Cambaza Bak! Fransa’daki Olaylar Üzerine

Posted on Ocak 10, 2015

1


Birkaç gündür tüm dünya Fransa’daki “terör” olayları ile yatıp kalkıyor. Türkiye’deki gazete ve televizyonlar dâhil, her medya organının ana gündemi Fransa’da ne olup bittiği meselesi.  Bir kez daha anlıyoruz ki, tüm dünyada her gün yüzlerce kişi hunharca ve çoğunlukla Batı ülkelerinin direk ya da endirekt müdahaleleri sonucu öldürülse dahi, onların topunun bir Batılı tırnağı kadar kıymeti yokmuş!

Gören gözler için yine ibret verici zamanlardan geçiyoruz. Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Arakan’da, Afrika’nın birçok ülkesinde, Mısır’da her gün onlarca insan, çoluk çocuk öldürülürken hiç umursamayan Batı dünyası, Avrupa’dan on kişi ölünce tüm dünya yıkılmış gibi refleks veriyordu. Anlıyorduk ki, “eşitlik” denen şey sadece Batılı insanların kendi aralarındaki eşitliğiydi. Batı içindeki “ötekiler” olarak Müslümanlar ve başta İslam ülkeleri olmak üzere Batı dışı dünyanın insanları, bu “eşitlik” hakkına henüz erişememiş insan-altılar olarak değerlendirilmeliydi! Bir tek Batılının ölümü, tüm insanlığın ölümü demekti ve tüm dünya bir tek Batılının sağlık ve refahı için rahatlıkla feda edilebilirdi.

11 Eylül olaylarından da net hatırladığımız gibi, tek dişi kalmış canavarın sıkça uyguladığı bir yer döşemesiydi bu “terör olayları”. Kendi coğrafyalarına genellikle hiç uğramayan “terör olayları”, ardında ancak büyük amaçlar barındırıyorsa, çeşitli piyonlara uygulatılıyor ve ardından tüm Müslüman dünyasının işgaline varan kararlar veriliyordu. Mini bir 11 Eylül olan bu son olayların da, yine aynı merkezlerde planlanıp pazarlanmış olduğu konusunda hiçbirimizin zerre kadar şüphesi yok artık. Yıllardır devam eden ve son aylarda iyice ayyuka çıkmış olan Avrupa ve ABD’deki Müslümanlara yönelik şiddet eylemlerini bir şekilde meşrulaştırmak ve bununla kalmayıp, Ortadoğu başta olmak üzere Müslüman toplumlara yönelik Batılı zulmünü sürekli kılmak için yapılan bir “feda” eylemiydi bu. Birkaç Batılı, tüm dünyadaki Batı hegemonyanın sağlamlaştırılması için feda edilebilirdi gayet tabii!

Evet, Batılıların oynadığı son “cambaza bakın” oyunudur bu! Ancak geri zekâlıların hakikî amaçlarını fark edemeyeceği bir oyun… Bize “cambaza bakın” diyerek, cambazın hareketlerinin ardındaki asıl amacı ve çürüklüğü gizlemenin yollarını döşüyorlar yine. Kısacası post-modern Haçlı seferlerini meşrulaştırmanın taşlarını döşüyorlar. El-Kaide ve türevlerinin, Batı dünyası ne zaman köşeye sıkışsa, bir Hızır gibi yetişerek onlara gereken meşruiyeti sağladığını yıllardır yaşayarak biliyoruz zaten. Evet, Batı dünyasının yüzlerce yıldır yaptığı zulümlerden, aşağılanmaktan, tavşan gibi avlanmaktan bıkmış Müslüman gençlerin sıkışmışlıklarını kullanan bu tip örgütler, dünyanın her yerinde meşruiyetini yitirmesine ramak kalmış Batı dünyasının can simidi olarak yetişiverdiler. Bir koyup milyon almak Batı dünyasının ana mottosu olagelmişti ve şu an yaptıkları tam da buydu!

Batı ülkelerinde ve özelde de Fransa’da Müslümanlara tam olarak nasıl bir zemin hazırlandığını anlamak için birkaç filme detaylıca bakmak epey ufuk açıcı olabilir. Tunus kökenli bir Fransız vatandaşı olan Abdellatif Kechiche’in La Graine et La Mullet / Balıklı Bulgur filmi, Tunus’tan Fransa’ya göçmüş bir ailenin yaşadıkları konusunda ibret verici bir hikâye anlatıyor. Geldikleri Müslüman gelenekle kimi küçük ayrıntılar dışında hiçbir ilgisi kalmamış, dahası bir Fransız kadar Fransız görünen o Tunuslu ailenin, söz konusu olan “kamusal alanda” kendi işini yapmak olduğunda, nasıl sorunlarla karşılaştığını gösteren bir hikâye… Birkaç nesildir Fransa’da da yaşasanız, en az onlar kadar Fransız da olsanız, yine de ikinci sınıfsınızdır ve kendinizi onlara ispat etmek gibi hiçbir zaman bitmeyecek bir yükümlülüğünüz vardır!

Filmin finalinde, ailenin genç kızının, Fransızları “eğlendirmek” için, “ölümüne dans etmek” olarak değerlendirebileceğimiz “oryantal dansı” ile paralel olarak gösterilen, yine Fransızları ikna etmek için ölümüne koşan ve sonra da kapkaranlık bir yerde debelene debelene ölen adamın durumu, Batı’daki Müslümanların trajik bir metaforu olarak görülmelidir. Ne yaparsanız, nasıl davranırsanız davranın, siz, kökeniniz itibariyle şüphe edilmeye, aşağılanmaya, “ölümüne gösteri yapmaya” ve zamanı geldiğinde de kaç nesil orada olduğunuza bakılmadan sınır dışı edilmeye teşnesinizdir. Yönetmenin kendi kişisel hikâyesinde son Altın Palmiye’yi alan filmi ile yaptığı da fiilen budur! “Ben sizdenim” diye bağıra bağıra ölmek… Zira size sizdenim diyerek ruhsal olarak ölmek veya, bir Batı gettosunda fiziki ölüm arasında bir seçim yapmaktan başka seçenek kalmaz. İlkini seçtiğiniz durumda da sınavın bittiğini düşünmek hata olur. Bir kez başınızı okşayanın, yarın “kendinizi hatırladığınızda” kafanızı kırmayacağının garantisi yoktur!

Evet, Batı, size “kucağını açtığında” da, sizi, ancak sizin trajik bir karikatürünüz olarak görmeye ve o şekilde davranmaya kararlıdır. “Merhamet” gösterdiğinde de bunu, o maskenin ardındaki çirkin ve duyarsız yüzü saklamak için yapar. Haneke’nin Cachè / Saklı filmi, Batı’nın vicdanı olarak görebileceğimiz bir yönetmenin, son derece çarpıcı bir bakışı olarak bugün olanlara ışık tutabilecek bir filmdir. Filmin göbeğinde, sadece değinilip geçilmiş gibi görünen, ama asıl meselenin oradan yayıldığı bir katliam vardır. 1961’de, aynı bugünkü olaylardakine benzer bir şey olmuştur. Polis öldürdükleri iddiasıyla Cezayirli göçmenlere bir tedhiş politikası uygulanır ve sonunda yüzlerce Arap, Paris’te Seine Nehri’nde boğularak katledilir.

Saklı filminin kahramanları karı koca “entelektüel” Fransızlardır. Kitaplarla dolu bir evde ve rahatlık içinde yaşarken, birden rahatlarını bozacak şeyler olmaya başlar. Ne de olsa, unutulan ya da unutturulmaya çalışılan şeyler, çok daha korkunç yüzleriyle geri döner. Fransa (ve elbette Batı’nın) kanlı tarihinin, bir ailenin hafızasındaki kişisel yansıması, Haneke’nin dert ettiği ana meseledir.  Filmin kahramanının ebeveyni olan “iyi bir karı-koca”, bir Cezayirli çocuğu korumalarına alırlar. Çocuğun anne babası kendilerine “iyi hizmet etmiş” ama katliamda her ikisi de ölmüştür. Bu “iyilikseverlik”, kendi çocuklarının bir yalanı sonucunda duyarsız bir ruhsuzluğa döner. Filmin en trajik sahnesi, kameranın olan biteni uzaktan sessizce izlediği son sahnedir.  “Korumaya alınan” çocuğun, yetimhaneden gelenlere teslim edildiği ve çocuk kaçmaya uğraşırken, “iyiliksever” karı-kocanın kapılarını kapatıp içeri girdikleri o sahne… Tüm o iyilikseverlik maskelerinin döküldüğü ve ardından ruhsuz, bencil Batı zihniyetinin kök verdiği o son sahne, Fransa’nın ve bütün Batı ülkelerinin, “ötekine” karşı tutumunun kolektif hafızasıdır aslında.

Halı altına süpürülen kolektif hafıza kendisini korkunç yüzlerle geri getirir. Georges’in kırk yıl sonra, kendi acımasızlığı ile yüzleşmek için değil, ama korkusunu, yine onu ezerek gidermek için Majid’i bulması yine trajik bir sona zemin hazırlayacaktır. Batılı, kendi vicdanını da ancak “ötekinin” kanıyla temizler çünkü! Majid’in, Georges’in gözünün önünde, gırtlağını keserek intihar etmesi, dayanma sınırını çoktan geçmiş bir insanın / topluluğun trajik intiharıdır aslında. Fransa’daki “terör eylemleri”, aynı Majid’in yaptığı gibi, Georges’in temsil ettiği bencil Batılı zihne kendi aynasını tutmaktır aslında. Georges’in kendine tutulan o aynadan ölümüne korkmasıyla, bu son olayların dünyanın en önemli meselesi olarak sunumu arasındaki bağ, ikisinin de Batılı egosantrizmin bir dışavurumu olmasındandır.

Georges, Majid’e yaptığı o kötülük için, kırk yıl sonra, “henüz altı yaşındaydım, çocuk oyunuydu işte!” derken ne kadar haklıydı peki? Ya da basitçe, bombaların üstüne “İsrailli çocuklardan Filistinli çocuklara sevgilerle” yazan sekiz on yaşlarındaki çocukların “masumiyeti” gibi midir bu! Batı egosantrizmi, dünyada sadece kendisi var zanneden vampirler yetiştirmektedir dünyaya… Kendi çıkarı için dünyanın kanını emmekte zerre sıkıntı duymayan vampirler… Sadece Batılı çocukları masum kabul eden, ama dünyanın kalanını ve özellikle Müslüman çocukları zerre umursamayan bir zihin hâli…

Son olaylar, Batı zihniyetine karşı bir isyanın dışavurumudur. Öyle ya da böyle, El Kaide gibi Batı taşeronu örgütler, gençlerin bu isyanını kullanarak, İslam’a büyük kötülük yapıyorlar. Ancak bu tespit, Batı zihniyetinin kodlarını ifşa etmemize ve tüm Müslüman dünyasında Batı’nın namert ikiyüzlülüğüne karşı biriken kini, nefreti görmemize engel olmamalı. Mesela bir televizyon haberine bakalım: Türkiye televizyonlarından birisinin haberinde, marketi işgal eden ve birkaç kişiyi rehin alan “teröristleri” anlatırken, camdan içeri bakan birkaç çocuk gösteriliyor ve “çocukların gözündeki dehşet ve korkudan” dem vuruluyordu. Evet, Batılı çocuk, dehşeti dahi tüm dünyaya naklen yayın yapılarak anlatılacak ve böylece kendilerine sonsuz bir haklılık payesi verilecek çocuklar olarak, dünyanın diğer tüm çocuklarının üstünde bir kıymete sahiptir! Günde yüzlercesi birlikte ölen Suriye’deki, Irak, Arakan, Afrika’daki çocukların gözlerinde, dehşete vakitleri bile kalmaması kimsenin umurunda olmuyordu. Zira Batılı çocuk, dehşeti de korkuyu da, aynı büyükleri gibi “ben, ben, ben!” diyerek büyük bir iftiharla pazarlayabilir; Müslüman çocuk, Afrikalı çocuk, birden, sessizce ve kimliksizce ölmelere mahkûm olabilirdi hiç sıkıntı duyulmadan! Aynı Majid’in kırk yılına, sonra da bizatihi hayatına musallat olan Georges’un yaptığı gibi…

Batı, en az dört yüz yıldır, dünyanın tüm kaynaklarını sömürürken, aynı zamanda “öteki” ile kendisi arasındaki uçurumu büyütme misyonu ile hareket ediyor. Her türlü imkânı, öteki herkesi imha etme pahasına, elde etme hakkını kendinde görürken, bu hakkı, tüm dünyaya demokrasi, insan hakları vs. gibi cafcaflı zarflarla pazarlamayı da ihmal etmiyor. Ancak bu ideoloji, özellikle son yıllarda çok ciddi bir çöküş içindedir. Çöküşü yavaşlatmak için yapılması gereken, çürüyen yüzü görünmekten alıkoyacak yeni makyajlar bulmaktır! Fransa’daki son olaylar işte bu yeni makyaj arayışının dışavurumudur.

Kendi “derdini” tüm dünyanın ana derdi yapmakta çok mahir olan Batı zihniyetinin kodlarını açığa çıkarma ve onlara ayna göstererek kendi çirkin yüzleriyle karşı karşıya bırakma zamanı gelmiş de geçmiştir bile. Batı içinde vicdanlı insanlar bunu epey bir süredir yapıyor. Batı ideolojisinin dünyaya refah ve barış getiremeyeceğinin, zira bu zihniyetin temelindeki ayrımcılığın, ırkçılığın ve “seküler neo-Haçlı zihniyetinin” buna engel olduğunun farkındadırlar. Irkçılık karşıtı siyasi hareketlerin Batı’dan çıkması bu anlamda tesadüf değildir. Zira ırkçılık denen şeyin yegâne mucididir Batı. Son tahlilde yine “cambaza bak!” diyor Batı. Cambaza bak ki, görmediğin tarafta her türlü oyunu, dümeni, namertliği, katliamı yapabileyim…

Fransa Cumhurbaşkanı’nın, aynı 11 Eylül Push’unun kullandığı cümlelerle “çağdaş, demokratik Batı değerlerinden ve insan hakları dünyasından” bahsetmesi tesadüf değildir. Batı dünyası tam da “ötekinin” canına okuyacağı, modern, liberal, seküler birey dışındaki herkesin “insan haklarını” başta yaşama hakkı olmak üzere yerle bir etmenin arifesinde insan hakları ve demokrasiden bahseder. Batı dünyası son Haçlı seferinin yol taşlarını döşüyor ve bu taşları sağlamlaştırmak için, kendi içerisinde de üç beş kurban vermeye razı görünüyor.

Ben bu yazıyı yazarken, yarınki Paris yürüyüşüne Başbakan Davutoğlu’nun da katılacağı haberini aldım. Paris’te Müslümanlara toplu hâlde sövülürken orada olmak ve o konvoyda yürümek hangi kompleksin ya da korkunun ürünü bilmiyorum; ama eğer Başbakan o yürüyüşe katılırsa, ona oy vermiş birisi olarak hakkımı helâl etmediğimi açık seçik ifade etmeyi de bir vicdan borcu görüyorum. Oyuna gelmeyin, Batılı cambazları daha fazla takip edip de asıl meseleyi gözden kaçırmayın. Bakın Batı içinden gelip de vicdanı bu oyunları kabul etmeyen Haneke gibi insanlar, ya da “sizler sessiz sedasız milyonlarca Müslüman öldürürken, onların buna sessiz kalacağını mı düşünüyordunuz” diyerek Batı dünyasına kendi aynasını gösteren İspanyol oyuncu gibileri, açıkça Batı denen şeyin kof bir gösterişli namertlik olduğunu ifşa ederken, sizin o yürüyüşe katılmanız affedilir bir şey değildir benden söylemesi!