Popüler Kültür Hakikaten Nedir; Ot’tan Cins’e Kültür İktidarlarının Anatomisi

Posted on Ekim 7, 2015

1


Medeniyet, Allah’ın “ruhumdan üfledim” diye tanımladığı eşref-i mahlûkat olan Hz. İnsan’ın izini sürer. Pergelin sabit ayağı insanı yaratılmışların en şereflisi yapan özeliklerin “muhkem” durağında iken, hareketli ayağının gezdiği her yeri bu muhkeme göre “solumanın” işidir medeniyet kurmak. Bu yüzden uçucu olanı dahi, kalıcı olanın zaviyesine getirip ona göre değerlendirmek gibi bir özelliği vardır medeniyetin.

Kültür ise uçucudur. Belirli bir sabit ayak yerine, sabit ayak diye bir şeyin olmadığı “hükmünün” dışavurumudur. Bu yüzden “piyasa”, kültürü tanımlamanın; kültür de “çağın insanını” belirlemenin despotik araçları olarak “anlam” kazanır. Özünde, “kültür” ile popülerlik arasında kopması imkânsız bağlar olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Kültür, özellikle modern sonrası çağlarda “kadim medeniyet” algısının yerine yerleştirilen bir makyaj, bir çukur kazıcı olarak işlev görür. İçinde debelendiğimiz anlaşılmasın diye etrafı cafcaflı ışıklarla aydınlatılan bir bataklık…

Özellikle medeniyet ve kültür tartışmalarında çokça yapılan “saptırmalardan” birisi, medeniyetin “bu dünyada kalıcı” olmayı (yani dünyeviliği), kültürün ise “bu dünyada geçici olduğunu bilen insanın” yaptığının bir dışavurumu olduğu iddiasıdır. Hâlbuki medeniyet, neyin kalıcı neyin geçici olduğunun belirlenmesi demektir aynı zamanda. Kültür ise “geçicilik” kisvesi altında bütün değerleri değersizleştirme görevini yüklenir. Değerlerin değersizleş(ti)mesi, “kalıcı” olan tek şeyin, bizatihi “hiçbir hakikatin olmadığı gerçeği” olduğunun dayatılması demektir. Kültür, “Tanrı’yı öldüren” çağın, tabiattan insana varıncaya kadar her şeyi öldürüp, yerine uçucu “sahte tanrılar” koyma eyleminin adıdır. O yüzden kalıcı olmaması insanın hakikatine yaptığı vurgudan değil, hakikat denen şeyin bizatihi hiç var olmamış olduğunu inandırma gereğindendir! Bu yüzden kültür, popüler(leştirme) aygıtlarıyla birlikte iş görür. Kapitalizm kültürün olmazsa olmaz sacayağıdır. Üstelik çoğu zaman bir “anti-kapitalizm” kisvesi altında zuhur etse de…

Son günlerdeki tartışmalarda, popüler kültür meselesinin teorik ve pratik yönü hakkında çok şey söylendi. Ancak bu yazı kültür ve medeniyet üzerine teorik bir derinleşmeyi değil, genellikle “açık konuşmama” sıkıntısından dolayı ihmal edilen “hayatî” pratik sorunları ele almayı amaçlıyor. Bu yüzden, bir “olaydan” ve somut bir “üretimden” hareket etmenin herkes için çok daha aydınlatıcı olabileceğini düşündüğüm için önemli gördüğüm bir olayı çıkış noktası yapmak istedim. Asıl meseleyi özetleyebilecek bir durumu…

Post-modern popüler kültürün “hakikati öldürdüğü” gerçeği üzerine son günlerde yazılmış en güzel yazı Yusuf Kaplan’ındı. (1) Ancak Yusuf Kaplan da bizler de buna benzer epey yazı yazmıştık bu mevzularda. Bu yazıda, tam da “bugüne” bakmamızı engelleyen bir şey vardı: Pratik, ad vererek teşhis koyma sorunu… Evet, “ad vermek” her zaman doğru bir tavır olmayabilir; ama kimi zamanlarda kaçınamayacağınız kadar hayatî olabilir. Bana kalırsa, Yusuf Kaplan’ın yazısı üzerine konuşmayı asıl “anlamlı” kılan / kılacak olan şey yazının teorik içeriğinden çok, pratik “ad verme” noksanlığı. Yazı etrafında dönen olayların bizatihi kendisi, bu noksanlığı, popüler kültürün ne olduğu üzerine ciddi ipuçları verebilecek mahiyette ifşa edebilir bana kalırsa.

Yazının içeriğini tartışma niyetinde olmadığımı, aslında yazıya noktasına virgülüne kadar katıldığımı ifade ederek başlamalıyım. Yusuf Kaplan’ın medeniyet ve kültür mevzuları üzerine yazdığı güzel yazılardan bir tanesi bu yazı da… Zaten Türkiye’de bu mevzularda fikirlerine en önem verdiğim insanların başında Yusuf Kaplan’ın geldiğini beni tanıyan herkes bilir. Ancak bugün üzerinde durulması gereken asıl mevzu içerikten çok “yazının olmaya bırakıldığı” durumda başına gelenler…

Öncelikle Yusuf Kaplan ile “ilişkimi” bilmeyenler için birkaç kelâm etmek isterim. Yusuf Kaplan, kitaplarımın editörlüğünü yapan ve her söyleşimde “kitaplarda iyi bir şey varsa Yusuf Kaplan’dan; hata, kusur, unutulmuşluk varsa bendendir” diyebileceğim kadar bende ve hayatımda katkısı olan birisidir. Bu yüzden benim için bir ağabey, bir dost gibi oldu her zaman. Ancak unutulmamalı ki, bir dostun, kardeşin yapması gereken iki görevi vardır. Birisi, dostunuz haksız bir saldırıya uğradığında, etrafınıza “kim çıkacak acaba” diye bakmadan, hesap yapmadan onu savunma cesareti gösterebilmektir. Bunu yaptığımızı en iyi Yusuf Kaplan bilir. Bir yazılı örneği de buradadır. (2) Kendisi de teslim edecektir ki, sadece Kemalist kesimden sol kesime ve cemaatçilere kadar grupların değil, aynı zamanda bizatihi “içeriden” olanların sırtlan sürüsü gibi Yusuf Kaplan’a saldırdıkları zamanlarda, “haklı dostu” savunmanın ahlâkını sahiplenerek ve hakikatin hatırını gözeterek onun yanında olduk. “Sen mabed bekçiği falan yapma Yusuf Kaplan” diye saldıran kibirli ergen “Müslüman” yeniyetmelere karşı “Birisi mabed bekçiliği yapacaksa, o özelliğe en uygun kişilerden birisidir Yusuf Kaplan” dedik her zaman. Üstelik bugünlerde Yusuf Kaplan’ın etrafında dolanıp duran tiplerin kahir ekseriyetinin ağzını bıçak açmıyorken.

Bütün bunları yeri geldiğinde analım diye yapmadık elbette. Hakikat hatırı gözetmeyi önemsediğimiz için yaptık. Aynen birazdan yapacağımız eleştirileri aynı sebeple yaptığımız gibi… Zira biliriz ki, sadece dost, kardeş olan, dostunun, kardeşinin yanlış gördüğü bir özelliğini “küstürme” pahasına eleştirir. Herkes hesap kitapla, ne kazanır ne kaybederim planlamasıyla düşünürken, dost olan, kazanmayı kaybetmeyi değil, gidişatını savrulmuş bulduğu dostuna bir kardeş uyarısı yapmayı önemser. Evet, bundan sonra yazacaklarım, kendisi de teslim edecektir, kendisine ikili yazışmalarda da defalarca yazdığım uyarılardır. Bu yazıda açıktan yapma sebebim, artık bu meselelerin açıktan konuşulma zamanının hiçbir “kaçamağa” yer bırakmayacak şekilde geldiğini düşündüğüm içindir. Bir de ikili yazışmalardaki eleştirilerin pek de karşılık almadığını tecrübe ettiğim için… Bazen dost, kardeş bildiğinizi “sarsmak”, onun için de sizin için de en doğru davranış biçimi olabilir. Üstelik herkes “yapılan hatalarda dahi överken”, sarsmak en kıymetlisidir.

Evet, Yusuf Kaplan, nefis iki yazı yazdı popüler kültür meselesinde. Birinci yazı aynı gün, sosyal medya denen insan kıyıcı makinede birçok defalar paylaşıldı. Övenler çoğunluktaydı yazıyı. Ama benim dikkatimi çeken bambaşka bir ayrıntıydı doğrusu. Cins Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni İsmail Kılıçaslan, yazıyı “harika bir yazı” diyerek paylaşıyordu. Bugün Müslüman dünyasında post-modern bir popüler kültürden bahsedilecekse, bu “kıyıcılığın” hemen her kaleminde “katkısı” olan birisi olduğu için, Kılıçaslan’ın o yazıyı hiç üzerine almamış olması elbette tuhaf geliyordu bana. Ancak daha da tuhafı vardı bu durumun. Yusuf Hoca, Kılıçaslan’ın yazıyı övgüyle linkleyen twitini “RT ediyordu”. Yani bir anlamda “evet sen üzerine alınmayabilirsin” demekti bu! Bu durum, hatayı göstermek yerine yeniden ve büyüterek üretmeye sebep olacak hayati bir yanlışı görünür kılıyordu bana kalırsa.

Bana kalırsa sırf bu durum bile, bize post-modern popüler kültürün ne olduğu konusunda ciddi ipuçları veriyor. Zira ortada, Yusuf Kaplan gibi, benim “entelektüel camiadaki soysuzlaşmaya” karşı, her zaman “son kale” diye tanımladığım, bu ülkenin en değerli düşünürlerinden birisini bile tuzağa düşürecek kadar trajik bir durum vardı. Evet, Twitter denen post-modern popüler kültürün mabedi, bir şekilde hayatı bu tip şeylere itiraz etmek ve medeniyet fikri üzerine düşünmekle geçmiş birisini “savuracak” kadar “güçlü” olabiliyordu demek! Ve post-modern kültürün akıntısı öyle güçlüydü ki, bizatihi karşı çıkarken bile o akıntıda yitme ve yitir(il)me tehlikesi kendini gösteriyordu.

Bu karşılıklı paylaşım / Rt etme döngüsü, Hannah Arendt’in yazdıklarını hatırlattı bana. Arendt, modern çağların “kötülük yaratma” sistemi üzerine yazdığı kitaplarda, ama özellikle Eichmann Kudüs’te & Kötülüğün Sıradanlığı kitabında, modern çağlarda “sorumluluk” denen şeyin nasıl da “ebedi ertelenerek” yok edildiğini gösteriyordu. İlginç şekilde post-modern popüler kültürün Müslüman dünyasındaki en “iş yapan” adamıyla, hayatı medeniyet fikri üzerine düşünüp post-modern kültürü eleştirmekle geçmiş adamı aynı “övgü döngüsünde” bir araya getiren ve “o zaman bu post-modern kültürü kim üretiyor ki? Uzaylılar mı?” sorusunu sorduran bir döngüydü bu. Yusuf Hoca’nın nefis teorik eleştirileri, pratik zeminde, üstelik Yusuf Kaplan’ın bizatihi kendisinin de katkısıyla hiçbir karşılık bulmuyor, kimsenin sorumlusu hissetmediği / hissettirilmediği” bir çarkta yitip gidiyordu böylece. Ortada post-modern popüler kültür vardı ama bunu yapan belli değildi! Bu “halı altına süpürme” eylemi, post-modern kültürün, bizatihi “aydınlar” eliyle yaptırdığı bir zırhıydı. Bu kültürün “sürekliliği” tam da bu şekilde sağlanıyordu. Muhalif olduğun zamanda dahi, o “popüler döngüyü” yeniden üret(tir)ecek bir yapıydı bu ve maalesef Yusuf Kaplan da bu yapıdan muzdarip oluyordu.

Şimdi teorik zemini bir başka mecraya ve zamana bırakarak pratik yansımaları konuşma zamanı geldi bana kalırsa. Madem Yusuf Kaplan gibi çok değer verdiğimiz düşünürler dahi bunu yapmıyor / yapmak istemiyorlar, yapmak bize düşüyor demek ki!

Son yıllarda, uyarmaktan dilimde tüy biten ve karşılığında, genellikle “kıskanç olmakla”, “kendisi televizyonlara çıkamadığı için eleştiriyor” olmakla suçlandığım bir konunun, bugün konuştuğumuz pek çok şeyin kökeni / müsebbibi olduğunu düşünüyorum. Müslümanlar, “karşı tarafa” bakarak hiza alma mevzuunda, o kadar ciddi bir aşağılık kompleksiyle hareket ediyorlar ki, bu “o tarafa göre mevzi alma” işi bir süre sonra “bizatihi öte tarafta yer almaya” dönüşüyor.

Mesela Serdar Tuncer’in, CNNTürk / Kanald gibi Doğan grubu kanallarında program yapmasına, en baştan beri, “Yapmayın, etmeyin; sözün söylenmesi kadar söylendiği yer de önemlidir. Doğan grubunun suyunu içmek bile hepinizin / hepimizin sularını kirletir” uyarıları yaptığım hâlde kimseye dinletemedim. Ve Serdar Tuncer, kendisiyle birlikte birçok “Müslüman” düşünür, yazar, çizeri öyle bir Doğan bataklığına sürükledi ve onların sularını öyle “kirletti” ki, hepimiz bunun cezasını çekiyoruz. KanalD’ye, CNNTürk’e çıkıp oralarda görünmek için yapamayacağı hiçbir şey kalmayan “Müslüman” düşünürleri hangi ara ürettik sanıyorsunuz?

Televizyon denen şeyin nasıl bir soysuzlaşma yarattığını en güzel bilecek olan, üstelik bunu defalarca yazmış olan birisidir Yusuf Kaplan. Televizyonun, popüler kültürün en derininden nasıl beslendiği, o kültürü hangi biçimlerde beslediği ve türlü cinslerdeki şehvetleri nasıl “dikte edip” yönlendirdiğini ve oradan, “televizyona uygun düşünür” profilini yarattığını… İsmail Kılıçaslan gibilerinin, “seküler kesimden” Haşmet Babaoğlu, Hıncal Uluç, Nebil Özgentürk, Sunay Akın vs.nin entel bir geyik muhabbeti olarak türettikleri programların süreği olarak ortaya çıkardığı “Meksika Sınırı” tipi programların izleyici profilini ve evden artist olmak için kaçan kızlar gibi, bu programlarda yer almak için yapmadığı şebeklik kalmayan yirmilerinde ama kendini her şeyi yutmuş âlim zanneden kibir abidesi “mutlu”, “alaycı” genç nesli hangi “döngü” yetiştirdi sanıyorsunuz? Hangi ara, hayatın şiirine vakıf olmamış ama kendini şair diye tanımlamaktan utanmayan arsızların “Müslümanlığını” ürettik biz? Afili Filintalar nesli ile televizyonların öğüterek piyasaya sürdüğü “yeni Müslüman aydın” profili arasında hiç mi bağ yok sanıyorsunuz? Açık söyleyeyim, ne Yusuf Kaplan ne de bizler bu çürütücü mekanizmayı ifşa etmekten kaçmaya devam edemeyiz artık. Zira deniz bitti!

Popüler kültür tartışmaları biraz da Cins Dergisi’nden çıktı aslında. Celal Fedai’nin yaptığı eleştiriler (ki birisi burada (3) ) bu meseleyi derinlemesine tartışmamıza vesile olduğu için çok önemli. Üzerinde “Aylık Kültür Dergisi” yazan Cins’in tam olarak ne olduğu ve yukarıda ifşa etmeye çalıştığımız “soysuzlaş(tır)ma” döngüsüyle nasıl bir bağının olduğunu anlamamız gerekmiyor mu? Yusuf Kaplan’ın yazısını linkleyip “şahane bir yazı” diye yazan ve hiç üzerine alınmayan kişilerle, onları besleyen ve giderek “kendi dışındaki kimseye hayat hakkı tanımayan Gezici kültür mafyasına benzeyen” “bayağılığın sürekliliğine” hizmet eden yapılarla daha ne kadar oyalanıp duracağız? Yusuf Kaplan, Cins’i eline alıp baktı mı bilmiyorum. Ama ben baktım, üstelik altı lira para vererek… (hayatı boyunca parasının çoğunu kitap, dergi ve dvd türü şeylere harcamış birisinin bir dergiye verdiği altı lirayı anması ve o verdiği parayı derginin rezilliği yüzünden haram etmesi size bir şey anlatıyor olmalı)

Gezici kesimin Ot’u ile aynı fiyatta Cins. Ancak sadece fiyatları benzemiyor. Boyutlarından içeriğine kadar Ot’un “Müslüman” versiyonu olarak üretilmiş bir popüler kültür zamazingosu. Müslüman dediğime de bakmayın. Aslında dergiyi “Müslüman” edecek şey, AHaber, Kanal24 gibi kanallarda, AKP iyi beslediği için Müslüman görünen eski Kemalist / liberalleri Müslüman edecek şeyden hiç farklı değil! Popülerliğin ve çıkarların öyle istemesi… Her iki dergi de (ki dergi demek zor aslında, aylık bulvar gazetesi demek daha doğru), tam da “karşı olduklarını iddia ettikleri” şeyi, yani kültür iktidarını, yeniden besleyen ve üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen yapılarıyla traji-komik dergiler.

Gezici kültür iktidarının mahiyetini ve o kültür iktidarını aslında AKP ve Müslüman kişi ve kurumların beslediğini yıllardır yazıp söylüyoruz. Yapılması gereken şeyin, “oraya bakıp hiza almak” değil, “yeni bir dil üretmek” olduğunu da… Peki, Cins ne yapıyor? Sayfa sayısından boyutuna, fiyatına içeriğine kadar “karşı” diye tanımladığı kesime bakarak iş görüyor. Neredeyse her yazı, Ot’un bir ayna görüntüsü. İnanın bana Ot bu hâliyle Cins’ten çok daha nitelikli bir dergi izlenimi veriyor. Mesela derginin kocaman iki sayfasını Aslı Aydıntaşbaş ile Levent Üzümcü’yü “eleştirmeye” ayırmış dergi. Yazıların içeriği ve biçimi ayrı komedi. Yüz kırk karakterden fazlasını okuyamayan / yazamayan yüz kırk bin takipçili zihniyete hitap ediyor Cins. Tam da Twitter popülerliğini köşeci popülerliğine devşirmiş kurnaz tipleri “istihdam” etmesinden belli. Yeni Şafak’ın son yılları gibi… Ana amaç, aynı Twitter’da olduğu gibi popüler kültürün “hüküm verdiği” her alanda bir cephe kurmak. Müslümanların “yeni dil üretmek” diye çabalayıp durdukları yerin Cins’te son bulması hakikaten trajik bir çöküş hâli bana kalırsa. Düşünün derginin iki sayfasında “neyse hâlin çıksın falin” tarzı ve “siz ne ayaksınız?” başlıklı bir entelektüel fal var. Her şeyden az az ama hiçbir şeyden derinlemesine olmayan bir sabun köpüğü icat etmiş, üstelik her sayfasını da ayrı renge boyamışlar! Dergide, dikkate alınacak, “bu yazı okunursa insana bir şey katar!” diyebileceğiniz kısmen Haşmet Babaoğlu yazısı dışında tek bir yazı dahi olmaması, dergi içi çok özel bir çaba gösterilmiş olduğunu gösteriyor!

Aslında bir süredir Müslüman camiada hâkim olmaya başlayan bir “hareketin” içler acısı bir tekrarı gibi görünüyor Cins. Mesela “karşı yakada” Yılmaz Özdil, Ekrem Dumanlı, Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök mü var; bu yakada muadilleri, Cem Küçük’ler üretilmeli hemen! Ot’ta Emrah Serbes, Levent Üzümcü mü var, bizde Selahattin Yusuf, Mustafa Akar olsun. Orada Cem Mumcu’lar mı hâkim, bizde de İbrahim Tenekeci’ler, Hakan Arslanbenzer’ler hâkim olsun! Ve Cihan Aktaş’ın övgüyle “her kesimi bir araya toplayacak dergiler lâzım” tezini gerçekleştirecek, hem Ot’ta hem Cins’te yazacak Tarık Tufan gibiler gerekiyor ek olarak! Gerçi Cihan Aktaş’ın “her kesiminin”, Gezi olayları sırasında “her kesimi seven Gezicilere” destek veren Mazlumder destekli bildirileriyle nasıl bir şey olduğunu öğreneli iki yılı geçti ama ne gam!

Neredeyse tümüyle birbirine benzeyen, birbirinden türetilmiş, aslında Cins’te ne kadar tersini iddia etseler de, zihniyet olarak “Gezici Müslüman” diyebileceğimiz bir kadronun yönettiği bir dergi Cins. Seçimden sonraki gün, sanırım “Tayyip Erdoğan devriliyor, yerimizi belirleyelim” telaşıyla, “Gezi’yi anlamalı, Kobani’yi okşamalıydık” diyen Kılıçaslan’ın Cins’i ile “Sırrı gibi esprili, cool; Demirtaş gibi genç adaylar gösteremedik” diyerek adeta “Afili Filintaları” milletvekilliği için öneren Hakan Albayrak gibilerin “Diriliş”i bu anlamda birbirine çok benziyor. Aslında “Gezici” zihniyetle aralarında uçurumlar varmış gibi yaparak, o zihniyetin Müslüman zaviyede afili bir yeniden üretimi!

Adını açık koyalım: Bütün bu tuhaflıkları besleyen ve yanı sıra popüler kültür denen belânın yeşertilmesine yardım eden şey, omurgasızlıktır. Cins’te ve aslında Cins’in türeticisi zihniyetlerin televizyonlardan “Yeni-Yeni Şafak’a” kadar bütün “popüler medya” görünümlerinde en bariz olan şey de budur. Evet, “karşı taraf” bir kültür iktidarı kurmuş, AKP dönemi dâhil yüz yıldır bu ülkenin insanını sırtlan gibi sömürmüştür. Bunun “rezilliği” üzerine, başta AKP olmak üzere Müslüman kurumlara hesap sorup, yeni bir medeniyet dili inşa etmek için uğraşacağına, “devlet arabasıyla halka hava atan” kültür iktidarının arabasının yanına bir araba daha eklemektir olup biten. Cins dergisi, aynı Müslüman / muhafazakâr televizyonlardaki bir sürü program / dizide olduğu gibi, “soysuzluğun Müslüman tekrarını” yapmaktadır sadece. Eğer bugün bu durumu, isim vererek, yapılan yanlışları ifşa ederek eleştirmezsek, yarın üzerine konuşacağımız bir medeniyet de kalmayacak. Bunu en iyi de Yusuf Kaplan’ın bilmesi gerekiyor bana kalırsa.

(1) http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/pastmodern-populer-kultur-en-buyuk-kufurdur-2022186

(2) https://envergulsen.wordpress.com/2014/10/12/dostlari-savunmak-yusuf-kaplan-ve-leyla-ipekciye-saldirilarin-anlami/

(3) https://celalfedai.wordpress.com/2015/10/03/cumhurun-reisine-atalar-yoluna-meyleden-suaranin-nicesinden-bir-ses-bir-mektup/

Reklamlar