Ayşe Şasa’nın Mirasını Taşımak

Posted on Haziran 11, 2015

0


Not: Bu yazı birkaç ay önce Ayine Dergisi’nin “Sanat, sinema ve tasavvuf” özel sayısında yayımlandı. Bugünün, “insanı” aradığımız çorak ikliminde Ayşe Şasa’nın tam da o aradığımız insanı hatırlamamıza vesile olabileceğini düşünüyorum. Beş gün sonra Ayşe Şasa’nın Hakk’a yürüyüşünün üstünden bir yıl geçmiş olacak. “İnsanı” unutmamak için, hatrlatanları hatırlamamız gerekiyor. Ayine Dergisi Genel Yayın Yönetmeni sevgili kardeşim Abdurrahman’ın sıkça sitemle karışık ifade ettiği gibi “ateşimizi diri tutmak için” birilerinin kalbine, ruhuna ihtiyacımız oluyor. Ayşe Şasa, sadece hatırasıyla bile, zaman zaman sönmeye yüz tutan ateşimize, “yeni bir dil kurma” “yeni bir söz söyleme” çabamıza katkıda bulunuyor. Doğrusu, Türkiye’nin bu ortamında, “entelektüel” ya da okumuş / yazmış çevrelerin, en “küçüğünden” en “büyüğüne”, en sekülerinden / materyalistinden en dindarına kadar, çürümye yüz tuttuğu ve çölün, önüne geçilemez raddede büyüdüğü bu dünyada ateşimizi canlı tutmak çok zor. Güzel bir insanı hatırlamanın bir katkısı olur belki… Ama o Güzel İnsanı anlamanın özellikle… Yoksa, nice güzel insanların takipçisi olduğunu iddia eden, ama çöplükteki bir horozdan farkı olmayanlarım hâkim olduğu bir ortamı şehvetle yenilemenin değil… Nur içinde yat Ayşe Şasa. Allah mekânını cennet etsin. Allah hepimize, sevdiklerimizle, ama özellikle Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sancağı altında haşrolmayı nasip etsin inşallah.  

“O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler.” Bakara 156

Film sanatı ile ciddi olarak ilgilenmeye başladığım ilk zamanlarda, bu sanatın manevi yönüne yönelik kimi “hislerim” ve o hislerden kaynaklanan “iyi filmin” nasıl olabileceği yönünde kimi “çıkarımlarım” vardı. Ancak bu hisleri, söze, kâğıda dökemiyor, bu manevi yönün nasıl ortaya çıkabileceği yönünde sistemli bir birikime dayanan fikirler üretemiyordum. Hâlbuki içgüdüsel olarak “biliyordum” ki, film sanatı tümüyle manevi bir sanattı. Onu değerli kılan bu yönü olmalıydı.

İştahla okuyup film izlediğim bu ilk zamanlarda, önüme çıkan ve bir his olarak çok güçlü şekilde “bildiğim”, ama bir türlü anlatamadığım şeyleri anlatmaya, göstermeye yeltenen iki şahsiyet, sadece film ve sanat anlayışımı değil, tümüyle hayatımı değiştirecekti.

Bu şahsiyetlerden ilki, maalesef ancak öldükten epey sonra kendisini tanıyabildiğim Andrei Tarkovsky idi. Dünyadaki sinema anlayışlarının kahir ekseriyetinin profanlığına inat, sinemayı bir manevi enstrüman olarak gören Tarkovsky’nin çektiği bir avuç film, söyleşileri ve Mühürlenmiş Zaman adlı kitabı, film ve sanat yolculuğumdaki en önemli “azıklar” olmaya başlıyordu. Bir “his” olarak “görülerimi” yazıya ama çok daha önemlisi filme döken bir dervişti benim için Tarkovsky. Rusya’nın derin Ortodoks geleneğinden geldiği hâlde, neredeyse dünyanın tüm “inanç” iklimlerini dolaşarak yapılmış gibiydi filmleri. Yazdıklarında bunun emarelerini görmek mümkündü. İslam ile ilişkisini gösteren pek bir ipucu bulamasak da, Arapça bildiğini öğrendiğim an, Tarkovsky’nin tasavvuf ile literal bir bilgiden kaynaklanıyor olmasa bile bir gönül bağının olabileceğini düşünmeye başladım. Stalker / İzSürücü neredeyse bütünüyle manevi bir tasavvuf filmi gibiydi. Ha keza diğer filmleri de… tarkovsky Tarkovsky’ye Bergman’dan dolanarak gelmiştim aslında. Bergman’ın ilk izlediğim filmi şiddetli şekilde çarparak, onun övgüyle söz ettiği Tarkovsky’ye getirmişti beni. Tarkovsky üzerine okuduklarım, bir Müslüman olarak başka bir yönde düşündürmeye başlamıştı beni. Modern çağın tüketici / öldürücü soğuk çölünde, bu çöle karşı bir manevi iklim öneren Tarkovsky gibi bir avuç yönetmen dışında, özelde ülkemizde, genelde de Müslüman dünyasında neler yapılıyordu?

Okumalarım, hasta yatağının hemen dibinde “Fusûs’ul-Hikem”i bulan ve İbn Arabî Hazretlerinin manevi himmetiyle “yeşeren” Ayşe Şasa’yı karşıma çıkardı. Yeşilçam’ın önemli senaristlerinden birisiydi ve eşi ile birlikte Yeşilçam içindeki farklı bir damarı temsil ediyordu Şasa. Bülent Oran’ın ve onun senaryosunu yazdıkları filmlerin pek çoğunu izlemiştim elbette. Ancak bir başka gözle bakmaya başladım o filmlerin bazılarına. Film sanatıyla ilgili, “söze gelememiş hislerimi” bulduğum ve bizim geleneğimiz içinden film sanatıyla ilgili yeni bir şeyler söylemeye çalıştığı Yeşilçam Günlüğü başlıklı kitabıyla daha derinden tanımaya başladım Şasa’yı.

Ayşe Şasa, el yordamıyla tanımaya çalıştığım Tarkovsky hakkında da çok önemli tespitler yapıyordu. Mesela Offrett / Kurban hakkında “sinema perdesini bir ibadethaneye çeviren film” tespiti, film sanatıyla ilgili kendi geleneğimizden hareketle bir şeyler yazma girişimimin kesinlikle milat ilk cümlesi olmuştur. Bazin’in, Eisentein’in yazdıklarına yönelik bizim medeniyetimizden hareket eden bir bakışın nasıl mümkün olabileceğini ilk olarak ondan gördüm. ayşe şasa-bülent oran Bütün bunların yanında, Ayşe Şasa’nın yazdıklarında daha bir başka şey vardı. Tarkovsky, nasıl manevi bir sinema üzerine tükenmek bilmez “fikir çilesi çeken derviş” ise, Ayşe Şasa’nın yazdıklarında hissedilen tam da buydu. Vahyi kaynağı yapmıştı ve bütün her şey Kur’an vahyinin canlılığında yeniden anlaşılır oluyordu onun yazdıklarında. Hasta iken başucuna konan Fusûs, belli ki, sadece hayatını değil, düşünme biçimini de ciddi oranda değiştirmişti. Fusûs’tan, Kur’an’ın en derin hazinelerine yolculuk ederek, bir düşünce fenâ ve bekâsının nasıl yaşanabileceğini, kendisinden sonra gelen herkese, yaşayarak, yazarak ve yaparak gösteriyordu. Film üzerine düşünmekle, maneviyat / din ve hayat üzerine düşünmeyi birbirinden ayırmayan bir tevhidin ürünleriydi yazdıkları. Yeni bir söz söylemeye yönelik derin bir tefekkür çabası ile birlikte, İslam medeniyetinin, modern soysuzluk karşısındaki “duraklama dönemine” bir ağıt olarak da okunabilirdi yazdıkları. Bu yüzden ciddi bir acı da hissediliyordu yazdıklarında.

Yeni bir söz söylenmeliydi, ama bunu bütün medeniyet birikimimizi kullanarak yapmalıydık! Nasıl yapacaktık bunu? Bir hazır reçetemiz, şablonumuz var mıydı? Mimari ya da diğer İslam sanatlarına yönelik yazıp çizenlerin ya da eser üretenlerin işi nispeten kolaydı. Zira medeniyet birikiminin reçete ya da şablon olarak biriktirdiği epey şey vardı sotede. Ancak film sanatı çok yeni bir sanattı. Bu sanat üzerine, bütün bir medeniyet birikimini seferber ederek düşünme çabası şümullü bir genişlik gerektiriyordu. Felsefeden vahye, diğer sanatlardan edebiyata kadar pek çok alanda kendi eviniz kadar rahat yürümeliydiniz ki, eskimeyen yeniden, yepyeniyi inşa edebilesiniz!

Şasa, medeniyet birikimimizi tasavvuf ekseninde kullanarak, bir “hikmet sineması” peşindeydi. Hz. Mevlâna’nın pergel metaforunu yürüyüşüne metot yaparak, Batılı, Uzakdoğulu düşünür ve yönetmenlere kadar pek çok ismi ekliyordu düşünce çabasına. Her birisinin yazıp yaptıklarını, kendi medeniyetimiz perspektifinde değerlendiriyor ve bütün bu insanlık birikimini nasıl “kendimiz yapabiliriz” meselesi üzerine tefekkür ediyordu. Bu çaba aynı zamanda, sinemamızın ve dünya sinemasının “mevcudu” üzerinden mümkününü araştıran bir Türk ve dünya sineması arkeolojisi demekti.

Ayşe Şasa’nın çabası, yazdıklarından bağımsız şekilde, nasıl bir medeniyet / sinema ilişkisi sorusu üzerine kendisinden sonra gelen herkesi besleyen bir mimariydi. Türkiye’de sinema üzerine postacılıktan / taklitten başka bir düşünce / film üretmekte zorlanmış, ama medya ve düşünce alanında hep hâkimiyetini koruyagelmiş Batıcı kesimin bir alternatifi olarak öne çıkıyordu Şasa. “Kendi” olmadan evrensel olunamayacağını, bitip tükenmek bilmeyen bir çaba ile anlatmaya koyulmuştu. Dairelerimizin en içinden, genişleye genişleye bütün daireleri dolanacak, ama sonra yine “cahillerin çoğalttığı hakikat / nokta ilmine” geri dönecektik. Zor bir yolculuktu ve bu yolculukta, bir İzsürücü’nün olması şarttı. Ayşe Şasa, işte bizim sanat / sinema / medeniyet yürüyüşümüzdeki İzSürücü olarak görülmelidir.

Hâkim Batıcı paradigmaya karşı bir medeniyet sanat / sinema dilinin inşası için kendisinden sonra gelecek herkese kol kanat gerecekti Şasa. Yusuf Kaplan, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Kabil gibi, Türkiye’de film sanatı üzerine medeniyetimizden hareketle yazıp çizmeye, düşünce üretmeye çalışan herkes, bu anlamıyla Ayşe Şasa’nın paltosundan çıkmıştı. Bu durum, onun yazdıklarının tümünü onaylamak ya da önerdiği film biçimlerinin tümünü kayıtsız şartsız kabul etmek anlamına gelmiyordu tabii olarak. Şasa’nın yaptığı şey daha çok, önü yüzyılların çerçöpü ile dağ boyutunda kapanmış bir düşünce / sanat geleneğini, bir greyder gibi yolu açarak canlandırmaya çalışması ve yeni olanı, açılacak bu yol üzerinde yürüyerek inşa etmek için gösterdiği çabaydı. “Gelin yeni bir söz söyleyelim” diyordu. Yeni sözümüz, eskimeyen yeniden hareket etsin ve bize sadece film sanatında değil, hayatın bütün alanlarında yeni bir uyanış imkânı versin…

Sinemanın Hakikati‘nin çıktığı ilk zamanlara kadar şahsi olarak nasıl bir insan olduğunu bilebilecek bir yakınlığım olmamıştı kendisiyle. Kitabın çıktığı ilk günlerde, tanımadığım bir numara gördüm telefonumda. Telefonla ilişkim genelde “saatler sonra gördüğüm numaraları geri aramaktan” öteye geçmediği için, birkaç saat sonra numarayı geri aradım. Ayşe Şasa telefonun öteki ucundaydı. Kitap hakkında epey bir konuştuk. Bazen bir anne edasıyla eleştirdi ama çoğunlukla büyük bir heyecanla film geleneğimiz üzerine konuştu. Karşımda, birisinin kitabı hakkında, o birisinin kendisinin duyduğu heyecanın on katı, yüz katı heyecanda birisi vardı. Zaman zaman heyecandan ağlamaklı oluyor, zaman zaman ciddileşip anne öğütlerine ve açılacak olan yeni yola dair uyarılara başlıyordu.

Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sineması‘nı bütünüyle okuyup bitirinceye kadar bu telefon konuşmaları sıkça tekrarlandı. Bir Ramazan gecesi sahur vaktinde arayıp da “Evladım şu an Dostoyevski ‘Suç ve Ceza’ yazını okuyorum. Ne kadar heyecanlandım, ne kadar sevindim anlatamam. Bunu bir film yönetmeni gözüyle yazmışsın sen. Gecenin bu vakti bunun için rahatsız ettim, ama heyecanım geçmeden sana söyleyeyim istemedim” diyordu. Hâlbuki heyecanı da “zımni de olsa kendi öğrencilerinden birisinin yazdıklarına” yönelik tertemiz ve kibirsiz sevinci de öyle net belliydi ki! Açıkçası, Ayşe Şasa ile yaptığımız konuşmalara kadar, yazdığım herhangi bir satırın bir değeri olduğunu asla düşünmemiştim. Ancak konuşmalarda hissettiğim şey, yazdıklarımın, hiçbir şey yapmasa bile, entelektüel dünyaya küskünleşen birisini canlandırdığı gerçeğiydi. Bunu sonradan çeşitli söyleşilerinde kendi ağzından da duydum.

Ayşe Şasa, örneğini her gün, özellikle akademi ve medya çevrelerinde gördüğümüz, riya dolu, kendisinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, yazdığı her kelimeyi büyük bir mülkiyet şehvetiyle “koruyan”, kendi reklâmı dışında hiçbir şeyi “içten” yapamayan bildik modern (hatta modern Müslüman) intelijensiya karşısında, bizim geleneğimizin âlim / arif tipolojisini temsil ediyordu. Hemen hepimiz ona borçluyduk, ama o “alacağını tahsil etmeye gelmiş” büyüklük taslayan birisi değil; kendisinden sonra gelen herkes, kendisinden daha “yukarıda” fikirler ve eserler üretsin isteyen samimi bir dervişti. Şasa’yı benim nazarımda diğer yaptığı her şeyin üzerinde kıymetli kılan budur. Benim için en örnek alınacak yönü de budur. Düşünür bulunur, bilim adamı bulunur, bir bilginin her veçhesine hâkim olan “uzman” da bulunur; ama bilgisiyle amel eden, kendisinden çok başkasını düşünen derviş zor bulunur. Onu nadir kıymette bir mücevher yapan şey asıl budur.

Eğer bugün, boyutu birkaç cilt olacak olan dünyanın birçok sanat ve düşünce geleneği üzerine kapsamlı bir tefekkür çabası olarak başlayıp, kendi geleneğimiz üzerinden bir İslam sanatı ve film sanatı ilişkisi teorisi kurmaya “cüret edecek” bir şeyler yazma cesareti buluyorsam, bu kesinlikle Ayşe Şasa sayesindedir. Yazma maceramda, kimi hasbelkader tanıştığım, kimini de medya ve “ortalıkta” sıkça görerek tanıdığım onca “gösteriş insanı yazar / çizer / sanatçı” karşısında duran bir insan tipi olarak, örnek alınacak kıymetteki insanların başında geliyor. Onun katkıları, hiçbir riya bulundurmayan tertemiz desteği ve dahası “iyi niyetle ve kendi sözleriyle, ‘bir çıkar beklemeden yazılanların insanlık için önemli olabileceğine’ beni inandırması” olmasaydı asla böyle işe girişemezdim. Bu anlamıyla gelecek olan kitaplar Ayşe Şasa’ya ithaf olunacaktır.

Allah mekânını Cennet eylesin Ayşe Şasa. Hepimize seninki gibi bir içtenlik, seninki gibi bir samimiyet, seninki gibi bir aşk versin… Amin…

Reklamlar
Posted in: Din, Sanat, Sinema, Tasavvuf