Quo Vadis Yeni Şafak?; Quo Vadis Ak Parti? (‘Fe Eyne Tezhebûn’ Dersek Anlar Mısınız?)

Posted on Kasım 13, 2015

1


Türkiye için çok önemli bir seçimi daha atlattık. 1 Kasım gecesi, ülkesi için, Müslüman dünyası için endişe duyan pek çok insan için bir bayram gecesi oldu adeta. İki üç yıldır yüksek yoğunluklu olarak sürdürülen ağır bir savaşta “zafer” anlamına geliyordu seçim sonuçları. En azından birkaç yıl için soluk alma fırsatı demekti ülke ve Müslüman dünyası için. Bu yüzden Bosna’dan Suriye’ye, Filistin’den Yemen’e kadar bütün Müslüman coğrafyalarda büyük bir sevinçle karşılandı sonuç.

1 Kasım’da sabah erkenden gidip oyunu veren insanların pek çoğu, Müslüman dünyasının çok ağır bir saldırı altında olduğunu fark eden, Tayyip Erdoğan’a saldırının aslında Müslüman dünyasına bir saldırının metaforu olarak okunması gerektiğini anlayanlardı. Gezi olaylarından bu yana daha da şiddetlenerek devam eden bu saldırıların, ülke içindeki tetikçi, sponsor ve işbirlikçileri iki üç yıldır şüpheye yer bırakmayacak kadar aşikâr olmuştu. Mesela Doğan Grubu’na ait, gazete, televizyon ve hatta sosyal medya hesaplarına kadar her şey bu savaşın medya ayağını oluşturuyordu. Koç Grubu, Doğan Grubu’nun ağababası olarak, Gezi olaylarından bu yana, bu savaşın en güçlü ama en sinsi yürütücülerinden biriydi aynı zamanda. Bu ülkenin Tusiad adlı cehenneminin merkezi, koordine edicisi ve ülkenin kaynaklarının bir numaralı emicisi…

Bu yüzden pek çoğumuz için Ak Parti’ye oy verme sebebi açıktı. Bu ülke insanı, kendi halkına düşman, işlerine gelmeyen hükümetler güçlüyken, onların en büyük rantını yiyen; ama zayıflayınca arkadan ilk hançeri saplayan, bu ülke tarihinin darbeci geçmişinin her katresinde bir koordinatör ve azmettirici olarak izi olan bu grupların “bitişinin başlangıcı” olsun diye vermişti oyunu. Bu ülkenin kaynaklarını sömüren, ama asla yerli olmayan kan emicilerle, artık daha fazla geciktirilmeden hesaplaşılmasını istediği için!

Seçimden sadece on gün geçtikten sonra durumun hiç de bizim beklediğimiz gibi olmayacağı, kafamıza balyoz indirilerek ifşa edildi adeta. Gerçi seçimden bir hafta önce “sevelim sevilelim, kucaklaşalım, tek Türkiye var” kampanyası ile Müslüman medya tarihinin en aşağılık hareketlerinden birisine girişmiş Yeni Şafak Gazetesi’nin “geleceği” dününden belliydi doğrusu. Ancak bu geleceği bu kadar hızlı, bu kadar alçakça ifşa etmelerini beklemiyorduk doğrusu.

Yeni Şafak’ı, en az iki yıldır eleştiriyoruz. Eleştiriyoruz, çünkü Yeni Şafak, bizim gençliğimizin, öğrencilik zamanlarımızın Müslüman ahlâkı ve tutarlılığı ile beslenen, bir entelektüel merkez olarak işlev gören hâlini hızla yitirmeye başlamıştı. Cephe savaşlarında konuşlanana konuşlana, kendisini “düşmanın silahlarıyla” donatmasının en acı karşılığını almaya başlamış, mesela Hürriyet ne kadar alçakça, pespayece yayınlar yapıyor, köşecilerini hangi tür işlemlerle seçiyorsa, Yeni Şafak da işlerini aynı şekilde yürütmeye koyulmuştu. Bu yüzden, aklı, irfanı ve ahlâkı sağlam ve tutarlı olanlar yerine, medyada, sosyal medya kanallarında görünür olan, popülerleşmiş tiplerle hemhâl olmak Yeni Şafak’ın karakteri olmaya başlıyordu. Yeni Şafak’ın tarihinde pespayeliğin bu derece dibine erişilebileceğini tahmin bile etmiyorduk hiçbirimiz!

Bütün bunları düşünürken, yeni gelecek olanın farkında değilmişiz aslında! Yeni Şafak’ın, seçim zaferinin sevinci henüz taze iken, hepimizin bağrına sapladığı kirli ve paslı hançer, bize, insanın, ama özellikle çıkarcı, hesapçı insanın düşüşünün dibinin olmadığını gösterecekti. 10 Kasım sabahı, en azından oyunu yukarıda söylediğim gerekçelerle AK Parti’ye vermiş herkesin kafasından aşağı kaynar sular döküldüğü bir sabah olacaktı. AK Parti’nin etrafında bir bataklık sineği gibi konuşlanmış, seçmeni bu partiye oy vermek için kanalize etmiş, bunun için her türlü aracı kullanmaktan zerre sıkıntı duymamış, üstelik seçimden önceki birkaç ayda Doğan Grubu ve ağababaları Koç’lar Boyner’ler Tusiad kocabaşlarıyla “çatışmaya” girdikleri izlenimi vermiş gazetelerin hepsinin arka sayfasına aynı ilan vardı. Koç’un Atatürk ile ilgili verdiği “izin silinmez” reklâmı, Sabah, Star, Türkiye, Akşam gazetelerinden tutun da bizim için birkaç yıl öncesine kadar bir umut, bir mektep olagelmiş Yeni Şafak’a kadar bütün bu gazetelerin arka sayfasının tümünü dolduruyordu.

koc yeni safak

Bu reklâmın çok trajik bir yönü vardı aslında. Koç Grubu ve temsil ettiği, başta Kemalist darbecilik geleneği, Batıcı / Siyonist düdükçülük alışkanlıkları olmak üzere bütün unsurlar, “Müslümanlara” şunu söylüyordu açıkça: “Siz istediğiniz kadar yeni bir dil, yeni bir medeniyet fikri laflarıyla karnınızı doyurun, istediğiniz kadar ‘Yeni Türkiye’ nutukları atın, istediğiniz kadar şunu yapacağız, bunu yapacağız deyin; ağzınıza vereceğim iki boncuk şeker ile önümde esas duruşa geçersiniz!”

Evet, çok trajik, çok üzücü, kahredici ve sinirlendirici bir manzara idi 10 Kasım sabahı bütün bu gazetelerde gördüğümüz. Fiilen “Müslümanların” temsil ettiği her şey, tam da bu grupların temsil ettiği her şeyin önünde esas duruşa geçmiş, onlara “patron sizsiniz; kabul ettik, biat ettik!” demişlerdi. Müslüman dünyasının görüp görebileceğimiz en rezil günlerinden biriydi o gün ve bana kalırsa kendine Müslüman diyen tüm medyanın fiili olarak kendi ipini çektiği bir kara gün olarak tarihe geçecektir.

Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül’ün, daha bir hafta önce dünyanın bütün şeytanlarına karşı zafer kazandığını düşünen insanların hayal kırıklığına ve o hayal kırıklığının haklı olarak beslediği isyan ve eleştirilerine karşılığı daha da trajik oluyordu ama. Karagül, eleştirilere “aynı ilan Sabah, Star, Akşam, Türkiye, Yeni Şafak’ta varken, Yeni Şafak’a organize saldırı yapılıyorsa çakalların derdi başka demektir” diye “cevap” veriyordu. Karagül’ün bu cevap veriş tarzına yetişmekte gecikmeyenler de vardı tabi. Mesela “Müslüman soluk üflemenin” kanallarından birisi olduğu vehmiyle “satılan” Ülke Tv’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Star Gazetesi yazarı Hasan Öztürk, Karagül dostuna “Tıka kulaklarını, kapat gözlerini! Feraset ve kalp gözü ile yürü menzile dostum! Allah yar!” diyordu.

Ne ilginç değil mi, “Müslümanların” pespayelikte, alçaklıkta yardımlaştıkları bir döneme gelmiştik artık! Koç’un “Atam izin silinmez” ilanını tam sayfa alanlar, birbirlerine, feraset ve kalp gözü ile yürüdükleri ve Allah’ın kendilerine yâr olduğu gösteriş ve safsatası ile yardıma koşuyorlardı. Menzil’e demek böyle yürüyecektik! Koç’un önünde, hem de seçim zaferinin gözyaşı ile karışık sevinci henüz taptaze iken, diz çökerek, onların temsil ettiği her şeye biat ederek ve “Yeni Türkiye” adıyla sattığımız pespayeliğin hangi iz üzerinde yürüyeceğini ifşa ederek…

Elbette İbrahim Karagül’ün çakal suçlaması (ki bu suçlamayı, ‘bu akşam, aynı anda PKK ve paralelin saldırısına uğradım’ versiyonuna upgrade etmesi) hakkında birkaç şey söylememiz gerekiyor. Çakal suçlamasını sonraki paragraflara bırakarak, Yeni Şafak’ın eleştirilmesinin “ama ötekiler de yapıyor, ona neden kızmıyorsunuz!” türü bir şuursuzlukla karşılanmasının Yeni Şafak için nasıl büyük bir trajedi olduğunu ifşa etmemiz gerekiyor. Yeni Şafak’ın, en azından geçmişinden biriktirdiği nasıl bir geleneği, nasıl bir misyonu olduğunu hiç bilmeyen ve temel dürtüleri “liberal” olan gazetelerin yaptığı ile kendi yaptığını eşitlemeye çalışan bir yöneticiye teslim edilmesi en korkunç şuursuzluklardan birisi bana kalırsa. Yeni Şafak’ın, çoktandır (geçmişte aynen Zaman’ın olduğu gibi) liberallerin yüzü suyu ile yürüdüğü konusunda Müslüman okuyucuları uyarıyorduk. Bu söz, adeta bu uyarılarımızın gerçekliğinin Genel Yayın Yönetmeni diliyle kabulü oldu. Üstelik Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni olmuş birisinin, entelektüel, aklî ve ahlâkî çapı hakkında da epey fikir verebilecek bir söz bu! Ancak Yeni Şafak’ın bir tür “zihniyet” değişikliğine gittiğinin, yani Karagül’ün olmamasının şu aşamadan Yeni Şafak’ta zerre kadar bir şey değiştirmeyeceğinin de bilinmesi gerekiyor. Yeni Şafak’ı çukura düşüren şeyin, tek başına ne Karagül ile ne de bir başkası ile ilgisi var. Bu gazete, epeydir ektiği şeyin, yani “avamiliğin” yani “pespayeliğin” ürününü biçti 10 Kasım sabahı…

17 Aralık’tan bu yana, özellikle Yeni Şafak’ın başını çektiği Ak Parti medyasında, çok sık kullanılan bir yöntem var (aynı yöntem Zaman merkeziliğinde 17 Aralık öncesi Ergenekon türü ile başlamıştı aslında). Birileri size eleştiri mi getiriyor; onları (geçmişte, darbeci gelenekle hiç ilgisi olmayan, olmamış kimi insanları Ergenekonculukla suçladığınız gibi) paralelci olarak suçladınız mı, maharetle eleştirilerden sıvışabilirsiniz! Yeni Şafak’ın kurnaz GYM’si belli ki bu dürtüyle, Yeni Şafak okuyucularının getirdiği ağır eleştirilerden sıyrılabileceğini düşünmüş. Ama mesela birilerinin onlara şöyle söyleyebileceğini göz önüne almamış sanırım: Sizler 17 Aralık’a kadar Fetullah Gülen’in dizinin dibinde himmet dilenirken, ona yapılan eleştirileri maharetle hasıraltı ederken, yazarlarınızdan İbrahim Tenekeci gibiler, henüz 17 Aralık sıcakken ‘Beni seven Hocaefendi’ye kötü söz söylemesin’ diye ön alırken; bizler en az 5–6 yıldır Gülen cemaatini ve hocalarını hak ettikleri sertlikte eleştiriyoruz. Eğer bir çakallık söz konusu ise, daha yakın zamana kadar o cemaatin her kademedeki yöneticileri ile yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen Karagül gibi insanların, Gülen Cemaati’ne hayattaki her şeyden daha uzak olan, onlara bir gram su bile borçlu olmayan (ama onlardan da sizden de çok alacağı olan) insanları paralelci olmakla suçlayarak, eleştirileri susturmak istemesidir.

Çakallık ne demek hakikaten, bir düşünelim. Ülkesinin geleceği, Müslüman dünyasının ikbali için endişelendiğinden, Tayyip Erdoğan’ın bu labirentten çıkışı gösterecek insan olduğuna güvendikleri için, evet sırf Tayyip Erdoğan için, seçimden önceki gece endişeden, sonraki gece ise sevinçten uyuyamayan, ferdî hiçbir çıkar gütmeyen insanların sevinci mi çakallık; yoksa bu sevinci daha on gün geçmeden kursakta bırakacak bir eylem biçimi mi? Hiçbir maddi beklentisi olmadan, salt “yeni bir dil, ‘eskimeyen yeni’ bir medeniyet fikri kurmak” derdi ile gençleri dertlendirmek için yarınının maddi olarak ne olacağını düşünmeden çabalamak mı çakallık; yoksa pastanın büyüklüğü karşısında aklı başından gitmiş bir açgözlülükle ‘dört yıl daha bu kocaman pastanın en büyük parçasını biz yiyeceğiz!” şehveti mi?

Evet, bizler, ülkemiz ve Müslüman dünyasının geleceği için, en azından biraz soluk alabileceğimiz için sevinirken, Yeni Şafak’tan TvNet’e, Ülke Tv’ye, Ahaber’e, Star’a, Sabah’a ve bunlardan beslenen Cins gibi dergilere, değişik yayınevlerine kadar, Türkiye’deki muhafazakar / Müslüman medya organlarında yazar, çizer, televizyoncu insanların pek çoğu (biliyorum ve şükrediyorum ki henüz hepsi değildir!) aslında dört yıl boyunca elde edecekleri ranta sevinmişler. Asıl acı ve kahredici olan şey bu! Mesela, Müslüman şuuru ile İstanbul’dan Urfa’ya, sırf seçimde vereceği bir oyun dahi kıymetinin farkında olduğu için gitme ihtiyacı duyan bir kardeşimin, görevini yapmanın ve sonucunu almanın ahlâkıyla seçim sonucuna sevinmesi var; bir de, zaten Gezici kültür sanat mafyasının içerisinden yeşeren ve her yönüyle onların ayna görüntüsü olan “yeni-Yeni Şafak” / Cins ve bunların etrafında “bunlarda kaynak bol, ne kadar okşarsak o kadar geleceğimiz parlak olur!” düşüncesiyle toplanan ve sırf bu dürtünün “kazanmasına” sevinenler var. Bir kez daha deklare ediyorum ki, onların sonucuna sevindiği seçim ve gelecek ile bizimki asla ve katiyen aynı değil! Asıl çakallık, Müslüman ahlâkıyla, düşüncesine, ilkelerine yakın gördüğü bir gazete / dergi / televizyon vs.’nin bu derece çukura düşmesine üzülen, bu yüzden eleştiri yapmayı bir ahlâkî görev addeden insanları, çakallıkla, paralelcilikle suçlamaktır.

Karagül ve onun etrafında “pasta kardeşliği” içgüdüsü ile kümelenmiş kifayetsiz muhteris serisinin bu kadar net ifşa olduğu bir zaman yaşamamıştık hiç. Hayır, Karagül Efendi! Yeni Şafak ve “Müslüman” medya sizin ve sizin gibilerin çiftliği değildir. Ha çiftlik olarak yürüteceğiz diyorsanız da artık oraları “bizim” değildir.

Gezi olayları sırasında Ramazan’da, iftar davetine Gezi’nin karargâhı Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmenini ve bir sürü başka soysuzu davet edip başköşeye oturtan AK Parti yöneticilerine ta o zaman söylediğimiz şeyin (1), bugün Yeni Şafak ve çevresi özelinde Ak Parti için tekrarlanması gerekiyor: Sahi siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?

Buradan, bir kez daha deklare ediyorum: Ben, Ak Parti’ye, ülkenin bütün şeytanlarıyla kucaklaşsın, gazeteleri, onların reklâmlarından elde ettikleri parayla Cins’çil, Ot’çul, Öküz’cül sefaleti beslemeye devam etsin diye oy vermedim. Tam tersi, başta Doğan’lar Koç’lar olmak üzere, bu ülkenin Kemalist, Siyonist, Gülenist vs. darbe tarihinin içinde organizatör olarak yer almış her güç ile hiç korkmadan hesaplaşılsın diye oy verdim. Fiilen Tayyip Erdoğan’a, ama onun özelinde Ak parti’ye “ben korkmuyorum, eğer sen korkar geri adım atar ve gereğini yapmazsan, bundan sonra size sadece günahımı veririm” demek için…

Evet, artık deniz bitmiş, bizi oyalamakla geçirdiğiniz on üç yılın sonuna varmış bulunmaktayız. Ya gereğini yapacak ve bu ülkenin dindarı dindar olmayanı, ama ülkesini seveni, Müslüman dünyasının ve mazlumun derdi ile dertleneninin “sızısını” dinleyeceksiniz; ya da bizim verdiğimiz oylar ve sizin oluşturduğunuz kaynakların sonsuz rantının verdiği kibirle, seçimden on gün dahi geçmeden, oy verenleri çakal diye itham eden sırtlan sürüsüne teslim olacaksınız. Şimdiye kadar hep ilk gruptan, bu ülkenin çıkar beklemeyen ve yazar / çizer / akademisyen tayfasının hâlâ yeterince kirletemediği halkın irfanından, destek aldınız, oy istediniz; ama ikinci grubun (hatta Gezici kültür mafyası da dâhil bu gruplara) çıkarlarına hizmet ettiniz. Bu sondur artık ve bu ülkenin sıradan bir vatandaşı olarak “quo vadis Ak Parti (ya da Cins’çi tayfanın daha iyi anladıklarını iddia ettikleri Fe eyne tezhebûn), quo vadis Yeni Şafak, qua vadis Müslüman dünyası diye soruyorum. Bu soruya ahlâklı mı, yoksa çakalca mı cevap vereceğiniz, bizim davranış biçimimizi de belirleyecek ona göre!

(1) https://envergulsen.wordpress.com/2013/07/22/siz-bizimle-dalga-mi-geciyorsunuz/

Reklamlar