Uygarlığın Karikatürleri

Posted on Ocak 20, 2015

0


Fransa’daki Charlie Hebdo Dergisi karikatüristlerine yapılan saldırı sonrası, ülkesi neresi olursa olsun “dünyanın tüm Batılılarının” katıldığı bir yürüyüş olmuş ve “terör” kınanarak, “dünyanın tüm uygar ülkelerinin teröre karşı birleştiği” fikri üzerinden bir “duruş” inşa edilmişti. Bu manzara, bizlere “dünyanın yeni hâli” üzerine bir şeyler söylemeli değil mi?

Mahmut Abbas ile Netenyahu arasında sadece birkaç kişi vardı. Aynı şekilde, Başbakan Davutoğlu’nun da dünyanın tüm zalimleri ile arasından hava bile geçmiyordu o yürüyüşte… Ortalıkta son derece ürpertici bir manzara olduğu açıktı. Filistin’de çoluk çocuk katliam yapan ve bu katliamları sürdürülebilir kılmak için elinden gelen her rezilliği dünyaya kabul ettiren terör devleti İsrail; dünyadaki tüm zulümlerin ardındaki beyinler İngiltere, Fransa, Almanya; bugünkü dünyanın en “acımasız” eşkıyası ABD gibi ülkeler ve bunların kuyruğuna takılmayı marifet sayan diğer Batılı ya da “potansiyel Batılı” ülkeler…

Davutoğlu’nun Yürüyüşte Olmasını Sorgulamak Gerek

Bu yürüyüşün dünyaya epeydir pazarlanmaya çalışılan bir “dil” üzerine bina edildiğini görmek, olan bitenin ne olduğunu anlamak için elzemdir. Bu dil, global neo-liberalizmdir ve dünyanın tümünü, Batı çukuru içinde soğurmak ve Batı’nın kölesi olarak “eşitlemeye” yarar. Charlie Hebdo, işte bu dilin tipik bir karikatürüdür. Sadece bir karikatür dergisi olduğu için değil, insanlığa “uygarlık” sunacağı iddiasında olan bir uygarlık karikatürünün karikatürü… Bu karikatürün “özgürlük” ve “demokrasi” adı verilen sihirli kelimeler üzerinden inşa edildiği muhakkak. “Özgür” ülkelerdeki “özgür basın” aynı Charlie Hebdo’nun yaptığı gibi, bir “eleştiri hakkını” kullanmış ve “özgürlükle” başı hoş olmayan Müslümanlar da bu hakkı çiğnemiştir! O yürüyüşte bulunan Davutoğlu’nun da fiilen bu dili üretenlerin destekçisi olarak yanında olması, bugün o karikatürler üzerinden Kemal Kılıçdaroğlu ve Cumhuriyet Gazetesi’ni eleştirmesindeki tutarsızlığı çok net açığa vurmaktadır. Partizanlık etmeden açık söyleyelim şimdi: Eğer o yürüyüşe Kılıçdaroğlu katılsaydı, biz Müslümanlar demediğimizi bırakmayacak ve Müslüman düşmanlığından hainliğe kadar her türlü etiketi, Kılıçdaroğlu için kullanacaktık. Ancak katılan Davutoğlu olunca, partizan reflekslerimiz ortaya çıkıyor, bir sürü “gizli hikmet” üzerinden Davutoğlu’nun o yürüyüşe katılma gereğini meşrulaştıran argümanlar üretiyor ve kafamızı kuma gömüyoruz. Cemaatin F. Gülen’e biçtiği “kadim hikmetin sorgulanamaz temsilcisi” rolünü, bir tür partizanlıkla parti başkanlarına vermek değilse nedir bu?

Davutoğlu başta olmak üzere, o yürüyüşe katılan Müslümanların Charlie Hebdo üzerinden neyi meşrulaştırdıkları üzerine detaylıca bakalım. Görünürde “teröre karşı” olan yürüyüşün, aslında dünyanın tüm teröristlerine sonsuz bir prim vermek olduğunu bugün görmeyeceksek ne zaman göreceğiz? Özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi parlak kavramlar altında bizatihi kendi teröristliğini gizleyen Batı zihniyetinin, Müslümanları ayağına kadar getirerek kaybetmeye yüz tutan meşruiyeti için bir kredi daha çektiğini görmeyeceksek neyi göreceğiz? Peki, nedir bu liberal özgürlük dedikleri? Bazı bakanların “Batılı, Avrupalı değerler” diyerek bu değerleri matah bir şey olarak sunmasına da nasıl hikmetler yükleyeceğimiz meselesi, bu liberal özgürlük ve haklar öğretisinin ne olduğunu anlama(ma)kla direk bağlantılı bana kalırsa.

Liberal özgürlük kavramı ile birey kavramı arasında ciddi bir bağ olduğunu ve birey kavramının modern düşüncenin miladı olarak görebileceğimiz kartezyen cogito’da bulunabileceğini söyleyebiliriz. Dünyayı, ontolojik olarak merkeze taşıdığımız bireyin bakışına indirgeyen bu anlayış, artık sadece felsefeyi değil, politikayı, sosyolojiyi, sanatı da kökten değiştirecekti. Liberal özgürlük, kökenini burada bulacağımız ve tüm sorunların tam da bu kökenle ilişkili olarak anlaşılabileceği bir kavram olarak dikkatle incelenmesi gereken bir “sağ gösterip sol vurma” hâlidir.

Liberalizme yapılan en önemli ve “haklı” eleştirilerden birisi liberalizmin soyut bir birey kavramı üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Birey, kendi çıkarları, istekleri, ihtiyaç ve amaçlarıyla, kendisini çevreleyen toplum ve devlete ancak bu isteklerinin gerçekleşeceği düzenlemeler anlamında ihtiyaç duyar. Yani liberal birey, başka bireylerle iletişim kurması zorunlu olmayan bir şeyin adıdır ve toplum içinde milyonlarca adacık gibidirler. Bu anlamda bireyler toplumsal bağlamından kopuk ve bağımsız olarak ele alınırlar. Bireyin “soyut” olarak kavranması meselesi, evrenselliğin ancak bu sübjektivite üzerinden kurulması olarak anlaşılmalıdır. Hobbes’dan Kant’a kadar bütün doğal hukuk kuramcılarının, topluluğu, tekil bireylerin istek ve güçlerinin bir toplamı olarak görmesi cogito’nun bir devamı ya da yorumu gibi anlaşılabilir. Bu düşünürlere göre toplumsal yaşamın amacı, tek tek bireylerin hedeflerine ulaşabileceği bir ortam sağlamaktan ibarettir.

Soyut birey kavramı büyük oranda Hobbes’un “Leviathan”ında kaynağını bulur. Hobbes’a göre, toplum “sanki mantar gibi aniden topraktan çıkıyormuşçasına birbirleriyle hiç sürtüşmeksizin tamamen olgunlaşan insanların gereksinimlerini (hayatta kalmak ve güvenlik başta ) karşılamak üzere yapılmış yapay bir aygıttır.”  Bu soyut birey kavrayışı kendisini siyasal alanda bir anlayış olarak dayattığında liberalizmin birey anlayışının temel çerçevesi ortaya çıkar. Buna göre vatandaşlar (ya da toplumdaki fertler) “bağımsız bilinç merkezleri” gibidirler. Kendi ihtiyaçlarının, isteklerinin ve amaçlarının en iyi karar vericisi olan bu bireyler, bağımsız, atomize “rasyonel” varlıklardır. İhtiyaçların, istek ve amaçların belirlenmesinde topluma ve diğer bireylere ihtiyaç duymazlar.

Danimarka’daki karikatürlerde, Leman Dergisi’nin yine benzer karikatürlerinde, Sevan Nişanyan’ın birkaç yıl önce gündeme gelen hakaret dolu yazılarında gördüğümüz şey benzerdir. Kurulan meşruiyet düzleminde ve en son Charlie Hebdo meselesi üzerinden yeniden kurulan özgürlük anlayışlarında gördüğümüz ortak şey, hepsinin (ister fert ister kurum olarak) kendilerine kurdukları adacıktan ötekini belirlemesi ve bu belirlemedeki şiddettir. Toplumun (ve de geniş anlamıyla dünyanın) öteki fertleriyle, dahası zaten ne oldukları “belirlenmiş” olan “ilkel” fertleriyle temas kurmasına hiç gerek yoktur bunların. Bir buçuk milyar insanın gözbebeği olan Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) yönelik sözlü, yazılı ve “sanatsal” şiddetin kökeninde de bu vardır. Bunlar nasılsa her şeyi biliyor, her şeyi en doğru ve net şekilde tespit edebiliyordur. Öteki ile temas kurmasına, o temastan bir kardeşlik, birlik anlayışı çıkarmasına ve kendi “özgürlüğünün”, ötekinin de içinde olduğu bir alanda aktif olarak belirlenmesi gerektiğini düşünmelerine hiç gerek yoktur. Onlara özgürlük “verilmiştir” ve bu “verili alan” üzerinden yine “verili olan” ötekini aşağılamaya hakları vardır. Toplumsal ilişkiyi dinamik bir anlayış olarak görmelerine ve buna göre tavır almalarına gerek yoktur. Verili olan putları kendilerine yetmektedir! Son tahlilde “ötekini” bilmeyen, bilmek için çaba sarf etmeyen, çaba sarf etmeye gerek bile duymayan şeyin adıdır liberal birey, kurum ya da devlet.

Modern cogitonun sonuçlarından olan bencil, atomize birey ve laisses-faire anlayışı liberal düşüncenin en önemli savunularından olan özgürlük ve haklar anlayışını soyut düzlemde kalmaya mahkûm etmekte, bu özgürlüklerin toplumun yaşantısında varlık bulmasına engel olmaktadır. Bu tartışma, karşılığını liberal anlayışın kendi içinde de kırılmalar yaşadığı iki ayrı özgürlük anlayışında buldu. “Negatif özgürlük” anlayışı, devletin müdahale etmesine karşı olan özgürlük anlayışıdır. Buna göre insanların verili hakları ve özgürlükleri vardır; devletin bunlara müdahale etmesinin yasaklanması ve anayasal bir hukuk devleti kavrayışı bu hakların ve özgürlüklerin gerçekleşmesi için yeterlidir. Hâlbuki pozitif özgürlük anlayışı, bu özgürlüklerin sadece dillendirilmesinin ve bu konudaki devlet engellerinin kaldırılmasının yeterli olmadığını, çünkü gerçek hayatta bu özgürlüklerin gerçekleşmesinin önünde devlet harici birçok başka engeller olduğunu öne sürer. Bu açıdan devletin, bireylerin kendi potansiyellerini gerçekleştirmek ve özgürlüklerini korumak anlamında aktif bir rol alacağı pozitif özgürlük anlayışı hayat buldu. Green, Hobhouse, Hobson,Rawls gibi siyasi düşünürler bu anlayışın en önde gelen savunucularıydılar. Charlie Hebdo meselesinde olduğu gibi, kendilerinde Müslümanların kutsallarına hakaret hakkını görenler, “ifade özgürlüğünü” toplumsal mekanizmaların ve diyalog süreçlerinin tümünden bağımsız kılarlar. Onlarda “doğuştan” alay ve hakaret etme hakkı vardır! İşin ilginç noktası, kendi alay ve hakaret özgürlüklerini savunurlarken, Müslüman toplumların dayatmacı “özgürlük karşıtı” salınımlarından şikâyet ederler. Toplum, hele ki Müslümanlardan oluşmuş bir cemaat, daima “özgürlüklerin” karşısında bir tutum alır onlara göre. Bu tip liberallerin kendilerini konumladığı yer “ben diyalog falan istemiyorum. Benim verili haklarım var ve o haklarımı diyalog süreçlerini öldürme pahasına kullanmak istiyorum” tavrı olur böylece. Birisinin kutsalına hakaret ettiğinizde, karşıdakinin de ister fert olarak isterse de cemaat olarak size aynı şekilde karşılık verebileceğini her an düşünmeniz gereken bir ilişkiler ağıdır toplum. Atomların atomlara değmediği bir ilişki isterken, öteki atomu dürttüğünüzde o da sizi dürtebilir. Liberalizmin özgürlük anlayışının tek yanlı akışının en önemli sorunu budur. Dürtmek için önü alınmaz bir şehvet duyar, ama oturduğu rahat koltuğunda kimse onu dürtmesin ister!

Liberalizmin siyasi alanla ilgili anlayışında önemli bir kavram olan diyalojik yansızlık meselesine bakalım biraz… Devlet, farklı “iyi” yaşam anlayışları arasında seçim yapmaz ve tarafsızdır bu anlayışa göre. Modern hukuk sistemleri ve özellikle totaliter bir liberal hukuk kurumu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu anlayışın doğal çıktılarıdır. Diyalojik yansızlık ilkesi gerçek politik süreçlerdeki iktidar mücadelelerinin dinamiğine uygulanamayacak denli kısıtlayıcıdır. Teorik olarak yansız olduğu iddiasıyla kurulan siyasi alan, fiili alanda liberal haklar ve öğretilerin koruyucusu olan ve diğer tüm anlayışların bu perspektiften ve bu perspektife uyumları nispetinde değerlendirilecekleri bir siyasi alan olarak, kökten-lâik ve totaliterdir aslında. Bu ilkeden hareket eden bir hayat, yalnızca politik yaşamın tartışmacı boyutundan mahrum olmakla kalmaz, çoğunlukla baskı altında ezilen grupların aleyhine yürüyecek bir sürece de öncülük eder.

Diyalojik yansızlık, toplumsal bir ahlâkın oluşmasına engel olan bir tutum olarak, liberal, seküler, modern / ultra-modern bireyin her türlü ilkenin merkeziliğini oluşturduğu bir hayat tarzı yaratır. Bu hayatın kanserli merkezleri ise özenle gözlerden gizlenir. Hâlbuki bu merkezler, bu yansızlık ilkesinin gözlerden gizlerken tüm yönleriyle kanserleştirdiği ortamlardır. Devasa şirketler, hukuk kurumları, basın, kültür sanat ortamları… Liberal hak ve özgürlükler öğretisi, neyin fikir özgürlüğü olup olmadığını belirlemek için diyalojik yansızlık ilkesini baz alır görünür. Buna göre çocuk pornosu ile sıradan bir olaydaki fikir özgürlüğü arasında ayrım yapabilecek bir “ahlâk”a sahip görünmez. Ya da Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) veya diğer peygamberlere hakaret etmekle, sıradan bir insan hakkında karikatür yapmanın, teori ve pratikte bir ve aynı şey olduğu bir “ahlâkçılık” yaratır.

Madem merkeze, yansızlığın bile kendisinden hareketle belirlendiği liberal bireyi (ve cogito’yu) koyduk, artık bireyin dışında bir kutsalımız kalmamalıdır. Allah ve kâinat dâhil tüm her şey “öteki” olarak konumlanmalı ve onları tanımlamanın / manipüle etmenin yegâne gücünü bireye vermeliydik! Liberal haklar öğretisi, tüm kutsallara aynı uzaklıkta olduğunu iddia ederken, basın yayın organları ve akademiyi kiliseler gibi kullanarak, diğer tüm kutsalları “sadece belirlenen yerde kalması için” ikna edecek yeni bir “bireycilik dini” yaratır. “Kutsalı olmayan” liberal birey, kendi çıkar alanına giren irili ufaklı binlerce şeyi put yapmıştır artık! Yansızlık ilkesi, gerçek anlamda adaleti sağlayamadığı, iddiasının tersine hiçbir şekilde yansız olamadığı ve bu yüzden de herkesin hakkına riayet edecek bir ahlâk yaratamadığı için, bireyin kişisel ahlâkıyla sınırlı alanı toplumsal olanın tümüne yansıtır, genişletir. Lâiklik, dindarın toplum hayatına yansıtabileceği haklarını kısarken, bireysel alanın ekonomik alanla sonsuzca ilişkiye girdiği şehvet alanları olabildiğince açılır. Liberal bir dünyada, fuhşun hetero ya da homoseksüel hiçbir mekanizmasına, çocuk pornosuna veya uyuşturucu ve seks gibi türlü şehvet mekanizmalarına itiraz edebilecek argümanlarınız, “liberal ahlâkçılık” denen mekanizmanın kurallarına indirgenmediği sürece dikkate alınmaz. Bu yüzden, liberal birey ve o bireyin puthanesi liberal devletler, karikatür ve film krizlerinde görüldüğü türden hakaret, alay ve aşağılamaları, sırf dini alana yönelik ontolojik alerjileri yüzünden “özgürlük” kapsamında değerlendirebilirken, son derece temel özgürlükleri kısıtlamakta sakınca görmezler. Çünkü soyut tarafsızlık, somut hayatta çok ciddi sorunların üzerini örtmek içindir. Liberalizm aslında tam da bu duvarları inşa eden bir işlev görür.

Batı’daki önemli liberalizm eleştirmenlerinden Chantal Mouffe, liberal yansızlığın çoğulculuğu anlamadığını iddia ederken, çoğulculuğun farklı ve birbiriyle uyuşmaz olan, ama buna rağmen değerli olan çok sayıda yaşam tarzı bulunduğunu kabul eden değer-kurumsal bir ilke olarak tasarlanması gerektiğini belirtir. Hâlbuki siyasal liberalizm tutkusu, “itiraz edilemez olan” ve ahlakî ve tarafsız bir uzlaşmanın temelini yaratacak olan kati haklar, ilkeler ve kurumsal düzenlemeler listesi oluşturmak demektir.

Liberal yansızlığın, sadece görünürde tarafsız olduğu; ama aslında oluşturduğu ilkeler, kurallar ve kurumlar bütünüyle hasımların yok edilmesi demek olduğunu iddia eden Mouffe’ye göre, liberal düşünürler, “çekişmeli” olan dinî, felsefî ve metafizik konuları bir kenara bırakmayı ve kendilerini katı bir biçimde “siyasal” bir liberalizmin anlayışıyla sınırlamayı önerirler. Böylece siyasal liberaller, siyasal liberalizm anlayışının, ortak bir iyiye ilişkin bir olasılık bulunmadığı durumlarda dahi elde edilebilir ortak bir zemin kurduğuna inanırlar. Onların temel prensiplerinin en başta geleni, liberal bir toplumda insanların makul bir biçimde reddedebilecekleri kurumları ve düzenlemeleri kabullenmeye zorlanmamaları gerektiğidir. Dolayısıyla siyasal tartışmanın, başvurulacak ikna yöntemlerini belirleyecek kurallarla sınırlanması gereği söz konusudur. “Rasyonel diyalog” ve “eşit saygı” biçimindeki iki norma dayanan meşruiyet biçimiyle kurulan liberal siyaset, Mouffe’ye göre siyasetin kaçışıdır aslında. Liberalizmin ortaya koyduğu çözüm, anlaşmazlık doğduğunda, müzakereye devam etmek isteyenlerin, ya tartışmayı çözüme kavuşturmak ya da rasyonel olarak yapılamıyorsa etrafından dolaşmak için tarafsız zemine çekilmeleri gerektiği fikridir. Rawls’a göre bu ortak zemin siyasal adalettir. Aslında Mouffe’ye göre Rawls’ın önerisi “kaçınma” önerisidir. Felsefi ve ahlakî karşıtlıklar ihmal edilerek, bütün yurttaşların birbirlerini özgül bir bakış açısıyla denetleyebildikleri ve adalet ilkelerine dayanan kamusal akıl aracılığıyla ulaşılabilir olan serbest bir anlaşma zemininin umulması demektir bu anlayış.

Mouffe, tam da bu noktada çok önemli bir tespit yapar. Liberal siyaset, çoğulculuk ve muhalefeti, kamusal alandaki konsensüsün güvence altına alınması amacıyla özel alana terk eder. “Rasyonel” konsensüsün şartlarını sağlamak için tüm çekişmeli konular siyasi ve felsefi gündemden çıkarılır ve siyaset alanı “yıkıcı” tutkularından ve inançlardan soyulmuş – ve hiç kuşkusuz ahlakî sınırlamalar içinde kalmak şartıyla – kendi çıkarlarını arayan rasyonel failler olarak bireylerin istekleri ile “yasalara uygun” addedilen şeyler arasında hakemlik işlevi gören prosedürlere itaat edilen bir zemin haline gelir. Etik(entelektüellik) ile ekonomi(ticaret) arasında hareket eden bir zemin… Siyaseti bireyler arasında rasyonel bir müzakere süreci olarak tanımlamak Mouffe’nin “siyasal” olarak adlandırdığı antagonizmayı ve bütün iktidar boyutunu yok etmek ve dolayısıyla siyasetin doğasını tümüyle gözden kaçırmak demektir. Siyasetin reddi liberalizmin ana nüvesini oluşturur böylece. Siyaseti bireysel hesaplara indirgeyen liberal siyasetin, siyaset alanında karşılaştığımız şeyin çoğunlukla yalıtık bireyler değil, gruplar ve kolektif kimlik ve cemaatler olduğu fikrini göz ardı ettiğini iddia eden Mouffe’ye göre, bu anlayış siyasetin dinamiklerini yok eden bir sürece zemin hazırlar.

Mouffe, bir röportajında, Batı’nın kültürel norm ve anlayışları ile Doğu’nun ya da İslam kültürünün anlayışlarının farklı olabileceğini, ama liberal siyasetin liberal anlayışı tüm toplumlara tek mümkün demokrasi (ve siyaset) biçimi olarak dayattığını söylüyordu. Rasyonel diyalog ve bireycilik, Batılı normlar olarak diğer tüm kültürel norm ve anlayışların üzerinde kutsanır. “Rasyonel olmayan” ya da rasyonelleştirme düzlemine ayak uyduramayan, liberal siyaset ve demokrasi içinden dışlanır ya da güdük ve kırpılmış biçimleriyle siyasete sokulur. Kant’çı eşit saygı yöntemi liberalizmin ana izleği olarak liberal paradoksun çözülmesi için piyasaya sürülse de, “rasyonel bireylerin” kabul edebileceği ilkeler ve devletin, bu rasyonel ilkeler zemininde kurulması, liberal siyaseti ve onun oluşturduğu zemini tümden dışlayıcı ve zorba yapar. Eşit saygı, somut toplumsal alanda “liberal olanlara” saygı ve “rasyonelleştiremediklerimize” düşmanlık olarak ortaya çıkar.

İnançlı insanların, ama özellikle yaşayan bir dinin mensubu olan Müslümanların, liberal zemindeki anlaşmazlıkları “makul ve rasyonel olmayan” anlaşmazlıklar olarak damgalanarak halı altına süpürülür. “Ya rasyonelleş de gel, ya da öl!” denir onlara… Bu yüzden karikatürlere karşı olan Müslümanların tepkileri siyasi ve toplumsal alanda “rasyonel olmadıkları” ve “ifade özgürlüğüne karşı oldukları” iddiasıyla bu alanların dışarısına sürülür. Fiilen elinizde siyasi ve toplumsal alanda bir ifade imkânı kalmaz ve türlü radikalleş(tir)melere zemin hazırlanır. Liberalizmin, Batılı devletlerin terörüne karşı, yapacak şeyi kalmamış “dışlanan” fertlerin “ferdi veya örgütsel terörünü” beslediğinin ve bu anlamıyla radikalizmin yegâne besleyicisi olduğu gerçeğinin bu noktadaki tespiti hayati önemdedir. Bu anlamda makul ve rasyonel olanın ne olduğu bilgisini tekelinde tutan bir siyaset ve felsefedir bu. Başka bilme, bilgi hatta rasyonellik yöntem ve biçimleri olabileceğini baştan inkâr eden bir yöntem… “Makul olan” ile “makul olmayan” arasında sınırlar çekilir ve Mouffe’nin ifade ettiği gibi, bu sınırlar bir hegemonya, bir despotizm yaratır. Siyasetin geri çekilişi burada başlar. Liberalizm, adaletsizlik, hakkaniyetsizlik ve terör demek olduğu kadar, siyasetsizlik de demektir aynı zamanda!

Yine röportajda Mouffe’nin belirttiği gibi, liberal özgürlük ve eşitliğin toplumda ahlâken makul olmanın biricik ölçüleri sayılması, siyasal düzeni farklı değerlerin örgütlemesi gerektiğine inananların itirazlarının kabul edilmemesinin gerekçelerini oluşturur. Liberal siyaset oyunun kurallarını ve nerede oynanacağını belirlemiştir. Ya kabul edecek ve ona göre oynayacak, ya da dışlanacak ve gettolaşmanın yeni kurbanı olacaksınız!

Liberalizmin, toplumsal iktidar algısını anlamamış olması, onun temel ve büyük sorunlarını besleyen ana özelliklerdendir. Modern toplumlarda iktidar çok yönlü bir yapı arz eder. Devlet iktidarı modern toplumlarda ikincil mahiyettedir. Hâlbuki toplumsal ilişkilerin türlü biçimlerinde gerçekleşen iktidar alanları çok yönlü mahiyettedir. Okullar, üniversiteler, ekonomik kurumlar, şirketler gibi birçok birim, bir ferdin hayatında devletin olduğundan çok daha yoğun güç uygulayan ve merkezi belli olmayan bir iktidar alanını tarif ederler. Liberalizm ise bu alanların hepsini görmezlikten gelerek, hatta toplumsal alanı tarif ettiği biçimiyle bu iktidar alanlarının üstünü örterek, onların iktidarlarına sonsuz bir alan açar. Devletin iktidarından kurtulan bireyin, iktidardan kurtulup özgürleşeceğini düşünmesi liberalizmin toplum analizinde en fazla yanıldığı alanlardan birisidir. Mesela basın, bu iktidar alanlarının en büyük ve en kutsallarından birisidir. Basın özgürlüğü liberalizmin yeni putlarındandır bu anlamıyla. Basın, kendisi bir hegemonya aracı olarak herkesin ve dünyadaki toplumların tümünün üzerinde bir demokles kılıcı olarak tahakküm kurabilir; ancak basına yönelik en ufak bir eleştiri dahi, karşısında liberal fikir özgürlüğü polislerini bulur.

Toplumsal yapıyı ikiye bölen, kamusal alan ve özel alan olarak iki ayrı alan yaratan liberal düşünce; bu yarattığı alanların içerisine de duvarlar örer. Bireysel alan olarak addettiği özel alana ekonomiyi de dâhil ederek ekonominin politik bir eleştirisini engeller. Demokrasi ve Kapitalizm kitabının yazarı Samuel Bowles, liberalizmin özel ve kamusal alan ayrımının çelişkili yapısını şu şekilde ifade eder: “ Liberalizm, temel politik ilkeleri kendi söylemsel kuralları çerçevesinde birleştirir; bunu yalnızca suskunluğuyla değil, aynı zamanda ikinci bir yolla, yani özgürlük, eşitlik ve demokrasiyle ilgili temel terimlerinin uygulama alanını keyfî biçimde sınırlayarak da yapar. Toplumsal yaşamın belirli bir kuramsal temsilinden önce, toplumsal uzam liberallerce bu biçimlerde bölünmüştür. ” Yani liberalizm Michael Walzer’in söylediği gibi bir duvarlar dünyasıdır ve her duvar yeni bir özgürlük / kölelik alanı yaratır. Özgürlük eşitlik ve demokrasi ile ilgili alanların keyfi bölünmesi, bugün Batı’da çok net gördüğümüz bir durum yaratmıştır. Dindarların hak ve özgürlükleri “birey hakları” bahane edilerek engellenmekte, dindarı – özellikle İslam gibi ‘yaşayan’ ve liberalizme tehdit oluşturan bir dine inanıyorsa – dindarlar, haklarını ancak soyut birey haklarına indirgedikleri sürece kullanabilmektedir. Toplumsal ilişki ve ikna mekanizmaları değil, son sözü söylemiş bir anlayışın, yukarıdan aşağıya tanzim ettiği özgürlükler anlayışıdır söz konusu olan. Son C. Hebdo meselesinde de görüldüğü gibi, tanzim edilen o özgürlüklerle, hiyerarşisinin en tepesindekiler “en alttakilere” vurmakta hiçbir sakınca görmemekte ve bunu yapmak için de liberal devlet hegemonyasını ve özellikle basın özgürlüğü denen putları dereye sokmaktadırlar.

Liberal haklar ve özgürlükler doktrininin ortaya çıkardığı en önemli sorunlardan birisi “fikri gettolaştırma” diye adlandırabileceğimiz bir şeydir. Liberal özgürlük anlayışından beslenen ve karikatürlerden filmlere kadar, temel olarak “öteki” diye belirledikleri ve liberal dünya içine entegre edemedikleri herkesi (özellikle Müslümanları) aşağılamayı fikir özgürlüğü olarak gören bu anlayışın müntesipleri, muhatap almaktan bile imtina ettikleri “liberalizmin ikinci sınıf bekleme kompartımanındaki” birey ve topluluklara “ilkel” muamelesi yaparlar. Zira bu insanlar, mesela birkaç yıl önce Nişanyan’ın bir cümlesindeki “tanımladığı gibi” “Allah diye birine inanan, pırpır kanatlı ulakların bilgi götürdüğü zatlara inanan” henüz aklı baliğ olmamış ilkel yaratıklardır! Onlarla konuşmak değil, alay etmek; onları dinlemek değil hakaret etmek gerekir! İşte liberalizmin ördüğü bu duvarlar, özgürlükleri yaratmaktan öte bir şey yaparlar; tahakküm kalelerini gözlerden saklamaya ve korumaya yararlar. Özgürlük terimi kullanım biçimlerine göre liberal rasyonel failler (seçenler) için kullanılır, ancak diğerleri (öğrenenler) için kullanılmaz. Müslümanlar, bu anlamıyla “öğrenen” bile değillerdir! Rasyonel faillere verilen haklara ve özgürlüklere sahip olmaları “lâikleştirilmeyi” gönüllü olarak kabul etmedikleri sürece mümkün değildir! Demokrasinin normları da sadece kamusal alanda “seçenlerin” eylemleri için geçerlilik taşır. Hakaret eden “bireye” verilen sonsuz özgürlüğe karşı, özellikle dinî cemaatler içinde yer alanlara, kendilerine yapılan hakaret ve aşağılamalara karşı konuşma ve aynı tonlamada cevap verme özgürlüğü bile tanınmaz. Zira dine bakışın, liberalizmi ontolojik olarak getirdiği konumla, diyalojik yansızlık ve bireycilik birbirine eklenince gelinen yerin, sonsuz hakaret şehvetine sahip çıkan liberal ve solcularla, fert olarak mesela Charlie Hebdo’ya, karikatürlere kızan, ama aslında bu durumun altyapısının ne(rede) olduğunu hiç düşünmemiş Müslümanların “kazananı belli” kavgası olması kaçınılmaz olur.

Yukarıda detaylıca açıklamaya çalıştığımız gibi, liberal bir birey, kendisinde, tarihin bütün birikimini ve ilan edilen “son”un zaferini gördüğü için olsa gerek, öteki ile ilişkisini kendi baktığı yere göre konumlamayı tercih eder. Kendi anlayışı zaten tarihin en “olgun” anlayışı olduğu için, ötekine “saygı gösterdiği” zamanlarda bile, bunu, “şimdilik mazur görmekte sakınca görmediği” o şeye karşı tepeden bakan bir “hoşgörü” ile yapabilir ancak. “Hemhâl olmak” liberalizmin kitabında yazmaz çünkü!

Liberal dünya, kişisel özgürlükleri maksimize etmeye çalışırken, çoğunlukla bunu toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilerde olması gereken ahlakîliği göz ardı ederek yapar. Bu özgürlük isteği, “sevilmeyen”, “beğenilmeyen” ve “aşağı görülen” insanlara, toplumlara ve onların inandıklarına hakaret etmenin sonsuz şehvetine sahip olma isteği olarak yansır. Üstelik “devlet” ile sorunu olduğunu iddia eden ve “devleti azaltmak” niyeti olduğu zannedilen liberalizm, tüm dünyada, neo-liberal dünyanın çıkarına darbeler yapacak, iç karışıklıklar çıkaracak kadar güçlü zalim devletler, onlardan da güçlü şirketler ve bunların beslediği “terör örgütleri” inşa etmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, İsrail… Daha Mısır’daki darbe, Ukrayna’da yapılanlar sımsıcakken ve Suriye’deki zulme verilen destekler, Irak, Bosna, Afganistan’da yapılanlar açıkken, Batılı ideolojilerin ve liberalizmin tüm dünyaya adalet ve refah getireceği tezi sonsuz bir geri zekâlılığın değilse, ahlaksızlığın dışavurumu olarak görülmelidir.

Evet, Charli Hebdo karikatürlerinden geriye istediğimiz kadar gidelim ve yapılanlara ister hakaret diyelim, ister alay, sonuç değişmez. Zira ortada, “diyalog” isteyen değil, aşağılamayı amaçlayan; insanca bir ilişki kurmak isteyen değil, alaycı bir şehvetle mütemadiyen tahrik etmek isteyen vandal bir liberal şehvet söz konusudur. Danimarka’daki karikatür krizi sırasında da benzer bir anlayışı görebilmiştik Avrupa’da. Avrupalı aydınlar bunun bir özgürlük ve demokrasi sorunu olduğunu söylemekte direttiler. Liberal özgürlük şehveti, kendisine bakarak ve kendi geldiği yerin mutlaklığına inanarak “öteki”ne girişilmiş bir savaş demektir aslında. Bunu, eleştirilemez olan ekonomik kurumları ve aygıtlarında; eleştirilemez olan lâikliğinde, özellikle nefret suçu kapsamına alarak her türlü eleştirisini dondurduğu “korumaya layık gördüğü özgürlüklerde – eşcinselcilik, Yahudilik, Holocaust ve türlü şehvet politikaları” net olarak görebiliriz. Ancak, eleştirilemez, hatta yaklaşılamaz olanın bu kadar çok olduğu liberal sistemler, bazı şeyleri eleştirmenin sınırları konusunda oldukça esnektirler. Mesela Avrupa’da, bir utancı halı altından yukarıya çıkarma tehlikesi barındırdığı için “Yahudilik” hariç, başta halkın çoğunluğunun “sembolik olarak da olsa” inandığı Hıristiyanlık olmak üzere her türlü dine karşı aşağılayıcı tutumlar sergileyebilirsiniz. Özellikle İslam’a ve onun Peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.v) edeceğiniz hakaretler sizi daha da “özgürlükçü” kılar. Zira liberal sistem, boşalttığı dinsel alana hızla başka kutsallar sızdırır. Şehvet endüstrisinin dokunulmaz kıldığı her şey gibi… “Kendisine bakarak Müslümanları tanımlayan” liberal birey ve aydın, işte bu yüzden bu karikatürler üzerindeki tartışmaları anlayamıyor.

Liberalizmin bu hoyratlığı ve oluşturduğu “ahlâkçılığa” karşıt olarak, otomatik oluşan engin “ahlâksızlığı”, onunla adaletin, güzelliğin ve kardeşliğin arasını aşılmaz şekilde açan önemli sebeplerden birisidir. Liberal bir birey için özgürlük adeta başkalarına hakaret edebilme özgürlüğüdür. Bu tür davranış veya sözlere karşı getirilen eleştiri ve engellemelerin hepsi fikre yapılan sansürler olarak değerlendirilir. Hâlbuki yukarıda kısaca bahsettiğimiz gibi, liberalizm kutsalların alanını boşaltırken yerine doldurduğu yeni kutsallarına dokundurmama konusunda oldukça serttir. Nefret suçu olarak yaftalanan hiçbir konuda fikir özgürlüğünüz yoktur. Eşcinselci şehvet endüstrisine mi laf ettiniz; karşınızda “şehvet ekonomisini koruma polislerini” bulursunuz! Toplumsal utançlarından bir cüz olan “Nazi katliamından” dolayı, Yahudi ( hatta İsrail) eleştirisi de tamamen engellenmiştir. Zira toplumsal kompleksler, global liberalizm yolunda en az hatırlanması gereken şeylerdir. Antisemitizm kafanızın tepesinde demokles kılıcı gibi durur her zaman. Mesela Charlie Hebdo Dergisi’nin alaycı bir şehvetle kullandığı o karikatürlerin benzerlerini, Avrupa’da, ABD’de Yahudiler ya da eşcinseller için asla kullanamazsınız. Bu yüzden liberal özgürlük şehveti, global dünya ölçüleri içinde düşünüldüğünde “güçlü”, “kural koyucu” olana değil de, “güçsüz” ve “mazlum” olana doğru yürüyen bir şiddete yönelir. Aşağılamanın bütün türleri, “güçlü” olanın “mazlum” olanı ezmesi için bir araç olarak kullanılır. Hem mütemadiyen vurur, hem de ağlamanıza müsaade etmez! Zira böylesi en kolayıdır.

Evet, son olarak tespit edelim: O yürüyüşe katılan Davutoğlu başta olmak üzere Müslümanlar ve Batı dışı toplumlardan gelenler, bütün bu anlattığımız ve aslında Batı dışı (ama özellikle Müslüman) toplumlar nezdinde çürümeye yüz tutan neo-liberal soysuzluğa diriltici bir soluk üflemişlerdir. Hiç savunması, lamı cimi yoktur bu durumun. Davutoğlu’nun yaptığı şey, Batı’ya tam da tükendiği bir anda koltuk değneği olmaktır. Niyeti ister bu olsun, ister olmasın, yapılan şey sonuna kadar yanlıştır ve çok büyük zulümlere gebe sonuçlar doğuracaktır.

Doğruları tartışmak, yanlış olanı net olarak tespit etmeden yapılması mümkün olan bir şey değildir. Önce yanlışı tespit edelim ve en başta kendimize yakın gördüklerimizin yanlışlarını dile getirelim. Yoksa iki yüz yıldır net olarak gördüğümüz gibi, bu zulüm ve terör dünyasını kendi elimizle yeniden diriltmekten başka hiçbir şey yapamayacağız.