Şuur Mevsimi Ramazan’da Bülent Yıldırım’ı Dinlemek

Posted on Haziran 26, 2015

0


Ramazan yenilenme mevsimi demek Müslümanlar için. Bütün kir pastan arınıp temizlenme… Yenilenmek, neyi yenileyip, hangi kir paslardan kurtulmamız gerektiğinin şuuruna sahip olmakla mümkün. Peki, bu şuura sahip miyiz hakikaten?

Ramazan’ın “sıradan” Müslüman halk için bir yenilenme olduğu doğru; ancak bir de İlahiyat Hocaları için bir anlamı var Ramazan’ın. Televizyonların, gazetelerin “şenlendiği” bir ortamda en fazla onların adları geçmeye başlayacak ortalıkta. Her biri ünü, reytingi nispetinde bir televizyon kanalına demir atıp, yenilenme mevsimi Ramazan’ın “hikmetlerini” anlatacak bizlere. “Kitabı az bir para karşılığı satacaklar” arasına eklenecek çoğu… Tek farkla… Artık bu satış işlemleri o kadar da az para karşılığı olmuyor. Her kanalda pop starlar gibi reyting savaşları nispetinde “değer kazanıyor” hocaefendiler!

Müslüman, şuur sahibi olmalıdır, evet; ama bu şuuru nasıl ve hangi göz, kulak, akıl ve kalple edinecek? Mesela “sıradan Müslüman’ın” gözü, kulağı, dili olduğu iddiasındaki bir sunucunun muhterem bir Hoca’ya sorduğu “Hocam, malum mevsim tatil mevsimi, Ramazan’da denize girmek orucu bozar mı?” sorusuna aldığı ilmihal cevabı mı şuurlandıracak bizi? Hoşgörülü gülücükler atarak ve engin bir yüce gönüllülük ile verilen “hayır bozmaz, su kaçırmayın yeter!” cevabı ile tatmin mi olacağız? Şuur sahibi olmak, aslında nerde ve ne ile olduğunu bilmekle başlayacak bir şey değil mi? Peki, bu ilmihâl cevaplarını veren hocaların kaçının hakikaten “nerede” olduğunu bildiğini zannediyoruz?

Ramazan’ın ilk günü, seçimden hemen sonra “Kobani’yi iyi okumalı, Gezi’yi anlamalıydık” diyen İsmail Kılıçaslan’ın sunduğu iftar programında bir “anti-tez” vardı. Bütün o ilmihâl hocalarına karşı “hâl’in ilmini / şiirini” gösteren bir merhamet şairi. İHH’nın yöneticisi Bülent Yıldırım… Başta Kılıçaslan olmak üzere hepimize “asıl neyi anlamamız gerektiğini” duyuruyordu. Ve “denize girmek orucu bozar mı” diye soranlara ve onlara hoşgörülü cevaplar verenlere “Ey Müslümanlar uyanın. Tüm dünyada Müslümanlar öldürülüyor. Sadece Irak’ta beş milyon yetim çocuk var. Suriye’dekini şu an bilmiyoruz ama orada da bir milyondan fazla olduğunu sanıyoruz” diyordu. “Ev alevler içindeyken, üst katındaki ziyafetle” ilgilenenlere ve onlara çanak tutan şuur katili hocalara, “şuurlu olun, Müslüman olun” diyordu adeta. Tüm dünyada Müslümanlar katledilirken, şu an Türkiye’yi saldırının tam merkezine alan devasa bir Haçlı seferi ile muhatapken, tatilden ve yüzmekten bahsedebilen Müslümanlara, “yetimlerin başını okşayın, onları sahipsiz bırakmayın. Bir şeyiniz de eksik bırakın, ama Müslüman kardeşlerinize yardım edin” diye yalvarıyordu. Hayatında bir gün bile oruç tutmamış diyetisyenlerin “şunu yiyin bunu yemeyin” reçetelerini Allah emri gibi tutanlara, yiyecek tek lokması olmayanların orucunu hatırlatıyordu. Mükellef sofraların orucuna karşı, yetim başı okşayan, onlarla aynı sofrada olmaktan “tiksinmeyen” Müslümanları çağırıyordu irfan sofrasına. Sözü eylemi, eylemi de sözüydü. Zaten çığlığından, kalbinin gözlerine diline yansımasından belliydi her şey. B. Yıldırım’ı izlerken hayatımda hiç olmadığı kadar utanıyordum kendimden. Onun gibi olamadığım için. Üstelik onun gibi olmayı çok isteyip, bunun lafını edip asla olamamaktan…

Binlerce şiir yazsanız da şairliğin yanından geçemeyebilirsiniz (ki şair oldukları iddiasındakilerin kahir ekseriyeti öyledir); ama bu dünyada şairce oturmak vardır bir de. Bildik anlamda tek bir şiir bile yazmamıştır, ama en güzel, en büyük şair odur. “Güzellik kurtaracak dünyayı” sözünün gerçek muhatabı işte bu şairlerdir. Bülent Yıldırım benim tanıdığım ender gerçek şairlerinden bu ülkenin. “Yüzebilirsiniz tabi, orucu bozmaz” diyen ilmihâl hocalarına karşı “bu defa da yüzmenden, denizinden, konforundan, yatından, katından feragat et. Evin yanıyor, üst katında ziyafet yapmakla uğraşıyorsun. Ne olur şuuruna merhamet göster” diye çığlık atan bir şair.

Bülent Yıldırım’ı izlerken şuurun ve şiirin hakikatinin farkına varıyor insan. Seçimden hemen sonra AKP’yi eleştiren yazısında “Sırrı Süreyya gibi muzip, akıllı; Demirtaş gibi genç ve cool adaylar gösteremediği için” AKP’nin oylarının düştüğünü söyleyen Hakan Albayrak’ın her söylediğini yalanlıyor adeta. Bu devirde, acıların bu kadar çoğaldığı, milyonlarca yetimin gözümüzün önünde kahredildiği bir ortamda, muzipliğin merhametsizliğin bir başka görünümü olduğunu düşündüren bir örnek Bülent Yıldırım. Gülemiyor, çünkü içi yanıyor. Ama öyle şov ya da gösterişle değil; attıkları çığlıkları işitmeyi denesek hepimizin canının içini yakacak ve tüm dünyayı kahredecek yetim ahından hepimizi sorumlu tuttuğu için içi yanıyor. Bir yandan kıyamıyor Müslümanlara; ama öte yandan şuursuzluğumuza, bencilliğimize öfkeleniyor. Uyanın diyor, uyanın ki dünya güzelleşsin! “Ey Müslümanlar, uzak zannettiğiniz, bize olmaz dediğiniz her şey yanı başınızda. Kaç Suriyeli mülteci kıza tecavüz edildiğini, kaç çocuğun organlarının alınıp satıldığını bilmiyor musunuz?” diyor. Çığlığı, ateşi yeri göğü inletiyor. Demirtaş gibi genç, cool, yakışıklı değil belki, ama dünyanın en güzel insanı. Onun gibi bağlama da çalamadığı için “Gezici z kuşağı gençlere” söyleyebilecek pek bir şeyi de yok. Ama dünyada vicdanı olan ne kadar insan varsa hepsinin yüreğini kor ateşe çevirecek kadar samimi bir mümin.

Evet, Müslüman şuur sahibi olmalıdır değil mi? Bülent Yıldırım’ın çığlığı, bana, bu uyku ve hastalık durumumuzun bir başka yansımasını daha hatırlatıyor. Mesela daha bir ay bile geçmedi, Coca Cola reklâmının pornografisini yerden yere vurduğumuzdan beri. Coca Cola’nın erotik reklâmı Müslüman camianın ne kadar “söz sahibi” kalemi varsa hepsinin gündemine yerleşmişti. Haklı olarak gördüğümüz o manzara ve reklâmdaki erotizm hepimizi rahatsız etmişti. Ancak, Türkiye televizyonlarında o reklâm gibi reklâmlar ne ilkti ne de son olacaktı. Üstelik “Müslüman” kanallar da ona benzer reklâmları en az yirmi yıldır hiç çekince duymadan yayımlamaya devam ediyorlar. Ne de olsa paranın girdiği yerden ilk çıkan iman ve tutarlılık oluyor.

Ancak Coca Cola mevzuunda bahsetmemiz gereken şey başka olmalıydı. Ama hemen hemen hiçbir yazar, bu asıl trajediden bahsetmedi. Hâlbuki o reklâm Coca Cola’nın, belki de ilk defa, rol yapmadan, gerçekten “kendisi” olduğu reklâmdı. O reklâmda Coca Cola nasıl bir dünya, nasıl bir gençlik, nasıl bir “kardeşlik” istediğini net şekilde, yüzünü gözünü eğip bükmeden göstermişti. Neo-liberal dünyanın “kardeşliği” de, gençliği de, ilişkileri de Coca Cola metaforunda belki de o reklâmdan daha kuvvetli şekilde ifade edilemezdi. Yani o reklâmı, Coca Cola ilk defa “kendisi olduğu”, “ikiyüzlülük etmediği” için kutlamalıydık bile! Ancak reklâmı görür görmez hepimiz çok sinirlenmiş ve kalemlere sarılmıştık. Aynı Coca Cola, bugün iftar ve sahur programlarının arasında bir “Ramazan Kardeşliği” reklâmı yapıyor. Oruç tutanları devasa bir iftar sofrasında yan yana getiriyor. Dünyada, başta Gazze olmak üzere oruç tutanların başına bomba atanlara ve ne kadar İslam düşmanı varsa onların sponsorluğunu açık ya da dolaylı yollardan yapan bir “içecek firmasının” sırf “istihdam nedeniyle” saygı görmesi gerektiğini söyleyen kimi Yeni Şafak yazarlarının şuursuzluğunun tiksindiriciliğini geçtim; bu Ramazan reklâmının bizi tiksindirmemesi normal midir? Hangisi pornografik bu reklâmların? Kendisini ne ise o şekilde aktaran ilki mi; yoksa başta televizyonlardaki iftar ve sahur programlarında Coca Cola reklâmına teheccüd arası diyerek giren şuursuz sunucular olmak üzere hepimizi kandıran ikincisi mi? Müslüman düşmanı olduğunu açık şekilde bildiğimiz bir firmanın içeceklerini Müslümanların sahur ve iftar sofralarına getirecek mekanizmayı yürüten ve Müslümanların afiyetle yedikleri bir reklâm kadar pornografik başka bir şey bilmiyorum ben bu hayatta. Şuurlu Müslüman hangi reklâmdan hakikaten rahatsız olmalı?  “Müslümanların” televizyon ve gazete yönetici ve yetkililerinin şuursuzluğu daha mı az pornografiktir Coca Cola’nın o ilk reklâmından? Mesela Müslümanların yoğunlukla izlediği kanallarda, sahurun yaklaştığı saatlerde prezervatif reklâmı verdikten hemen sonra sahur programının fragmanını veren televizyon programcıları mı daha pornocu, yoksa Coca Cola’nın belki ilk defa “kendi olan” o ilk reklâmı mı?

Kendimi de dâhil ederek, başta Müslüman entelektüeller, yazarlar, düşünürler olmak üzere tüm Müslümanlara sesleniyorum şimdi. Ne zaman ayılacağız bu körlük uykusundan? Ne zaman, çevremizde olup bitenlerin ve hakikaten “nerede” ve “hangi zamanda” yaşadığımızın şuuruna varacağız? Daha ne kadar, git gide daha da vahimleşen bir şizofreninin hayatımızı esir almasına izin vereceğiz? Ne zaman “bu sene denize, tatile gitmeyeyim de, onun yerine yetime birkaç kuruş fazla yardımım dokunsun” diyeceğiz? Ne zaman orucun, maddi şartlarının dışında bir de irfan şartı olduğunu ve o irfanın en başta bir Müslüman şuuru kazanmakla mümkün olabileceğinin farkına varacağız?

Bülent Yıldırım’ın çığlığını ne zaman işiteceğiz? O çığlık, acı duyan, dünyanın her yanındaki mazlumlara yetişmeye çalışan ve televizyonlarda tatlı su ilahiyatçılığına vakti olmayanların çığlığı. Bizi kendimiz olmaya devam ediyor. Cool olmadığı, yüreği yandığı için hiç de muziplik yapamadığı ve üstelik bizi çok rahatsız eden şeyler söylediği için, “duyduk” ama yine hakkıyla “işitemedik” Bülent Yıldırım’ı. Rahatsız etti ama… Bir nebze de olsa canımızı yaktı! Hâlbuki tatil yerimizde, rahat rahat oruç tutabileceğimizi söyleyen cool ve muzip hocalarla ne kadar da mutlu mesut yaşıyorduk! Sırası mıydı şimdi vicdanımıza bir hançer sokmanın öyle değil mi?

 

Reklamlar