şairinden birisi… Allah’ın pek az insana nasip ettiği hakikî şairliğin en değerli temsilcilerinden birisi olabilecek kıymette…

Peki, Özel’in, son zamanlardaki, özellikle gündeme dair konuşma ve yazılarıyla, onun şüphe götürmez şairliği arasındaki bağı nasıl yorumlayacağız? Daha önce Kürt meselesindeki çözüm sürecine dair, bana kalırsa epey milliyetçi görünen açıklamalarına nasıl yorumlar getireceğiz? İsmet Özel’in, “Türklüğü” neredeyse İslam’ın şartlarından birisi sayma raddesine getiren yorumlarına ne diyeceğiz? Esed ve Tayyip Erdoğan ile ilgili söylediklerindeki derin adaletsizlik, hatta hasedi nasıl değerlendireceğiz? “Bunlar büyük şairdir ve ne derlerse doğru derler” mi diyeceğiz, yoksa bu sözlerin arka planında olan başka bir şeyin mi peşine düşeceğiz?

Bu yazının amacı İsmet Özel’in yazdıklarına dair bir eleştiri getirmek değildir. Elbette o da yapılabilir, ancak İsmet Özel’in son yazdıklarında, eleştirme kıymetine değecek bir şey olmadığını da özellikle belirtmek gerekir. Genel olarak herkesin her konuda bir fikrinin olabileceğini ve ne kadar seversek sevelim kimsenin fikrini beğenip onaylamak zorunda olmadığımızın kabulüyle başlamak ve bambaşka bir yere yürümek niyetindeyiz. Genellikle yapılan ve büyük bildiğimiz, sevdiğimiz herkesin her dediğini tevil edip, her söylenen sözde inci aramak türünden bir yaklaşım da değildir bu yazının niyeti. Bu yazının temel amacı, yüzyılın en büyük şairleri olarak gördüğümüz bu insanın, şiirleriyle, yazdıkları ve konuştukları arasındaki “farkı” tespit edip, bu farkların sebeplerini anlamaya çalışmaktır. Yani İsmet Özel’e şairliğini hatırlatma, ego ve kibrinden vazgeçirmeye yönelik bir uyarı girişimidir bu yazı.

Sızıyı gideren su. / Suyun sızladığını kimseler bilmez.

Şair, suyun sızlamasını bile kalbinde hissedendir. Allah’tan aldığı o büyük hediyeyle, hiç kimseye açılmayan “görme / işitme” yeteneklerine sahiptir. Bir serçenin kalp çarpıntısı, üzerine basılan toprağın tevazuu, şairlerin kalbine bir yol bulur akacak… Sözün ötesinde olana açılır şairin ruhu. Bu yüzden sözü çoğaltmak şair için öldürücüdür. Şair, aslında kendisine ait olmayan bir şeyi, egosuyla, rasyonel aklı, çıkarları, idealleri, ideolojileri, duyguları ile “tefsir” ve “tevil” etmeye kalktığında, artık hediye edilen alanın dışından konuşuyor demektir. Bu yüzden suskunluğun şiiri ve hâlinde suyun sızısını dahi kalbinde duyabilen İsmet Özel, sözü çoğalttığında, mesela Ermeni ya da Kürt derken, Suriye’de katledilenlerden bahsederken, bu sözlerin muhataplarındaki sızıyla ilgileniyor gözükmez.

Nokta ilminin muhataplarıdır hakikî şairler. Onların kendilerine yapacakları en büyük kötülük, ilmi çoğaltan cahillerin safına girerek, o saftan konuşmaktır. Siyaset, sözü çoğaltan, kalbin sızısını değil, satranç masasındaki piyon ve vezirlerin mekanik hareketlerini önemseyen bir oyundur. Ne zaman ki şair, suyun sızısını kalbinde hissettiği gibi, o satranç masasındaki piyonun sızısını duyar, o zaman siyasetin ve “büyük sözlerin” kendisi için kötülük olduğunu fark eder.

Peki, şairler neden, şairliğin “azlığı” ile yetinmez de, aslında kendilerine tamamen yabancı olan bir vahşi alanda söz söylemek isterler? O vahşi alana geçtiklerinde, tamamen sıradanlaşacaklarını, üstelik o alana yabancı oldukları için kimi zaman komikleşeceklerini nasıl olur da fark etmezler?

Peki, öte yandan düşünüldüğünde, şairin bu alanlarda söz söyleme hakkı yok mudur? Elbette herkes gibi şairlerin de her alanda söz söyleme hakkı vardır. Ancak, bunun ne pahasına olduğunu bilerek… Şairler bu “paha”yı neden hesaba kat(a)mazlar peki?

Bana kalırsa bu, hakikî şairliğin de, düşünürlüğün de ne olduğunu bilmeyen ve şairliği bir ideolojinin emir eri sayan “hayranların”, şairlerin egosuna yönelik bitip tükenmek bilmeyen taciziyle ilgilidir. Egonun kışkırtılması, değişik alanlarda değişik sonuçlar doğuracak bir yola yönlendiriyor, kendi anavatanından uzaklaşan şairi. Ancak, o gittiği yeni mecrada da, anavatanı kadar rahat, anavatanında olduğu kadar saygı görmek istiyor. Bu, şairi “şiirinin” tefsirine, teviline ve tamamen kendi “egosuna ait” bir başka görünümün sunulmasına giriştiriyor. Artık, nokta olan ilmin çoğaltılması sürecine girmiş bulunuyor şair. Artık duygu ve düşüncelerinin “ötesinde / üstünde” bulunandan seslenmiyor; çokça kışkırtılmaya müsait duygu, düşünce ve ideolojilerinin esiri hâline dönüşüyor. Bu yüzden, bir milletten, milliyetten ya da devletten bahsederken, onları ruhsuz birer robot parçası gibi görmeye başlıyor. Her bir zerrenin bir kalbi olduğunu, sızısıyla hisseden şair, milletlerden bahsederken,  insanların her birinin kalbi olduğunu unutuyor ve hepsini yekpare bir mekanik cihaz olarak tanımlar hâle dönüşüyor. Ölmek, öldürmek, kesmek, parçalamak kolayca sarf edilen kelimelere dönüşüyor. Suyun sızısını hisseden, hissettiren ve okuyucusunu suyun sızısına ağlatabilecek kadar etkili olan bir şair, aynı etkiyi bu defa tüm sızıları görmezden gelecek bir “büyük söz”den bekliyor. Ermeni, Kürt, Türk derken, hepsine “büyük sözler” ve “amaçlar” atfediyor. Kimisine olumlu ve diğer hepsine atfedilen “olumsuz” amaçlar, şairin sözünü, kendi içinde boğuyor. Sızının şairi, birden öfkenin ve haksızlığın “politikacısı” hâline dönüşüyor. Mesela Türkiye halkının ve bütün Müslüman dünyasının son bir yılda yaşadığı her şeyi, ABD ve Batı’nın Müslüman dünyasını yok etmek üzere girdiği savaşın baş düşmanının Tayyip Erdoğan olduğu gerçeğini görmezden gelerek, kendi hayal dünyasında kurduğu bir düşmana saldırıp dururken, gerçekten zalim olanları korumaya çalışmak ve bir kibir anıtı olarak “en farklı şeyi ben söylerim” tutumu göstermek bir şaire yakışır mı peki?

İsmet Özel’in, kimi zaman çıktığı TV programlarındaki acısını, isyanını gözlerinden görmek mümkün. Şu dünyada şahit olduğum en büyük şairlerden birisinin, o TV programlarında, kendisine kimi zaman istihza ile bakan, bazen alay etme cüretinde bulunan insanları görmezden gelerek büyük söz söyleme çabaları yine de o bitmeyen sızıdandır, bunu biliyorum. Çünkü sızısı biten şair ölür. Şair sızısı ve samimiyetidir, ona bu sözleri sarf ettiren. Ancak, bizatihi bu “büyük sözlerin” o sızıyı körelttiğini de tespit etmek gerekiyor. Şair, ilmi çoğaltan cahillerin alanına girdiği zaman, öksüz ve yetim kalır. İsmet Özel’in o programlardaki öksüz ve yetimliği de bununla ilgilidir. Hem diğer insanlardan öksüzdür; hem de kendini şair yapan o sızıdan koparak yetimleşir.

Bunca sevdiğim bir şairin, neden uzunca bir süredir, mesela “Münacaat” ayarında bir şiir yazamadığının cevabı bizatihi onun bugünkü yazılarının içeriğinde gizlidir. İsmet Özel, kendisine bahşedilmiş büyük şairlik “yükünü” taşımakta zorlanıyor besbelli. Zorlandığını fark ettikçe de öfkeleniyor ve “ben farklıyım” kibrinin tahrikiyle şairliğini çöpe atarak başka bir yoldan görünmeye çalışıyor. Ancak seçtiği yol “büyük sanatkârlık” değil, “küçük ve ucuz politikacılık” oluyor maalesef. Bu, şiiri, ama hakikî şiiri kaçırıyor İsmet Özel’den. Kala kala bol öfkeli, oldukça hakkaniyetsiz ve katilleri bile “gönül rahatlığı” ile savunabilecek bir “farklılık kompleksi” kalıyor geriye. Yüzyılın en büyük şairlerinden birisine yazık oluyor. İsmet Özel’in şairliği, arifliğe geçebilecek bütün kapıları bünyesinde taşıyordu hâlbuki. Ama arifliği elinin tersiyle iten Özel, kibirli bir “kör politikacılığı” seçince, şairliği de git gide çekiliyor kendinden.

İsmet Özel’e, kendi geleneği içinden gelen birisinin bir uyarısıdır bu yazı. Bir yol ayrımındadır İsmet Özel. Bu yol ayrımı şairler için en önemli noktadır. Ya nokta ilminin şairi olarak kalacak, yükünün farkına varacak ve ona göre davranıp Kitap ve hikmetin peşinde ego ve kibrinden soyunacak; ya da içinde oldukça sıradanlaştığı ve sıradanlaştıkça öfkesini dizginleyemediği bir adaletsizliğe yol açtığı kibir yolunu seçecek… Uzun zamandır ikinciyi seçmiş gibi görünüyor İsmet Özel. Ama Allah’ın Şuara Suresindeki uyarısını anlayacak kadar akıllı insandır Özel. Bir gün bu yolunun kibrinin farkına varıp geri dönebilecek kadar akıllı…

1) http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1084&KID=8

2) http://m.haber10.com/haber/default.aspx?id=289901

Reklamlar