‘Taraf Olmak’ ya da ‘Olmak’! Yeni Şafak’ın Anatomisi

Posted on Temmuz 1, 2015

1


Müslüman dünyası yanıyor. Siyasi gelişmeler ve Müslüman dünyasına, başta Türkiye’ye olmak üzere, yapılan Haçlı saldırıları, gözümüzü “neden böyle olduk?” sorusuna çevirmeli. “İslam dünyası neden bu hâlde” sorusuna…

Bu soruya cevap vermenin çıkış yolu, şu ana kadar rantını afiyetle yediğiniz siyasi iktidarı, ilk tökezlemede “satmak” değil tabii ki! Saldırının muhatabını bugün en sadık şekilde korurken, bu saldırıların bu coğrafyada bu kadar etkili olabilmesinin asıl sebebini oluşturan bir avamîliğe başkaldırı pek tabii ki mümkün. Müslümanların bugünkü hâlinin bir numaralı sorumlusu, ne olursa olsun siyasi iktidarlar canını dişine takıp çalışır, kaynak oluştururken, halk, o siyasi iktidarlara olabilecek maddi manevi destekleri verirken, o kaynakları sınırsızca kullandığı hâlde dişe dokunur herhangi bir fikir ya da ürün üretimi yapamayan Müslüman intelijensiyadır. Siyasi iktidarların ahlâk ve düşünce açısından “sağlaması” olması gereken ve mutlaka o siyasi iktidarların hatalarını “onların en iyi zamanlarında” eleştirip çözüm üretmesi gereken Müslüman entelektüellerin, siyasilerin (özellikle Tayyip Erdoğan’ın) ve halkın ferasetinin fersah fersah gerisinde olduklarını tespit etmemiz bu aşamada önemli.

Öncelikle bu sorunun kaynağının tespit edilmesi, yapılabilecek olan düzeltici faaliyetin mahiyetini kavrayabilmek için hayati önemde. Müslüman düşünce dünyasının en önemli problemi, liyakat, akıl ve ahlâktan çok, adam kayırma ve “benim adamımdırcılığın” hâkim olmaya başladığı soysuz bir bataklığa çoktan bulaşmış olmasıdır. Yeni Şafak, belki de sözünü ettiğimiz sorunların en önemli “sembolü” olduğu için özellikle tartışılmaya değer.

Yazının bundan sonraki bölümlerini okuyacak kimilerinin gereksiz pespayeliklerine mahal vermemek için en baştan bazı şeyleri üzerine basa basa ifade etmemiz gerekiyor. Yapılan eleştirileri ağzını yaya yaya ve tam bir Gezici alaycılığıyla “ağbi seni de Yeni Şafak’a alayım da öfken dinsin” tarzı bir soytarılıkla karşılayacak olanlara “sizin taptıklarınız benim ayaklarımın altındadır!” dememiz gerekiyor öncelikle. “Adam olmayı” bir yerde pozisyon sahibi olmak sanan çok insana denk geldiğimiz için bu tür komedilere oldukça hazırlıklıyız, bunun peşinen bilinmesini isterim. Bir pozisyon sahibi olan ve o pozisyonda, o yer kendisine ilelebet tahsis edilmiş gibi ve “seni de buraya aldırayım” pespayeliğiyle ciddiyetsiz bir tavır sergileyenlerin, bugüne kadar, Müslüman dünyasındaki problemleri hasıraltı etmeye yarayan sihirli bir değneği yürürlüğe sokmaya çalıştığını da anlamıyor değiliz. Ancak bu durumun ayartıcılığı, Allah’tan başka tapacak binlerce putu olanlar için geçerlidir. Kariyer, güç, ün, para, mal, mülk şehvetleriyle işi olmayanlar, ancak size İbn Arabî Hazretlerini ve içtiğiniz deniz suyunun sizi patlatmakta olduğunu hatırlatmakla yetineceklerdir.

Tekrar konumuza gelelim ve öncelikle bu yazının yazılma sebebini ifade edelim. Celal Fedai, uzun zamandır Müslüman edebiyat ve düşünce dünyasındaki avamîleşmeden şikâyet ediyor. Haklı olarak, Müslüman dünyasının en önemli problemlerinin başında, avamîleşme ile birlikte yürürlüğe sokulan kimi davranış ve düşünce biçimlerinin geldiğini ifade ediyor. Bunlardan en göze çarpanı, adeta sürüler hâlinde dolaşan ve liyakat, akıl, ahlâk ve birikimin değil, birilerinin yanında olma iştiyakının önemsendiği kastların oluşturulmuş olması ve kast dışındakilerin ne olursa olsun bir tür güç ambargosuna uğradığı gerçeği. Fiilen, “ya benle ol, ya öl” diyen çeşitli türlerdeki sırtlan sürüleri söz konusu düşünce ve edebiyat dünyamızda. Bu sürüye dâhil olmak istemeyen, kendi başına bir ahlâk ve irfan yolculuğu yapmaya soyunanları bir tür entelektüel idama mahkûm eden bu tür kastların Müslüman düşünce dünyasında varlığından “hissi” olarak epeydir haberdardık elbette. Ancak, bu hissin kendi açımdan ete kemiğe büründürülmesi son yıllarda gerçekleşen bir şey.

Celal Fedai’nin Yeni Şafak’taki kast özelinde yaptığı eleştiri bu açıdan hayati önem arz ediyor. Ancak, onun yaptığı “yalnız” eleştirilerin, karşılanma biçimi çok daha manidar bana kalırsa. Yalnız başına olmaktan korktukları çok belli olan ve bu yüzden etraflarında bir sürü ile dolaşan kimi “şayir” ve “yazar” tayfasının bu eleştirileri “öfkeli olmak” adlı bir etikete kurban götürmeye çalışmaları ve o öfkenin sebebi üzerine düşünmeyi bile zül görmeleri ayrı bir trajedi. Hâlbuki öfkeli olmamanın, hesapçı, plancı ve değme jimnastikçiye taş çıkarak kadar taklacı olmanın bir başka görünümü olarak anlaşılması gerektiği bir zamanda yaşıyoruz. Bugün haksızlıklara, zulümlere bir öfkeniz yoksa “dükkânımın önünü kapatmayın” diyen bir entelektüel tüccarsınızdır hepsi o kadar! Ve o dükkânı “iyi kâr getirir” yapmak için boncuk dağıtmadığınız kesim, okşamadığınız taraf kalmaz. Değme matematikçilerin bile işin içinden çıkamayacağı hesaplar kurgular, her hareketinizin “getiri” ve “götürüsünü” olasılık hesaplarının en babaları eşliğinde tartar biçer ve ona göre laf edersiniz. İşte o zaman “öfke” olmaz sizde. Zira hesaptan öfkeye vakit kalmamıştır. Zaten öfkenin işleri kesat yapma tehlikesi her zaman vardır. Dünyada tek önemsediğiniz şey, bu hesaplarınızın en “sağlam” şekilde gerçekleşmesidir artık! Bu öfkesizlik, çoğu zaman bir muhakkik ahlâk ve terbiyesine sahip olmaktan sanılır. Hâlbuki tam tersidir. Muhakkik,  haksızlığa öfkelidir. Hangimiz Hz. Ömer’den daha Müslüman’ız ayrıca? Müslüman dünyası saldırı altında, içiniz yanıyor, haksızlığa, gözünün önünde gerçekleşen adaletsizliğe karşı çileden çıkıyorsunuz; ama size “öfkeli olma” deniyor. Üstelik kendilerine kişisel bir eleştiri geldiğinde öfkenin dibine vuran insanlar, Müslüman dünyasının geleceği tehlikede olduğu için acıdan ve umutsuzluktan öfkelenenlerin öfkesiyle alay ediyor!

Celal Fedai, genelde Müslüman edebiyat ve düşünce dünyasının, özelde de Yeni Şafak’ın avamîleşmesinden bahsederken haksız mı peki? Fedai’nin eleştirilerini üstüne alan (alması da gereken) insanların çok iyi bildiği gibi bu eleştiriler sonuna kadar doğru. Zaten tam da bu sebeple, işi, alaycılıkla ya da tartışmalara sürülerden eleman atamakla çözmeye çalışıyorlar! “Ağbi, seni Yeni Şafak’a alayım da öfken dinsin” pespayeliği tam da bu durumla ilgili. Karşıdakinin “kardeşim, sen daha orda yokken ben vardım” diyebileceğini bile düşün(e)meyen bir twitter cambazlığı bu söylem. Ancak rasgele bir söylem değil kesinlikle! Tam da Yeni Şafak’ın neye dönüşmeye başladığının sembolü olarak algılanması gereken bir davranış biçimi…

Yeni Şafak, benim için Müslüman entelektüel dünyasının mücevheriydi bir zamanlar. Mühendislik okurken de, sonraki mühendislik hayatımda da mutlaka her gün her sayfasını okuduğum bir hazine… Yazılarımı yayımlamaya başladığım yıllarda, özellikle Yeni Şafak’ın yorum ve sinema sayfaların gönül ve düşünce dünyamı açmama vesile olan mecralardan biriydi. İki yıla yakın Yeni Şafak’ın yorum ve sinema sayfalarında düzenli aralıklarla yazılarını yayımlamış birisi olarak, benim için gönül olarak Yeni Şafak’tan kopma, büyük bir hayâl kırıklığının sonrasında gerçekleşti.

Ali Murat Güven, Yeni Şafak sinema sayfalarını on yıla yakın süre yazmış ve düzenlemiş ve Müslüman medyada sinema üzerine -beğenelim beğenmeyelim- en özenli işleri yapan birisi olarak, Malatya film festivalinde jüri üyeliğine davet ediliyordu birkaç yıl önce. Ancak, Alin Taşçıyan ve Siyad çetesi, “o varsa biz yokuz” diyerek, sponsoru AK Parti’li Malatya belediyesi olan festivalin jüri üyeliğinden attırıyordu Ali Murat Güven’i. Asıl mesele ondan sonra başlıyordu benim için. Ali Murat Güven, Müslüman medyada haksızlığa uğramış çoğu kişinin hakkını savunurken, kendisinin uğradığı bu rezil haksızlığa, başta gazetesi Yeni Şafak ve Alin Taşçıyan’ı uzun yıllar şuursuzca beslemiş Ak Parti baş-medyası Star Gazetesi’nin kültür/sanat/sinema yazarları olmak üzere, hemen hemen kimse ses çıkarmamıştı. Yusuf Kaplan ve yapabildiğimiz kadarıyla benim gibi birkaç kişi dışında, hemen herkes kulağının üstüne yatmış ve “bir adam nasıl çıldırtılır” korosunun tutarlı üyeleri hâline gelmişlerdi. Ali Murat Güven’e Yeni Şafak’ta yapılan haksızlıkları yakinen bilen birisi olarak Yeni Şafak’ın, hızla benim öğrencilik yıllarımın güzel, hakkaniyetli ve derin gazetesi olmaktan çıktığını fark etmeye başlamak Yeni Şafak’ta yazı yayımlamanın gereksizliği üzerine düşündürmeye de başlamıştı. Güven, Yeni Şafak’tan ayrıldığında, onun yerini benim doldurabileceğimi ve bunun için Yeni Şafak’a gidip konuşmam / bastırmam gerektiğini söyleyen kimi dostlara “ben sırtlan myım da haksızlıkla yerinden edilen bir adamın yerine bu şekilde konmaya çalışayım” demiştim. Üstelik gazete ile gönül bağını bu kadar yitirmişken…

Sonraki birkaç yılda, Yeni Şafak’ın, adeta, twitterdan çok takipçisi ve “reytingi” olanları, çapına, ahlâkına, irfanına ve birikimine bakmadan köşe yazarı olarak toplayan bir pespayelik mekânı hâline geldiğini görmek, bu gazetenin ilk yıllarını bilen bizler için gerçekten acı verici bir tecrübe oldu. ODtü ve Arçelik gibi, iki “görkemli” kofluk / pespayelikten “insanın yitimi” üzerine derin bir deneyim kazanmış, “insan aramaya” çıkmış ve o insanı “yazar” ve “şairler” arasında bulacağını düşünmüş birisi olarak, Yeni Şafak’taki bu pespayeleşme süreci, hayatımın en büyük hayâl kırıklılarından birisi olacaktı elbette. “Dışardan” gelen birisi olarak, dışarıdayken bir şey sandığım, “içeriyi görmeye başladığımda” bile yine de her şekilde “yalnız”, “bilinmeyen” ve “dışarıda” kalmaya özen gösterdiğim o camia, “insanın” en az olduğu camiaymış meğer… Elbette bu durumun Yeni Şafak’taki yansıması farklı olmayacaktı. Avamîlik en bulaşıcı hastalıklardan birisiydi zira… Yeni Şafak’ta okunacak çok az kişinin kaldığını, benim gibi Yeni Şafak’ı başından beri takip eden hemen herkes teslim edecektir. Artık Yeni Şafak, hızla Zaman gazetesine benziyor ve seküler ya da Müslüman “siyasi liberallerin” cirit attığı bir “gösteri dükkânına” dönüşüyor.

Celal Fedai, bu yazıda pratikleriyle göstermeye çalıştığım “soysuzlaşma” sürecine itiraz ediyor aslında. Melâmet Dergisi’nde üç sayıdır yapmaya çalıştığı, derdine, çığlığına ve ahlâkına ikna olduğum için, benim de katkı yapmaya çalıştığım şey işte bu süreci tespit edip “düzeltme” girişimi. (Bu arada “onun çıkardığı dergide yazdığı için onu savunuyor” diyeceklere, peşinen, “haksız olan babam olsa savunmam, haklı olan kim olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yanında olurum” demekle yetineyim. Yusuf Kaplan’a ve Leyla İpekçi’ye sırtlan sürüsü gibi saldırılırken en fazla konuşması gerekenlerin konuşmadığı ve maharetle arazi olduğu zamanlarda da, “haklıyı” ama özellikle “haklı dostu” savunmanın gereği bizim ahlâkımızın gereği olduğu için, önüne ardına getirisi götürüsüne zerre kadar bakmadan savunduk. Haklı oldukları zaman yine savunur, eleştirmemiz gerektiğinde de, dost acı söyler diyerek eleştiririz hiç çekinmeden) Düşünceyi, yazmayı, “çok satan” veya “izlenen” bir gazete veya televizyonda koltuk kapmakla eşdeğer görenlerin pek tabii ki anlayabileceği bir şey değil bu! Hâlbuki Celal Fedai, uzun süredir bizim de çığlığını attığımız ama en yakın yazar / çizer dostlarımıza bile duyurmakta zorlandığımız bir acıyı dışa vuruyor o öfkesinde. Mesela, benim kaç yıldır söylemekten dilimde tüy biten şeyi, “yahu bir Müslüman, neden CNNTürk’te, KanalD’de bir koltukta oturmak ve oradan dünyaya “görünmek” için can atar? Bir Müslüman CNNTürk’e, KanalD’ye, ‘sizler dünyanın en namussuz İslam düşmanı ülke ve kurumlarının Türkiye’deki zavallı ahlâksız piyonlarısınız’ demek için çıkmayacaksa” neden çıkar?” sorusunun ardındaki çığlığı anlamaya çalışıyor. “Ne oldu da, münzevi ama haklının yanında cesur; yalnız ama tüm Müslümanların ve mazlumların yanında; bilmek isteyen ama bilinmekten utanan münevverlerimizin yerine bu sosyal medya şaklabanları geldi” diye sormak boynumuzun borcu değil mi hepimizin? Ne oldu da zeminimizi, ferasetimizi ve duruş ahlâkımızı bu kadar yitirdik, hem de fark etmeden demeye getiriyor Celal Fedai.

Yeni Şafak’ı hepimiz hâlâ dostumuz olarak görüyoruz ve bu durum, bizim o dosta acı söylememiz gereğini doğuruyor. Yeni Şafak, bugün tam bir “sahibinin çapsız ve zeminsiz sesi” hâline dönüşen Zaman gazetesinin yolundan gidiyorsa ve bu gidişattan tam da Celal Fedai’nin bahsettiği bir avamîlik sorumlu ise, bunu dillendirmek ve “öfkelenmek” hakkımız değil mi? Ne yani sizler, makam, kariyer ve koltuk belasından ayrı düşünemiyorsunuz ve her eleştiri yapanı “Yeni Şafak’ta yazamadığı için kıskanıyor” diyecek kadar ergence bir üslupla alaya alacaksınız diye hayatî ve acil eleştirilerimizi de mi bir başka bahara saklayacağız? “Ağbi seni Yeni Şafak’a alalım da öfken dinsin” diyen ve o gazetenin sahibiymiş pozları atan (büyük şirketler o pozları atan yönetici cahillerle dolu olduğu için, o pozların ardındaki içi boş kofluğu leb demeden anlayabilecek tecrübemiz var şükür) tiplerin yoğunluğuna rağmen o gazete bizimdir hâlâ. Gerektiği zaman, -bugün Ak Parti ve Tayyip Erdoğan’a ahlâksız bir haçlı saldırına karşı, amasız, fakatsız savunduğumuz gibi- savunur; ama gidişatındaki pespayelikten kendimizi de sorumlu hisseder ve gereken eleştirileri yaparız.

Reklamlar