Medya ve Teknoloji Çağında Kara Ayna’mızdan Görünenler

Posted on Ekim 16, 2016

2


Ultra-modern cinnet çağında yaşıyoruz. İlerleme, bilim, teknoloji ve medya putlarıyla çepeçevre sarılmış vaziyetteyiz. Özgürlük, çağımızın “uzmanlarının” en sık kullandıkları göz boyama aracı… Araçların bizi özgürleştirmek için var oldukları yanılsamasıyla kuruluyor bütün ruh tuzakları. Hangi din, ideoloji ya da hayat görüşüne sahip olursak olalım, her birimizin en büyük putları oluyor özgürlük ve teknoloji…

Modernitenin uç noktalarına evirildiği ve giderek kendi başlangıç amaçlarını çiğneyerek insanın ölümüne yol açtığı bir uçurumun adı ultra-modernite. Kimileri bunu post-modernite olarak tanımlasa da, olan şey, modern amaç ve yöntemlerin, karşıtı gibi görünenlerin eliyle yeniden ve çok daha uç fanatizmle yeniden üretilmesidir. Teknolojinin araçlıktan amaç olmaya dönüştüğü bir fanatizmin… Özgür olduğu düşüncesiyle ve “özgürlüğünü” beslemek iddiasıyla, yeni çıkan IPhone7 telefonuna beş bin liradan fazla para vermek için sabahlara kadar sıra bekleyenlerin uçurumu… Özgürlük, kendi hapishanesini göremeyenlerin ürettiği bir avutma fantezisi sadece…

Cinnet, kendini en normal görünümlerin ardına gizler. Masum bir toplu mesajlaşma aracında; bizi özgürleştirdiği sanrısıyla birer kibir besleyiciye dönüşmüş sosyal medya biçimlerinde; iletişim teknolojilerinin en akıl almaz ileri elektronik görünümlerinde… Aklımızı kamaştıran bütün bu ileri teknoloji araçlarının nasıl bir dünya ve insanlık önerdiğini, dahası önerinin ötesinde, buyurduğunu görmekten aciz uzmanların, “uzman reçetelerinin” diyarında kendiliğinden mayalanan bir şeydir cinnet… Her bir uzman, sistemin içinde ya da kenarında, muktedir ya da muhalif, sistemin çarkını döndürmekle yükümlü birer makyaj unsurudur artık! Ultra-modern cinnet, uzmanların cafcaflı reçetelerinin perdelediği bir çürümüşlük hâlidir…

Müslümanlar olarak bizlerin, çağın körleş(tir)mesine karşı ve uzman reçetelerinin zehirli ilaçlarına panzehir olacak bir çaremizin olmaması epey acıtıcı. Düşüncemiz, felsefemiz, hikmetimiz, sanatımız, sistemin devasa çarkları altında çarkın varlığının farkında olmadan yaşayıp gidiyor! Gelenek, bütün o olağanüstü birikimiyle dahi, sadece aktarılan ve “geride” kalması gereken bir uzman bilgisine indirgeniyor. Etrafımız, muhakkiklerin, İslam filozoflarının, sanatçıların, alim ve ariflerin yazıp yaptıklarının anlatan “uzmanla” dolu. Ancak, aktarılan o devasa birikimle bugün ne yapabileceğimiz meselesini dert edinen kimse yok! Medyamız, bize giydirilen “deli gömlekleriyle” oyun oynamakla meşgul. Sosyal medya, Müslüman dünyasında düşünürden köşe yazarına, edebiyatçısından şairine, sosyologundan şeyhine, müridine kadar hepimizin tüm unsurlarına teslim olduğu bir nefsi emmare mekânı… Sosyal medyanın, kodlarını çözmek ve çarka çomak sokup patlatmak yerine, onun “herkesleştirici” havasını “ben herkesten farklıyım” tarzıyla solumak ve solutmak…

Batı’da, felsefe, edebiyat ve sanatta, özellikle 20. yüzyılda insanlığın, kıyısına kadar geldiği bu derin uçurumu hisseden, akleden düşünür ve sanatçılar oldu. Uçurumu gören, çölü tespit eden, gördüğü manzarayı tasvir eden pek çok yazar, düşünür ve sanatçı oldu; ancak sorunun çözümüne yönelik neler yapılabileceği meselesi hâlâ bakirliğini koruyor. “Ne yapmalı?” sorusu ve ona verilecek olan cevaplar, en çok da Müslümanlar olarak bizlerin sorumluluğunda… Ülkemizde her yıl, binlerce film, yüzlerce dizi yayımlanıyor. Ancak içlerinden bir iki tanesi hariç, kıyısına geldiğimiz bu uçurumu dert edinen film ya da dizi yok. Acınacak bir trajediyle karşı karşıya olduğumuz muhakkak. Birazdan bahsedeceğim bir İngiliz dizisinin dert ve anlamca yakınından dahi geçebilen bir tek dizimizin olmaması, Diriliş gibi içerikten yoksun, anlamca kabız hamaset dizilerinin “bugüne dair” bir şey söylemediğini dahi tespit etmekten aciz düşünür ve “sanatçılarımız” ortamın hakim unsurları oldukça, bizi şaşırtmamalı…

Son haftalarda izlediğim şimdiye kadar yedi bölümü yayımlanmış bir dizi, bize “Kara Ayna”mızı tutması açısından oldukça önemli. Dekalog, nasıl modern çağın, imanla ve kökeni ilahi olana dayanan ahlâkî ilkelerle imtihanını konu aldı ve bu çağda nasıl imanlı, aşklı, adil  kalınabilir meselesini dert edindiyse, Black Mirror / Kara Ayna başlıklı bu dizi de ultra/post-modern çağın teknoloji ve medyaya iman etmiş insanının uçurumdan düşüyor olmasını dert ediniyor. Dekalog‘un çağı “Tanrı’nın öldürüldüğü” bir çağ idiyse şayet, Kara Ayna‘nın dönemi “ölen Tanrı’nın” yerine teknoloji tanrılarının ikamesinin medya eliyle son noktasının konulduğu çağ olarak anlaşılmalı…

black-mirror1

Kara Ayna, film sanatı içindeki yerini, sinematografisini vs. hepsini geçelim; öncelikle derdi olan bir dizi. Derdini aktarmaktaki zekası oldukça üst düzeylerde seyrediyor üstelik. Çağımızın düşünme(me) biçimlerinin yutturduğu zokaların hepsinin farkında olan bir grup tarafından yapıldığı besbelli…

Sosyal medyanın gücünün, özgürlük alanı olarak Müslümanlar tarafından dahi kutsanmasının, nasıl bir cinnet hâline yol açtığının farkında olmadığımız bu zamanda, sosyal medya denen şeyin nasıl uyuşturduğunu, unutturduğunu ve tektipleştirdiğini son derece zeki biçimde “distopya”ya dönüştürüyor dizi ekibi. Dizide gördüğümüz teknolojilerin çok uzak bir zamana ait gibi görünmesi aldatmasın bizleri. Zira, ilk adımları bugünde olan bir patikanın son noktasını görme uzak-görüşlülüğüdür diziyi kıymetli yapan. Tarkovsky’nin Solaris‘te, uzayın derinliklerinde “kendimizi bulmak için” gösterdiği çabanın adeta anti-tezini ifşa ediyor Kara Ayna ekibi. Zira Solaris’te dönülecek bir “kendi” vardı hâlâ; ancak Kara Ayna, teknolojinin “dönülmez akşamının ufkunu” ifşa ediyor. Bugünden yolunun sınır taşlarını koyduğumuz patikanın yarın nereye çıkacağını…

Televizyonlarda en çok izlenen programlar, evlilik programlarından, Müge Anlı’nın hırsız/katil kovalamaca oyunlarına, Survivor tarzı programlara ve reality şovlardan Acun’gillerin, her türlüsüne hâkim olduğu “yetenek avcısı” programlarına kadar hep benzer tipte “reality pornografileri” değil mi? Ve sosyal medya denen şey, tam da bu “yetenek avcılığını” trollüğe, oradan köşeciliğe ve üne devşiren devasa bir nefsi emmare değil mi aynı zamanda! Dizinin ilk bölümü, sosyal medyanın, insanın aklı yerine “bakma/dikizleme şehvetini” tahrik ettiğini son derece çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Nasıl bir “ontolojik oyun” içinde olduğumuzu…

Dizinin ikinci bölümünde, emeğiyle hayatını idame ettirenlerin, Acun benzeri karakterlerin ürettiği bir “kurtuluş teolojisinin” hayaliyle yaşadığını görmek, Lang’ın Metropolis‘ini aklımıza getiriyor. En alt katta üretim için yaşayan “el” ile üst katta ellerin ürettiklerini har vurup harman savuran “beyin” arasında hâlâ bir uzlaşım söz konusuydu Metropolis‘te… Kara Ayna, o uzlaşım imkânının tükendiği bir dönemin kıyametini haber veriyor. Artık hiçbir şeyin gerçekliğinin kalmadığı bu akvaryumda, herkesin tıkıldığı bir hapis vardır. Ruh hapishanesi mutlak, beden hapishanesi ise görelidir… Ve tüm hapis odacıkları diğerinin varlığına bağ(ım)lıdır… Uzlaşım yok, toptan parlama ve patlama vardır artık… Cehennem…

black-mirror2

Bu yapı, muhaliflik ile iktidarı aynı makinenin çarkı hâline dönüştüren ve medyanın, tüm unsurlarıyla “çarkın ruhunu” oluşturduğu cinnet döngüsüdür. Döngüden çıkış uzaklarda kalmıştır. Mesela Acun benzeri tiplerin programına, aşık olduğu kadının “ruhen öldürülmesinin” verdiği acıyla, sistemin tüm pisliklerini dökmek üzere (üstelik oraya çıkmak bedava değildir; bisiklet sürülerek edinilen puanlardan çokça toplamanız gerekir) çıkan bir adam, sistem içinde “sistem eleştirisinden rantlanan” bir görevliye dönüştürülür. Haftanın belirli günlerinde adama “sistem eleştirisi” yapması için program verilir. Başlangıçta cinnetine işaret ettiği her şeye protesto olsun diye kendi boğazını kesme amacıyla özenle saklanan cam parçası, artık rantı getiren araçlardan birisi olarak mücevher kutularında saklanır. Sistem, öyle bir “adaptasyon kabiliyetine” sahiptir ki; içinde eritip yok edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Zira, insanın en kolay yakalandığı zeminden tutmaktadır her şeyi… “Allah’ın öldürüldüğü” çorak ülkenin çölünden…

Anlatılan şeyin bugün yaşananlardan hiçbir farkı yoktur. Müslüman dünyasının önemli sayılabilecek birçok yazarı, düşünürü, şairi, akademisyeninin özellikle televizyonlara (ve özellikle de Kanal D gibi Doğan grubu tv’lerine) çıktıktan sonraki hâline hep beraber bakmak bile ne derece tehlikeli bir uçurumda olduğumuzu gözler önüne serer. İslam’a düşmanlığı ile ün salmış televizyon kanallarına, aynı, dizinin ikinci bölümündeki adam gibi, “sistemin tüm pisliklerini ifşa edeceği / ruh üfleyeceği” iddiasıyla çıkan insanların, bir süre sonra o kanalların reklam, ün, şehvet döngüsünün basit bir çarkına dönüştüklerini görmedik mi hep beraber? Tasavvuf ehli insanların (ki bu döngüyü irfani olarak en çabuk anlaması gerekenlerdi onlar) tasavvufun inşa ettiği her şeyin anti-tezini oluşturan bu devasa şehvet makinelerinde “tasavvuf” ve “din” anlatmasının acayipliği, anlaşılan bu dizi ekibi dışında hiçbirimizi rahatsız etmemiş! Acun’gillerin medya makinesinden “şık muhalifliğe”, televizyonlarda kendilerine verilen ‘hamili koltuk yakinimdir” koltuklarına ve “bisiklet çevirenlerin tek gözlü odasından” ” Acun’un seçtiği ferah odalara” terfi ederek, sistemin “şık muhalif” geri beslemesi olmuşlardır artık! Ve hiçbir sistem “geri beslemesi” olmadan kendi kalibrasyon, stabilizasyon ve ince ayarını sağlayamaz. Dizideki adam gibi, Kanal D / Cnn Türk gibi kanallarda (aslında tüm televizyonlar için aynı şey geçerli) “İslam anlatan” düşünür ve muhakkiklerimiz de, bu cinnet sisteminin bekasını sağlamak için “ince ayar” unsurları oluyorlar sadece… Sistemin düz çarkları, hayatlarını, geceleri minicik bir odada kalıp, gün boyu bisiklet sürüp puan toplamakla geçirirken; ince ayar cihazları, lüks, konforlu hapishanelerinde yaşıyor ve “sistem muhalifi” programlarını yürütüyorlar. Aralarındaki tek fark da bu zaten!

black-mirror3

Kara Ayna dizisinde, hafızayı “görünür ve saklanabilir” yapma teknolojilerinden, insanlar arasındaki ilişkileri sosyal medyada olduğu gibi “bloklamak” ya da “bloklamamak” olarak tanımlayabilecek “protez ‘yüksek teknolojili’ gözlere”, insanın düşünme biçimini kopyalayıp “kopya insan yaratmaya” kadar günümüz teknolojisinin patikasını çizdiği şeylerin son aşamaları oldukça zeki hikayelere malzeme ediliyor. Ancak asıl mesele, bir Hollywood filminde olduğu türden o cihazların ütopya şovunu yapmak değil. Zira dizinin ekibinin asıl derdinin o olmadığı çok net anlaşılıyor. Asıl dert, teknolojinin gittiği bu yolda, neyi kaybediyor olduğumuz meselesini derincesine kazımak… Allah’ın biricik yarattığı, aklın, hafızanın, ruhun, kalbin, kâinat ve Allah ile insan arasındaki bağı sürekli kılacak bir şekilde “çok hassas bir terazi ile düzenlendiği” insandan, teknolojinin “yarattığı” “elektro-insan”a geçişin neleri doğurabileceğini özellikle Müslüman dünyada pek fazla düşünürün dert etmediği böyle bir zamanda, bu dizinin bir çığlık olarak yorumlanması gerekir.

Modernitenin bir parçala(n)ma “uygarlığı” olduğu, parçalanmanın sadece Allah-kâinat-insan bağını ya da bilgi, eylem, aşk, iman, irfan, ahlâk, neşve arasındaki bağları parçalamanın ötesindeki her şeye sirayet edeceği ve bir duvara toslamadan duramayacak olduğu meselesi, modern sapkınlığın yazgısı üzerine düşünen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şeydi aslında. Parçalanma, bu defa “mekanik parçaların” her birisi için aynı hızla yürütülmeye başlandı. İnsan bedeni, “kendi başlarına her birisi salt bir makine parçası olan” organların toplamından ibaretti! Öyleyse, “arızalanan” ya da “işlevini yerine getiremeyen” parçalar gayet tabi yeni parça ile değiştirilebilirdi!

black-mirror4

Organ nakilleri çağı böyle başladı. Hepimizin “dini destek” fetvalarıyla yanında olduğumuz organ naklinin, modern uzmanlıkların kafesinde salt tıbbi bir mesele olarak ele alınması, insanı insan olmaktan çıkaracak her “gelişmeye” zemin hazırladı. Organ nakilleri, önce insanın “iç organlarından” başladı. Hayati kimi organlardaki hasarlar, başka insanlardan alınan organlar yoluyla ikame ediliyor ve hasta hayata döndürülüyordu. Bu, elbette tıp tarihinde büyük bir başarı anlamına geliyordu. Organ naklinin, insan sağlığı için önemi elbette inkâr edilemezdi! Ancak, bu “bilimin” kökeninin, insanı parçalanabilir bir lego olarak gören modern zihniyetin lokomotiflerinde olduğunu tespit etmek, bu parçalanma ve “protezlerle yeniden üretme” mekanizmalarının nerelere kadar varacağının tahmin edilmesi için önemlidir.

Kara Ayna ekibi, yukarıda sözünü ettiğimiz parçalanmanın nihai aşamasında ve ruhun kaybına yol açan noktada, teknolojinin, ruhun yerine neyi ikame edebileceği sorusunu tüm bölümlerinde soruyor. Madem insan bedeni parçalarına ayrıldı ve tüm parçalar elektronik parçalarla ikame edildi, ruhun yerine ne koyacağız? Yazılım teknolojilerinin geldiği son aşama olan yapay zekanın tüm unsurlarıyla cilalandığı bir dönemde ve insan kopyalamanın biyolojik ya da elektronik olarak mümkün olup olmadığı meselesinin sorulduğu çağımızda, “kopyalanan insanın” ahlâkî durumunun ne olacağı, neye inanacağı ve nasıl yaşayacağı meselesi üzerinden bir kıyamet tasvirine soyunuyor dizi ekibi. İnsan, modern düşüncenin, “hiçbir ‘Üst İlke’ye bağlı olmadan kendi ayakları üstünde tutup, bir dünya cenneti yaratma iddiasındaki” başlangıç amaçlarının tersine bizatihi kendi “yarattığı” bilim ve teknoloji ile insan yapımı bir cehennem mi oluşturuyor acaba?

Post-modern cinnet çağının cilaladığı her şeyin cilasını, olağanüstü bir zeka ile akıtan dizinin ekibi, mesela siyaset gibi bu çağın en kolay günah keçisi ilan edilen şeyini karalayan “global gezici” zihin dünyasını oluşturan hiçbir basitliğe de prim vermiyor. Bir bölümünde, Gezi’de kullanılan “V for Vendetta” maskelerinin bir benzeri olarak üretilen yüksek teknoloji ürünü bir çizgi film karakterinin siyasetle karşılaşmasını kurgulaması ve oradan global kültürün nasıl oluşturulduğu meselesini kazıması, dizinin en takdire şayan parlaklıklarından birisi bana kalırsa.

Son tahlilde Kara Ayna, medyadan teknolojiye ve bu ikisi arasındaki kirli ilişkiye, haklı olarak kafayı takmış kişilerin Post-modern-Dekalog‘u olarak okunabilir.  Hafızanın, aklın, eylemin, velakin kâinatın dengesinin “kendi yapıp ettiklerimizle bozulmasının” ortaya çıkaracağı kıyameti, olağanüstü bir istikrar ve sertlikte ifşa etmesiyle çok önemli. Dizinin şu ana kadar sadece yedi bölüm çekilmesi, dizinin ekibinin, dizinin ikinci bölümündeki “şık muhalifliğe” düşmemek konusunda da son derece ferasetli olduklarını gösteriyor.

Reklamlar