Dostları Savunmak: Yusuf Kaplan ve Leyla İpekçi’ye Saldırıların Anlamı!

Posted on Ekim 12, 2014

1


“O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler.” Bakara 156

İnsanın dostu, kardeşi gibi gördüğü insanları savunması zordur. Dostları eleştirmek çok daha kolay gelir savunmaya göre. Bilirsiniz ki, eleştirdiğiniz dostunuz, sizin eleştirilerinizdeki niyetinizin halisliğinden şüphe duymaz. Yapılan her eleştiriyi bir dost uyarısı olarak görür ve başının üstüne koyar. Bilir ki, dost eleştirisi yolunu düzeltir insanın…

Dostların fütursuz saldırılara karşı savunulması çok zordur. En basitinden, sizin savunmalarınız, o kişilerin dostu olmanızdan kaynaklanan refleksler olarak görülür, objektifliğinizden şüphe duyulur. Ayrıca, dostlarınıza olan saldırıyı soğukkanlılıkla karşılayamamaktan kaynaklanan bir “sinirlenme” durumunun yazının sıhhatine zarar verme tehlikesi her zaman vardır. Ancak, bütün dostlukların kaynağının Allah (c.c.) olduğunu bilmek, bizlere bir yükümlülük de yükler. Hakkaniyetli olmaya çalışmak Allah korkusuyla birleşir ve dostlarınızın haksız yere saldırıya maruz bırakılmasına karşı sessiz kalmayı kendinize yediremezsiniz.

Benim için kıymetleri büyük olan iki insana olan saldırılar son günlerde epey can sıkıcı boyutlara ulaşmış vaziyette. Üstelik bu saldırıların mahiyetine bakılınca, hakkaniyetsizlik zirveye tırmanmış hâlde. Leyla İpekçi ve Yusuf Kaplan… Her ikisinin de, sadece yazma maceramda değil, duruşumda da etkileri büyüktür. Her ikisinin de “hakikat menziline yol alma” yönünde gösterdikleri çaba, beni, kendi yolumda da yalnız bırakmayan bir miras gibi işlev görmüştür çoğunlukla.

Leyla İpekçi, Zaman’dan ayrıldıktan ve özellikle Yeni Şafak’ta yazmaya başladığından beri, neredeyse bir yıla yakın süredir, her yazısı sonrası, cemaat mensupları tarafından sosyal medyada linç edilmeye çalışılıyor. Genellikle bu saldırılar büyük “sürüler” hâlinde yapılıyor. Bir kadına asla edilemeyecek hakaretler, iftiralar gırla gidiyor. Üstelik Leyla Hanım, Zaman’dan ayrıldıktan sonra dahi, asla üslubunu bozacak bir bayağılığa düşmediği hâlde ve epey uzun süre bu saldırılara tek kelimeyle bile cevap vermediği hâlde, bu saldırılar, gittikçe daha şiddetli bir ahlâksızlıkla yürütülüyor. En son bir hafta kadar önce, yine asla saldıranların üslubuna düşmeden bir yazıyla karşılık verme ihtiyacı duydu Leyla Hanım. Yazı sonrası, saldırıların, şiddetini azaltmak yerine arttığını söylemeye bile gerek yok…

Yusuf Kaplan, 16 Şubat 2014 tarihli Yeni Şafak yazısında (1), Uganda’daki kimi Müslüman grupların cemaate yönelik söylediklerini aktarmıştı. ” Mesela Uganda’nın en saygın entelektüellerinden ve kanaat önderlerinden Dr. Şeyh Anes Abdunoor Kaliisa, şunları söyledi bize: ‘Bu oluşumun okulları, Uganda şartlarında çok pahalı olan okul paralarını ödeyemedikleri için bizim çocuklarımızı kaldırıp atıyor. Hıristiyanları bağrına basıyor.” Bu yazı üzerine, geçen günlerde Zaman gazetesinde bir haber yayımlandı ve bu sözlerin yalan olduğu ifade edilerek Yusuf Kaplan yalancılıkla suçlandı. Aynı Leyla İpekçi’ye yapıldığı gibi Yusuf Hoca’ya saldırıların da dozajı gittikçe artmaya başladı bu tartışma ile birlikte.

Öncelikle her iki durumda da, saldıranların genellikle gruplar hâlinde gelen cemaat mensupları / tetikçileri olması, bu konu üzerine biraz daha düşünmeyi hak ediyor. Mavi Marmara’dan beri epey görünür hâle gelen, ama 17 Aralık sonrası şüphe bırakmayacak kadar netleşen bir durum var: Gülen Cemaati mensupları, kendi çıkar ve ikballeri için hemen her türlü şeyi yapabiliyorlar. Cemaatin “tetikçilerinin”, özellikle gazete, televizyon ve sosyal medyadaki tavırları, saldırılarının arka planını ve sevip sevmediklerini belirleme “pragmatizmini” her geçen gün biraz daha net ortaya koyuyor. Onları eleştiren herkes düşmandı ve mutlaka itibarları yerle bir edilmeliydi!

Leyla İpekçi ile Yusuf Kaplan’ın tam da bu şekilde vurulmaya çalışılması bu anlamıyla kesinlikle rasgele değildir. İnsanları, “ilkelerinin en sağlam yürüdüğü” yerden vurmaya çalışmak, paralel tetikçilerin epey bir süredir “istikrarla” uyguladıkları bir yöntemdi. Yalan ve iftiradan ısrarla ve şeytandan kaçar gibi mi kaçıyorsunuz; o zaman sizi tam da yalancılık ve iftiracılık üzerinden vurmaları gerekir! Yusuf Kaplan’ı çok iyi tanıyan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Uganda’yı hiç görmedim, orası nasıl bir yer, oradaki Müslümanlar nasıl insanlar hiç bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki, Yusuf Kaplan da Leyla İpekçi de “eğer o söylediyse doğrudur” diyebileceğiniz bir ahlâka sahip olan insanlardandır. Uganda meselesinde, şimdiye kadar, çıkarları için her türlü yalanı, iftirayı yapabilmiş, kendi çıkarları için ortaklaşmadıkları iç ve dış hiçbir grup kalmamış paralel tetikçilerin değil, Yusuf Kaplan’ın doğruyu söylediğine, Allah huzurunda yemin edebilirim. Bu, meseleyi bilmekle ilgili değil, Yusuf Kaplan’ı bilmekle ilgili bir güvendir benim için.

Şimdi kendisine fütursuzca saldıran cemaat mensuplarına, Yusuf Kaplan ile ilgili kimi şeyleri hatırlatmayı, bir Müslüman olarak görevim addediyorum. Dersane meselesiyle ilgili tartışmalar ilk çıktığında, son derece hakkaniyetli bir yazıyla, üstelik herkes tam karşıda yer alırken, “dersaneleri savunan” bir yazı yazarak, hiçbir şey olmasa Gülen cemaatine bu meselede hakkını veren birisidir Yusuf Kaplan. Daha öncesinde, kişisel olarak bazen, Gülen Cemaatine yönelik kimi zamanlardaki hüsn-ü zannını eleştirdiğim Yusuf Kaplan, her seferinde “haklı olduğun yönler var kardeşim; ancak, kesin delil olmadan insanları ve grupları itham etmek biz Müslümanlara yakışmaz. Üstelik Müslümanlar bu kadar parçalanıyorken, bize parçalamak değil birleştirmek yakışır” diyecek kadar da cemaatin hak ve hukukunu (üstelik o cemaat en hak etmediği zamanlarda bile) savunmuş birisidir Yusuf Kaplan. Bu yüzden bu yazıyı okuyan herkes emin olabilir ki, Yusuf Kaplan, hiçbir kişi, grup veya cemaatin hakkını haksız yere çiğneyecek birisi değildir. Özellikle Müslümanlar için her zaman, tam tersi bir hüsn-ü zannı ilkesi yapan birisi olmuştur.

Cemaatin medya ve sosyal medyadaki tetikçilerine değil ama “cemaatim ne yaparsa doğru yapar” şuursuzluğundaki pek bir şeyden haberi olmayan daha “alt düzey” mensuplarına bir şeyleri hatırlatmak isterim. Müslüman, Allah’a iman eder, bir şeyhe, hocaya ya da lidere değil! Bu yüzden de her meselede hakkaniyetini korumaya çalışır. Açıkçası, kendime bile kefil olamayacağım (zira kimi durumlardaki haksızlıktan kaynaklanan aşırı tepkilerimin zaman zaman beni tam da ters bir hakkaniyetsizliğe çevirdiği durumlar olmuştur hayatımda) bu meselede, onları uzun zamandır bilen, takip eden birisi olarak, hem Yusuf Kaplan hem de Leyla İpekçi’nin sicilinin çok temiz olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden bilmelisiniz ki, onlara bu derece fütursuzca saldırmak, sadece mensubu olduğunuz cemaatin kodlarını ifşa etme işlevi görüyor. Her iki dostumun, ağabey ve abla gördüğüm bu iki insanın eleştirdiğim fikirleri, yönleri, davranışları elbet olmuştur. Nasıl hiçbirimiz yanlışsız, günahsız değilsek, onlar da elbet değildir. Ancak, her ikisinin de kimseye haksızlık etmemek konusunda azami dikkat gösterdiklerine şahidimdir Allah huzurunda.

Yusuf Kaplan’ın, yine çeşitli kesimler tarafından, genellikle hiç anlaşılmadan, saldırıya uğradığı bir mesele de, özellikle akademizm (Odtü ve Boğaziçi meselesindeki tespitleri de bu bağlamda değerlendirilmeli) ve Erasmus projesi konusunda söyledikleriydi. Akademi eleştirileri, kendisi de akademi içerisinden gelmiş birisinin yaptığı samimi ve derinlikli bir “medeniyet kaybı” uyarısıyken, genellikle, gerek “Müslüman” gerekse de sol, Kemalist ve liberal akademisyenler tarafından kişisel anlaşıldı. Şiir ve şuurdan habersiz ve ilahiyat da başka şey de okusa, rasyonalizmin göbeğinden konuşan insanlar, söylenenleri öyle düz anladılar ki asıl mesele güme gitti. “Odtü, Boğaziçi kapatılsın” dediğinde, bunu dümdüz anlayıp saldırıya geçen insanların, eleştirinin asıl mahiyetini anlamalarını beklemek ne derece doğru o da ayrı bir tartışma tabii ki…

Akademi, modern düşüncenin kıta sahanlığında gelişmiş bir anlayışlar bütünü olarak görülmeliydi hâlbuki. Akademi(zm) eleştirisi, içindeki akademisyenlerin tek tek eleştirisi değil, bir “yapı” eleştirisiydi aslında. Ancak, karşı-eleştiriler, genellikle dibine kadar modern olan bir meslek-refleksi üzerinden hareket ediyordu. Bu anlamıyla sadece bu saldırılar bile Yusuf Kaplan’ın haklı olduğunu kanıtlıyordu. Yusuf Kaplan, akademinin “uzman cehaletine” yol açan adacık parçalanmasına, vahiy, iman, aşk, irfan, eylem, ahlâk, bilgi, neşve birliğini kuran “tevhid” anlayışına karşı bir “yok etme” faaliyeti olarak ortaya çıkmış akademik parçalanmaya, sadece epistemolojik değil, ontolojik bir “tevhîdî” eğitim anlayışı öneriyordu hâlbuki.

ODTÜ ve Boğaziçi eleştirileri bütünüyle bu bağlamda değerlendirilmesi gereken şeylerdi (bu yazıyı yazan da eski bir ODTÜ’lüdür ve Yusuf Kaplan’ın ‘Odtü kapatılsın’ sözüne sonuna kadar katılmaktadır). Bu üniversiteler ve onların kıta sahanlığında, genellikle onlara özenerek kurulmuş diğer birçok üniversite, Batı’nın akademizminden ve tam da bir self-oryantalist gönüllü sömürge mantığıyla hareket ederek yukarıda bahsettiğimiz parçalanmanın sorumluluğunu taşıdıkları için ciddi bir eleştiriye tabi tutulmalıdır. Mesela medeniyet dilimizi Türkçe ya da Arapça değil de gönüllü olarak İngilizce yapmış olmamız, bizim son yüz yıldaki “düşünme özrümüzün” ve salt “pratik, uygulamacı, rasyoya” hizmet ediyor hâle gelmemizin sorumlusu değil de nedir? Yusuf Kaplan’ın bu anlamdaki eleştirileri, bizi uyanık tutan bir “at sineği” eleştirisi olarak görülmeliyken, hem Müslüman, hem de lâik cenahtan mesleki-refleksif saldırılara sebep oluyorsa, hakikaten durumumuzun vahameti apaçık ortadadır.

Erasmus meselesi de temel akademi eleştirilerinden ve her türlü değeri kendi bünyesinde “eritip soysuzlaştırmayı” şiar edinmiş, modern / liberal eğitim / öğrenim meselesinden asla ayrı düşünülemez. “Çoğulculuk” maskesi, genellikle liberal soysuzluğun yok edici “değersizliğinin” görmezden gelinmesine hizmet eder. Bir “duvarlar” uygarlığı olarak modern liberal Batı, tüm dinleri, kültür ve medeniyet anlayışlarını, bu maskeyle önce “uysallaştırır” sonra da tümüyle soysuzlaştırarak new-age anlayışlarına dönüştürür. Bu anlamıyla, aynı modern düşünce temellerinden hareket eden solculuk ve muhafazakârlık da liberalizmin cüzleridir Wallerstein’in dediği gibi… Erasmus özgürlüğü işte tam da bu “liberal özgürlüğe” hizmet eder. Her türlü “manevi / dikey” özgürlüğün, yatay şehvetin, yok edici nihilizmin, haz ve hızın bataklığında oluşmuş maddi “özgürlüğe” teslim edilmesine… Bu meseledeki eleştirilere en vahşi saldırıların ‘solcu/Kemalist’ akademisyenlerden gelmesi bizi şaşırtmamalıdır. Erasmus’un ne olduğu, bizatihi Batı’dan yayımlanan istatistiklerden, Erasmus’u Guardian gibi gazetelerde “cinsel devrim” getirdiği için öven yazılardan ve yaşanmışlıkların şahadetiyle bile apaçık ortadayken, bu eleştirilerin, Batıcı ve onların yardakçısı olmayı marifet sayan kimi “Müslüman” aydınlarda, kendi duruşunu tahlil ederek olan bitene yeniden bakmayı sağlamak yerine, adeta “sahibi benim” tarzı saldırılara yol açması da şaşırtmamalıdır bizi. Zira hakikaten Türkiye’li Batıcı (ve Batı kompleksli Müslüman) aydın, bizatihi kendisini bir self-oryantalizm nesnesi hâline dönüştürmekten gocunmaz. Zira bu tip aydının varlık sebebi, kendinden aşağı gördüğü halka ve onun inancına bir başöğretmen edasıyla tepeden bakması, saldırması ve Batılı değerler merkezliğinde bir dönüştürme çabasının mümessili olmasındadır.

Rasyonalizm ve parçalanma işte bu durumun en belirgin dışavurumudur. İlahiyat fakültelerinde bile, temel olarak modern rasyonalist yöntemlerin, dini “analiz etmek” için kullanılması nasıl dinin anlam ve aşkını “öldürmeye” hizmet ediyorsa; sanat okullarında, bu durumun aynı vahamete yol açıyor olması bu durumla ilgilidir. “Anlam”, “iman”, “ahlâk”, “irfan”, “aşk” ve “neşve”, kuru bilginin “kullanım / uygulama değeri” karşısında gücünü yitirmişse şayet, kendimize dönüp, nereye gidiyoruz diye bakmamız gerekmez mi? Yusuf Kaplan’ın yaptığı bu eleştiriler temel olarak böyle okunmalıdır.

Batı’ya ve Batı’da “üretilen” her şeye “kutsal” gözüyle bakmak, başta Batıcı aydınlar olmak üzere bu ülkenin aydınlarını ve düşünce iklimini çorak bir çöle çevirdi. Bizim de Nietzsche gibi “Çöl büyüyor, vay hâline çöllere gebe olanın!” diye çığlık atmamız ve Nostalghia’daki Deli Domeniko’nun haykırdığı gibi “suları kirletmeden önceki yolumuza” geri dönmemiz gerekmez mi? Eğer akademi / üniversiteye ve bu akademi anlayışla bağı açık olan Erasmus projesi gibi projelere dönüp de bu bakışla bakamazsak, bizler de cafcaflı üniversiteler bitirmiş ve bu yüzden üniversitesi ya da mesleği her eleştirildiğinde anasına sövülmüş gibi bir refleksle saldırıya geçenlerden olmaya devam edeceğiz demektir. Üstelik bugün “nasıl bu hâle geldi” diye hayıflandığımız Gülen Cemaatinin bugünkü durumu, tam da yukarıda eleştirdiğimiz modern / liberal anlayışların tümüyle girdiği ilişkilerle ilgilidir.

Son tahlilde, kendi şahsıma, eğer “mabedi bekleyecek birileri olacaksa” bunların, hiç kimseden kötülük gelebileceğine ihtimal vermeyen, hatta bu yüzden bazen safça bir iyi niyete ve çocukça bir coşkuya sahip olduğunu bildiğim Yusuf Kaplan gibiler olması gerektiğini düşünüyorum. Batı’yı da Doğu’yu da bilen, ama bilginin, o çocuksu coşkuyu, iyi niyeti, umut ve imanı yok edemediği insanların…

 

1) http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/afrikalilar-musluman-bir-olusumun-turkiyeyi-durdurmasini-kaygiyla-izliyor/50336