Asım’ın Nesli Diyorduk, Nesilmiş Gerçek

Posted on Ağustos 2, 2016

0


Âsımın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.

 

Üç sene önce bugünlerde, Mısır’da yapılan darbeyi canlı yayınlarda izlerken ve silahlara, secdelerinden ve dualarından başka bir cevabı olmayan o güzel insanlara imrenirken, nereden bilirdik ki benzer şeyleri yaşayacağız! O günlerde, Gezi darbe girişimi ve Mısır darbesinin aslında Türkiye’yi sıkıştırmak ve “ehlileştirmek” için yapılan şeyler olduğunu elbet hissediyor, yazıp çiziyorduk. Ancak, Mısır darbesinde gördüğümüz vahşetin ve o vahşete tertemiz imanlarıyla karşılık veren o güzel insanların kopyalarını bu kadar yakın zamanda vatanımızda yaşayacağımız aklımıza gelmemişti.

Tarihimizin en alçak, en namussuz, en ilkesiz,  en ahlaksız, en vahşi darbe girişimine şahit olalı on yedi gün oldu. 15 Temmuz gecesi o uğursuz haberler gelmeye başladığından beri meydanlarda, açıkça bir işgal girişimine karşı tek yürek olmuş milletimizle beraber tek bir dilden tek bir söz söylüyoruz aslında: “Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi / ‘O benim sun’-i bedîim, onu çiğnetme’ dedi”

15 Temmuz’dan önce, bu ülkeden, ülkenin “halkından” umudumu kestiğim zamanlar olurdu, gerçek! Ama o gece hepimiz için büyük bir miladın habercisi oldu. Umut kesmenin imanın zayıflığına delalet ettiğini, imanın ise tüm zaferlerin ana rahmi olduğunu haykıran kutlu bir milat. Nasıl anlatsak az gelecek bir kahramanlık hikâyesiydi o gece yaşananlar. Entel kürsülerimizde aşağılamaya doyamadığımız o “sıradan”, o “hesapsız”, imanları ve imanları ile tevhid olan eylemleri dışında hiçbir şeyleri olmayan milletimin güzel insanları, bir milletin topyekun nasıl bir kurtuluş savaşı verdiğini kazıdılar anlamayanların, görmek istemeyenlerin yüreğine. Hem de müthiş bir tevazu ile…

Tankların altına yatabilmiş, helikopterlerin, uçakların mermilerine karşı “Hudâ’nın ebedi serhaddi” olduğunun şuurundaki göğüsleriyle durabilmiş o kahramanlardan şehid olmayanlar, o geceyi anlatmaya koyulurken, hiçbir şey yapmamışlar gibi tevazu içinde olabiliyorlardı mesela. Bir yazarın, bir “sanatçının”, o “sıradan” kahramanların yaptıkları şeylerin binde birini yapma durumunda dahi bin bir gece reklam yapacağını düşünürsek, bu kahramanlığın nasıl yüce bir şey olduğu daha net anlaşılır.

O gece, benim için de milat oldu. Millet denen şeyin tam olarak ne olduğunu o gece fark ettim. “İlme’l yakîn” olarak bolca lafını etmiştik millet olmanın ne demek olduğu üzerine; ancak ilk defa ayne’l yakîn olarak bilmiştik, neymiş millet, neymiş vatan, neymiş din… Cumhurbaşkanımızın, “milletimi sokaklara, hava meydanlarına davet ediyorum” çağrısıyla Bursa’da abdestimizi alıp, helalleşip meydanlara doğru koşmaya başladığımızda, içimizde bir daha geri dönebilir miyim korkusu olmamıştı. O iman ve o imanın verdiği hiçbir şeye değişilmez şuur, her şeyin birleştiği köke dair “yakîn bilgi” veriyordu hepimize. Bursa’da, Ankara ve İstanbul’daki gibi katliamlar olmadı, ama olan şey, bir milletin kelimenin gerçek anlamıyla tek bir kalp, tek bir akıl ve tek bir şuurla “yola koyulması” idi aslında. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Hz. Ebubekir’e (r.a.) işaret ettiği “korkma, çekinme, ye’se kapılma, Allah bizimle beraberdir” hükmü, o gece bilfiil hissettiğimiz bir “birlikteliğin” kozasını oluşturuyordu. Korkmuyordu bu güzel millet, çekinmiyor, ye’se kapılmıyordu. Çünkü biliyordu ki Allah kendileriyle beraberdi.

Fetullahçı teröristlerin CIA, Mossad etkisinde yaptıkları şeyleri en az 5-6 yıldır yazıp çiziyorduk; ama doğrusu hiçbirimiz, ne de olsa bu ülkede bu milletle birlikte yaşamış bu insanların, kendi milletine, kendi devletine, kendi meclisine, kendi cumhurbaşkanının külliyesine ateş açabilecekleri, insanları vahşice tanklarla ezebilecekleri, helikopterlerden attıkları zırhlı araçlar için hazırlanan mermileri sivil halkın üstüne boca edebilecekleri aklımıza gelmezdi. FETO denen bu hain çetenin tüm kodlarının deşifre olduğu ve görmeyen gözlere dahi, şeytanın ordusu olduklarını ifşa ettikleri bir gece oldu bu. Darbe girişimi başarılı olsaydı, önce bir iç savaş, sonrasında da Amerikan işgaline davetiye anlamına geldiğinin farkında olan kahraman milletimiz, “ben gitmezsem kimse yoktur” şuuruyla hareket etti “ben gitmesem de nasılsa oralarda birileri vardır” imansızlığı ile değil…

O en karanlık geceyi aydınlığa eriştiren kahramanların birinin hikâyesi çok şey anlatır hepimize. Aslında isme bile gerek yok. O geceki her kahramanın hikâyesi az çok böyle bir şeydi zaten. “Daha öteye gitmeyelim; oradan ateş ediliyor” diyenlere “şimdi gidersek sadece biz ölürüz; gitmezsek bütün millet ölür” şuuruyla cevap veren ve milleti ölmesin diye kendi canını feda eden kahramanları Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) agûşunu açmış beklediğini bilmenin tesellisi hafifletiyor acılarımızı. “İlerde darbeci askerler var. Ateş açıyorlar. Buradan sonrasına geçerim diyen, benim canım sağlamdır diyen varsa geçsin” uyarısını yapan polise bir salise dahi beklemeden “ben geçerim abi; insan bir kere ölür” cevabını veren arslanlara ne kadar teşekkür etsek, alınlarından ne kadar öpsek azdır.

O gecenin ve ardından gelen gecelerin en unutulmaz manzaraları, “Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasulallah” hitabını kıyamımıza şahit kılan salalardı. Vatanı için ayağa kalkan milletimizin, ayaklarına, yüreğine, ruhuna derman veren salalar… Tanka karşı elleriyle, yüreğiyle, ruhuyla durabilen, bir f-16 uçağını eliyle durdurabileceğine iman eden insanların kıyamını kutlu kılan salalar…

Evet o gece, bu millet için ne kadar karanlık bir gece olduysa, aynı zamanda “karanlığın en zifiri olduğu zaman, aydınlığa en yakın zamandır” fikrinin sağlaması bir gece oldu. Meydanlarda tanıdığım, konuştuğum, ilk geceden beri aşkla, imanla, “Allahu ekber” diyen insanların hepsinin tek bir üzüntüsü vardı: “Neden biz de o şehitler gibi şehit olamadık; ya da hiç olmazsa gazilik nasip olmadı bize”

Ölürse kazanan, ölmezse yine kazanan bir milleti nasıl yeneceksiniz ey gafiller! Tek üzüntüsü şehid olamamış olmak olan bir milleti yenebilmeniz için son ferdine kadar öldürmeniz gerekir. Öldürürsünüz ama yine de yenemezsiniz. Bunu, sizin köpekliğinizi yapan FETO ve onun uşakları bilmiyorlardıysa bundan sonra çok acı şekilde öğrenecekler. ” ‘Yarın sokağa çıkma yasağı var’ deseniz bu halk sokağa çıkmaz. İmamlar namaz bile kıldırmaz” diyen aşağılık şerefsiz feto köpeklerine inat, o gece her saat okunan salalarla ve göğsündeki imanı sokakların her santimine nakşetmekle karşılık verdi milletimiz. “Sokağa çıkma yasağını” “sokağa çık ve şehid ol” şeklinde anlayan bu millete ne yapabilirsiniz en fazla? Öldürmek mi?

Allah, milletimizi ve Müslüman dünyasını bir kıyama davet etti. Hep uyanık olacağımız bir kıyama. Gelecekleri varsa görecekleri de var, iman ve özgüvenine. Bir gecelik bir imtihan yaşadık, vatanımızı kaybedersek neler olabilir üzerine ve Allah’a şükür ki milletimiz, umutlarımızı tazeleyen şahane bir imtihan verdi ve kazandı. Bu kazanç önümüzdeki elli yılı belirleyen bir güven ve aşk demektir aynı zamanda. Şehitlerimiz ve gazilerimizden, o gece canını hiçe sayıp sokaklara çıkan herkesten Allah razı olsun. Bu milleti, “sağına soluna bakmadan ben varım, benim olmadığım yerde kimse yoktur” şuuruna sahip olan Asım’ın nesli kurtardı. Aşk olsun hepsine…

Erdem Beyazıt’ın işaret ettiği Müslümanların gelişinin habercisidir 15 Temmuz kıyamı: “Kızdı mı Cehennem kesilir, sevdi mi Cennet”

15 Temmuz milletimizin Çanakkale Savaşı’ndaki gibi bir kıyamıdır. Ve Akif’in şiiri, sanki 15 Temmuz şehitleri için de yazılmış gibidir.

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “bu: bir Avrupalı! ”
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. (1)
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2)
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3)
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4)
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

Reklamlar
Posted in: Uncategorized