Babil Kulelerine Karşı Bir Medeniyet Tasavvuru

Posted on Eylül 17, 2015

0


“Firavun: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın Tanrısı’nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Firavun’a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı tamamen boşa çıktı.” Mu’min 36-37

Her medeniyet, kendi soluğunu mimari eserlerde, şehirlerde ve yaşayış tarzında yansıtır. O medeniyetin değerler hiyerarşisi, sanat ve mimarisinde dışa vurulur. Bu anlamıyla, insana, tarihe, tabiata, Yaratıcıya ve ilişkiler ağına dair bir dışavurumdur sanat ve mimari.

Yaratıcı, insan, toplum ve kâinat arasındaki canlı ilişki, her medeniyet tasavvurunun öncelikle biçimlendirmeye çalıştığı bir şeydir. Binaların yükseklik ve büyüklükleri, insanların birbiriyle ilişkisini sağlayacak biçim ve araçların mimarideki görünümleri, yaşam alanları, ibadethaneler, ticaret ve eğitim ile ilgili kurumların düzenlenme biçimleri… Hepsi, ilgili medeniyetin soluğunu taşır, insan ve kâinat tasavvurunun görünümleri olurlar. Ortaçağ’da Hıristiyan Batı’nın mimarisiyle, mesela Rönesans ile birlikte gelişen ve Barok ve Rokoko ile “dönüşen” mimari tarzlar arasındaki farklar büyüktür. Aynı şekilde öncekilerin, bugünün daha çok post-modern bir düşünce biçiminin dışavurumu olarak görülebilecek Bauhaus tarzı mimarileriyle farklılıkları vardır. İslam mimarisinin değişik dönemlerdeki yansımaları; Taost, Hindu ve Budist toplumlardaki mimari eserlerin çağlar boyu dönüşümü hep bu medeniyet tasavvurlarındaki dönüşümler ile ilgilidir. Ancak farklılıklar ile benzerlikleri belirleyen düşünce unsurları, değişik iki medeniyetin mimari biçimleri arasındaki ilişkileri de belirler. Tanrı-merkezli Hıristiyan Ortaçağ sanat ve mimarisi ile Allah’ın inayetiyle ve onun rızası için yapılan ve insan ilişkilerini de bu bağlamda belirlemeyi ilkesi yapan İslam mimari ve sanatı arasında en azından kimi ilkelerin dışavurumundaki benzerlikler, aynı coğrafyada olan ama farklı iki medeniyet tasavvurundan beslenen mesela bir Romanesk ile Rokoko tarzları arasındaki benzerliklerden çok daha fazladır. Mesela Turgut Cansever’in isabetle belirttiği gibi, İslam ve Ortaçağ Hıristiyanlığının mimari ve sanat kültürlerinde “tezyini” bütünlük manasında benzerlikler vardır. Rahman ve Rahim olan Allah fikri, İslam mimarisinde “dünyayı güzelleştirme” misyonu verir insana. Aynı şekilde Hıristiyan inanan için de benzer bir şey söz konusudur. Bu durum, trajik / dramatik bir sanat yerine, tezyini bir sanat anlayışını görünür kılar. “Bu tezyinîlik vasfı, mesela Batı Avrupa Barok saraylarının tahta döşemeleri, iddialı geometrilerinin yerini halının almasına imkân veriyor. Yakın insanî ilişkiler kurabilen bir şey halı.” (1)

Sözünü ettiğimiz Ortaçağ Hıristiyanlığı ile İslam medeniyeti, dünyayı güzelleştirme misyonu ile güzelin ve Hakkın merkezi arasındaki bağın yok olmadığı dünyalardır. Ortaçağ Hıristiyanlığında merkez, temsil ettiği Tanrıdan “yetkiyi” devralan kilise hâkimiyeti iken; İslam medeniyetinde Rahman, Rahim, Hayy ve Kayyûm olan Allah’tır. Bu bağlamıyla mimari merkezin ve etrafındaki unsurların hiyerarşik düzeyinin belirlenmesi, merkeze biçilen rolün mahiyetiyle ilgilidir. İnsan – Tanrı – kâinat ilişkisi ve insanların birbirleri ve tabiat ile ilişkileri bu ilkelerden hareket ederek belirlenen bir şey olmalıdır. Bir bina, o binanın geçicilik ve kalıcılığının, büyüklüğünün, diğer mimari unsurlarla ilişkisinin ve çevre ile bağının belirlenmesi, tüm bu medeniyet ilkeleri göz önünde bulundurularak inşa edilir.

süleymaniye camii Ortaköy-Cami

Bütün vahiy medeniyetleri, az ya da çok, temel kimi unsurlara sahiptirler. Her birinde, Allah, insan ve kâinat arasındaki ilişki kopmaz bir zincir gibidir. Bu ilişkinin yansımaları sanat ve mimaride görünür kılınır. Batı sanatında, Romanesk ve Gotik mimari eserlerde, Tanrıyı övmek için yapılan görkemli katedraller temelken, Rönesans ve özellikle Barok / Rokoko ile birlikte ve “övülenin” yer değiştirmesiyle birlikte, görkemli sarayların ve kişisel malikânelerin gösterişi söz konusu olmaya başlar. Aynı şey, Osmanlı’nın en güçlü çağında yapılan ama asla çevresindeki camilerin yanında “gösteriş taslamayan” Topkapı Sarayı’nın sadeliği ile Osmanlı’nın yıkılma sebeplerinin sadece kendisine bile bakılarak anlaşılabileceği Dolmabahçe Sarayı’nın gösterişçiliği arasındaki kökten farklılıklarda da söz konusudur. Ya da Selimiye, Süleymaniye Camileri ile bir cami ruhundan çok “seküler bir kilise” ruhuyla yapılmış gibi duran Ortaköy Camii arasındaki farklılıklarda…

dolmabahçes topkapı

İnsanın anlam dünyasının merkezi değişmeye başlamıştır Rönesans ile birlikte. Her türlü değerin merkezi olan Allah yerine, kendi değerini kendi üreten ve tüm değerlerin ancak onun sübjektifliğinde mümkün olabildiği bir modern dünya söz konusu olmaya başlar. Vahiy medeniyetlerinin merkeze yerleştirdiği unsurlar yavaş yavaş çevreye atılır ve git gide gözden kaybedilir. Allah’ı övmek için yapılan mabetler, şehrin, mahallenin anlam ve hareket merkeziyken, – ‘Tanrının öldürülmesini’ takiben – merkezlere insanın gücünü temsil eden semboller yerleşmeye başlar. Mimari tarz, sonuç itibariyle, ister kadim vahiy medeniyetlerinde olsun, isterse de modern ve post-modern tanrısız uygarlıklarda, özü itibariyle işlevsel olduğu kadar semboliktir de.

bruegel-babel

Hem Tevrat’ta, hem de Kur’an’da geçen Babil kulesi kıssası (Kur’an-ı Kerim’de geçtiği şekli, Tevrat’takinden, kıssanın geçtiği yer itibariyle ve Tevrat’a göre sadece ima olması itibariyle farklıdır. Tevrat’taki anlatım daha detaylıdır) temel olarak bu sembolik görünümü ifşa eder. Babil Kulesi, insanın, Tanrı’ya bir meydan okumasıydı. Prometheus’un temsil ettiği “Tanrı ile kavga eden, onunla rekabet eden, onun yerine geçmek isteyen” insanın meydan okuması… Allah, bu meydan okumaya, kulenin inşaatında çalışan insanların dillerini birbirlerini anlayamayacak şekilde farklılaştırma cezasıyla karşılık vermişti.

Babil Kulesi kıssası, vahyin kemaline ve bozulmamışına sahip olan İslam medeniyeti mensuplarına ne söylemeli peki? İnsanın, yaşayacağı çevreyi, ibadet edeceği yeri ve dünyasını tanımlayıp inşa ederken üzerinde hassasiyetle duracağı ilkeleri…

Müslüman mimar veya şehir planlamacısı, bir bina, “rezidans” ya da mahalle inşa ederken, medeniyetinin kendisine miras bıraktığı ilkeler üzerine düşünmezse, ya kendi tarihinden ucuz kopyalar yapacak, ya da Batı’da yapılanlara benzer binalar inşa edecektir. Peki, Batı’da gökdelenler yapılıyor diye Müslüman şehirlerini gökdelenlerle doldurmak, Batı’da zengin gettoları olarak inşa edilen rezidansların aynılarını büyük şehirlerin lüks semtlerine inşa etmek midir Müslüman’ın dünyaya söyleyeceği yeni söz? Turgut Cansever, İstanbul’u asıl bozan şeyin, gecekondular değil, bu tür rezidanslar, villalar ve apartmanlar olduğunu söylerken çok önemli bir problemimize işaret etmektedir. Gecekondular, geleneksel ilişkiler biçimine daha yakın bir toplumun çıktısı olduğu için, geleneksel mimarimize daha yakındır. Ancak apartmanlar, gökdelen ve rezidanslar, tam da Müslüman / vahye dayanan hayat biçiminin katilleridir. Batı düşüncesinin, insanda yarattığı kartezyen yarılmanın doğal sonucu olarak ortaya çıkan bu katliamları, yani yeni mimari biçimlerini tekrarlamak bize ne kazandıracak?

metropolis-

Modern düşüncenin yol açtığı kıyımın mimarisinin film sanatındaki ön-gösterilerinden birisi olan Fritz Lang’ın Metropolis filminde gördüğümüz, devasa gökdelenlerin üst katlarında yaşayan zenginlerle, o gökdelenlerin “çalışmasını” sağlayan bodrum katı köleleri arasındaki ilişki, modern gettolaşmanın maddi boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Gökdelenler, bu parçalanmanın sembolik yapıları olarak, aynı zamanda Babil Kulesinde dilleri birbirinden farklılaştığı için anlaşamayan insanlığın modern versiyonlarını yeniden üretir. Apartmanla işe bu gökdelen mimarisinin, daha küçük biçimleri olarak aynı kalkış noktasının sonuçlarıdır. Bu yüzden de aynı sonuçları üretirler. Babil Kulesi’nde dilleri farklılaşan insanlar, apartmanlarda, dilleri aynı bile olsa, birbirlerini anlamayan, anlamak için çaba sarf etmeyen yeni bir biçimle reenkarne olur.

Metropolis‘te, gökdelenin en üst katlarında yaşayanlarla, bunların köleleri olan ve bodrum katlarda yaşayanların “savaşı” bir şekilde çözülebiliyordu. Ancak, modern / ultra-modern çağdaki asıl ayrışma, filmdeki nahiv çözümün sunabileceğinden çok daha vahimdir. Filmin dikey bir biçimle ima ettiği gettolaşma, modern toplumda, önce “ölülerin”, sonra “yoksulların” şehrin geri kalanından uzaklaştırılmasını sağlamanın adıydı. Geri kalanlar, ölülerden “ölümün her an gelebileceğini”, yoksullardan da “merhameti” öğrenmesin ve tam da istenen bataklık yaratığı “inşa edilebilsin” diye diğerlerinden uzak tutulmalıydı mutlaka. Ancak bu uzak tutulma bununla kalmamış, uçurumların gün geçtikçe daha da büyümesi sonucu, zenginlerin, kendi özel “devletçikleri” olan süper lüks rezidansları inşa etmesiyle devam etmiştir.

mekke kuleler1 mekke kuleler2

Yoksul ile zenginin, okumuş ile okumamışın, akıllı ile “delinin” bir arada yaşadığı geleneksel mahallelerimiz yerine, modern ve ultra/post-modern parçalanmanın zirveye tırmandığı apartmanlar, rezidanslar ufkumuzu kaplamıştır artık. Sadece Yaratıcı’yı övmek için, o da belirli ilkelere bağlı olmak kaydıyla inşa edilebilecek olan yüksek binalar (ki kadim medeniyetlerde hemen hepsi mabetlerdir), artık değişen insanlığın güç gösterisi olarak temel mimari yapı olarak önümüze çıkacaktır. Allah’ın birliğini ve yüceliğini imleyen ibadethaneler yerine, ekonomik gücü gösteren “İkiz Kuleler”, ve “Dubai Kuleleri” gibi bunların Müslüman ülkelerdeki versiyonları yerden pıtrak gibi bitecektir artık. Üstelik bu kulelerin en çirkinini bizatihi Kâbe’nin dibine dünyanın en utanmaz saygısızlık anıtı olarak dikmek de “Selefi / Vehhabi /anti-modern!” “Müslüman” Suudi Amerika’ya nasip olacaktı! Sembolik yer değiştirme, Allah’ın yerine insanın türlü tanrıcıklar hâline dönüşen güçlerini yerleştirecek, mimari de o mini tanrıcıkların ekim yeri olacaktı: İkiz Kuleler, devasa stadyumlar, zenginlerin Karun sarayı ile yarışacak rezidansları, “Ebu Eyyub El Ensari” ismi verilen sefil turizm anıtları…

Müslümanların birkaç yüz yıldır modernitenin saldırılarına ve kuşatıcı soysuzlaştırmasına çeşitli karşılıklar verdiğini biliyoruz. Ancak bu karşılıkların kahir ekseriyetinin, ya neo-selefiler gibi modern kavramları ve rasyonalizmi aynen kullanarak moderniteye sözde-karşıt bir zemin oluşturma çabalarından; ya da İslami modernizm denebilecek, İslam ile moderniteyi çeşitli zeminler üzerinden uyuşturmak çabalarından ibaret olduğunu görmek zorundayız. Maalesef, belki de bu kıyıcı yok oluş sürecine tek karşılık verebilecek olan İslam’ın, müntesipleri tarafından o kıyıcı olanın yok ettiği zemin üzerinde yeniden “inşa edilme” çabaları, birçok öldürücü sonuç doğurdu. En başta, insanlığın yaşama sebebi olan umut yok olmaya başladı… Post-modern zamanlarda, özellikle Türkiye gibi ülkelerde siyasi ve toplumsal “elit” olduğu varsayılan Müslümanlar tarafından, İslam’ın, bu “ yeniden inşa edilme” sürecinin yeni bir boyuta eriştiğini tespit etmek zorundayız. “İlerleme” ve “bayındırlaşma” adı verilen yeni putlarımız, Batı’da görülen her şeyi, ne ilke, ne de medeniyet üzerine düşünmeden aynen kopyalama “imanımızı” oluşturmaya başladı.

Yusuf Kaplan, sık sık “tevarüs”, “temellük” ve “temessül” kavramlarından bahseder. Bir birikimin aktarılması olarak anlaşılabilecek olan tevarüs’ü epistemolojik sürece ve biliş’e; birikimin kendine mal edilmesi olan temellük’ü fenomenolojik süreç ve oluş’a; birikimin içselleştirilmesi ve kendinde yeniden yaratılma sürecine ontolojik süreç ya da varoluşa karşılık getirir. Sahih bir “canlanma” denkleminde, sadece insan olarak her ferdin değil, toplumsal “gelişmenin” değil, sanat ve mimarinin de üç önemli sacayağı olarak anlaşılabilir biliş, oluş ve varoluş… Zira bilginin eylemle, eylemin oluşla ve oluşun da var olma cehdiyle ilişkisi ancak bu üç sacayağı üzerinde/n kurulabilir.

Modernitenin en “parlak” taşıyıcısı olan liberalizmle ve liberallerle ilişkiye girmek, biz Müslümanlarda birkaç “değişime” sebep oldu. Liberalizmle girilen “çift yönlü” ilişkinin bir yönünde “umrede verdiği artistik pozları” gazete ve dergilerde yayımlayan liberallerin (sol liberallerin de) ve liberalizmin “Müslümanlar” tarafından “hoş karşılanmaya” ve düşünce önderleri olarak kabul edilmeye başlanması varsa; öte yanında da, liberalizmin zehirli bir şırınga ile Müslüman düşünceye gittikçe daha da öldürücü biçimde zerk edilmesi vardır. Müslüman düşünce, bir yanıyla sosyalizme, öte yanıyla liberalizm / kapitalizme muhtaç, ama her halükarda modern çürük zemin üzerine inşa edilmeye çalışılan yeni bir boyut taşımaya başlayacaktı. Böylece bu düşüncenin mimari yanıyla, şehirlerimizi Batılı şehirlerden ayırmayacak bir “bayındırlık” projesi olarak inşa etmeye giriştikçe, tam da o şehirleri var eden ruhu yok etmeye başladığımızı görebilme imkânlarımızı da yitirmeye başladık..

Durumumuz milyon dolarlık rezidanslarda “tasavvufî ayin” yapanların hâline benziyor artık! İman, İslam ve irfan üçlü sacayağındaki her bir ayak yaralandı, üstündeki ağırlığı taşıyamaz hâle geldi. Hâl ilmi olan tasavvufu ve irfan ile bağı her daim canlı tutulması gereken dini, tekrar kâl diline dönüştürmektir yaptığımız. Dilin kalp ile kalbin akıl ile ve aklın da eylemlerle bağının kopması sonucunu doğuran bir parçalanma hâli… Zemini, toprağı kirletmek! Şehirlerimizi, binalarımızı, hatta camilerimizi bile tam da bu çürük zemine yaptığımız için, medeniyetimizi adım adım öldürmeye başladık. Tevarüs ettirdiğimiz şey, modernitenin (ve post-modernitenin) ve liberalizmin tüm dünyayı insan yapımı bir kıyamete sürükleyen “değerleri” olunca, temellük ve temessül, tevarüs ettiğimizin “soysuzluğundan” nasibini alıyor böylece.

İkinci ve üçüncü süreçleri, yani oluş ve varoluş süreçlerini yaşamayı unutmuş bir soysuzlaşmadan bahsetmemiz gerekiyor. Epistemolojik intihardan söz ederken, ontolojik kıyametin çok daha trajik sonuçları olduğunu tespit etmemiz lazım. Oluş ve varoluş yok; boğucu bir havanın altında bataklık zemin üzerinde “hayatta kalmaya” indirgenen bir esfel-i sâfilin hâli var artık! Önlerinde “dışarıdaki” “marabaları” içeri almamak üzere kurulmuş olan mini güvenlik güçleriyle her biri birer zengin getto devlet hâline gelmiş olan bütün o süper lüks rezidansları inşa eden “biliş, oluş, varoluş” üçlemesiyle, hayâl ettiğimizin aynı şeyler olmadığını tespit etmek güç değil.

Binalar, ibadethaneler, mahalle ve şehirler, velâkin hayat biçimimiz, sözünü ettiğimiz bu üç kavramın, üçünün de en halis şekilde bir araya gelmesiyle bir “ruha” sahip olurlar ancak. Mimarinin “irfanî tektoniği” budur! Ontolojinin çatladığı, hatta daha da kötüsü anlamsızlaştığı yerde, suni organlar gibi epistemoloji ile “diriltilmeye” çalışılan bir durum var gözümüzün önünde. Teknik, bilim ve bunların gösterişli dışavurumu olarak salt bir teknoloji gösterisine dönüşmüş mimari… ABD’de gösterişli devasa bir cam gökdelen mi yapılıyor; ilkelere, irfana, iklime, yaşayış biçimlerine bakmadan aynı binalar İstanbul’da, Dubai’de, Pekin’de, Tokyo’da, Mekke’de, Moskova’da, Oslo’da tekrarlanıyor. Global kültür ve medeniyet katliamı… Bu artık epistemolojik intiharı da aşan bir şey! Ontolojik kıyamet… İnsanın, önce Yaratıcı ile bağını koparan, sonra tüm değerlerin değersizleştirilmesi sonucu, araçlarının bir aracı hâline dönüştüren ve “bataklığı bayındırlaştırarak kamufle etmeye çalışan” modern Batı uygarlığının aldığı yolu ve sonunda düştüğü uçurumu aynen tekrarlayarak bir medeniyet soluğu oluşturulamaz.

1) Cansever, Turgut(2002), Kubbeyi Yere Koymamak, İstanbul:İz Yayınları, s.30   

Reklamlar
Posted in: Uncategorized