Mecidi’nin Son Filmi “Hz. Muhammed (s.a.)” Hakkında Kısa Notlar

Posted on Kasım 1, 2016

4


Mecid Mecidi’nin son filmi gösterime girdiği günden bu yana çok şiddetli eleştirilerle karşılandı. Bir grup, filmi izlemeden, filmin izlenmemesi gerektiği yönünde kampanyalar yürütüyor. “Mecidi İranlı; İran Şii, Suriye’deki katliamlardan Şiiler sorumlu ve bu yüzden de en suçlu olan Mecidi” mantığı… Bu mantık sahiplerinin, Türkiye’deki televizyon dizileri ve filmlerin, hem de “Sünni şampiyonların” bayıldığı dizi ve filmlerin kodlarını çözmeye niyetlerinin olmadığı açıktır.

Mesela “Sünni şampiyonların” en şampiyonlarından İstanbul Medya Akademisi’nin düzenlediği Boğaziçi Film Festivali’ne ders vermek üzere şaşaalı bir propaganda faaliyeti ile bir Hollywood teorisyeninin getirilmesi pek rahatsız etmiyor bu şampiyon Sünnileri anlaşılan! “Hollywood’un girdiği yere sonrasında Amerikan askeri girer, bunun farkında olmadan yapacağımız her film, kocaman bir gereksizliktir” şeklindeki eleştirileri “biz Hollywood’un tekniğini alıyoruz; sonra o teknikle kendi hikâyelerimizi çekeceğiz. Böyle bakarsak kamera da kullanmamamız lazım” gibi dünyanın en saçma, en tutarsız, en yüzeysel cevaplarıyla karşılayan “protokollü yöneticileri” alkışlara boğanlar da aynı Sünni şampiyonlar! Film akademilerinde İslam düşmanlarını, dizilerinde Gezici soytarıları istihdam edip “İslam’a global bir saldırı var!” şikayetlerini dillerinden düşürmeyenler…

Tutarlılık, fikir namusu ve hakkaniyet zor zanaattır, bunu ne zamandır biliyoruz. Kendisini Sünni bir Müslüman olarak tanımlayan ve İran Şiasından pek de hazzetmeyen benim gibileri bile “sizin Sünniciliğiniz artık bir kapalı devre rant kazanma aracına dönüşüyor” dedirten bu yaklaşımların, Mecidi’nin bana kalırsa iyi niyetli olan filmine hakkını teslim edip hakkaniyetli eleştiriler getirmelerini beklemek saflıktır elbette!

Film hakkında hakkaniyetli eleştiriler getirilmesini sağlayacak bir izanın kaybedildiği bu hengamede eleştirilerimizi birkaç noktada toplamamız elzem hâle geldi.

Mecidi’nin, filmi, ana akım Hollywood kodlarıyla ve görüntü yönetmeni Storaro’ya gereğinden fazla özgürlük vererek çektiği çok belli oluyor. Zira filmde, bildik anlamdaki Mecidi estetiğini nadiren görüyoruz. Bütçe olarak büyük bir filmin, sadece Hollywood kodlarıyla çekilmesi gerekirmiş gibi…

Filmin “ana akıntısının” anti-Mecidi olmasına rağmen, alt akıntılarda Mecidi’ye has incelikler görmüyor da değiliz. Film, temel olarak Çağrı’nın yapısına sahip. Oyunculuklardan müziğin rolüne, epik hikâyenin anlatım biçimine kadar Çağrı’yı çağrıştıran bir filmle karşı karşıyayız. Mecidi, belli ki Akad’ın problemleri aşma biçiminin kendisine de yol açabileceğini düşünmüş ve biçimin buna yardımcı olacağı kanaatine varmış.

Filmin önce olumlu yönlerine dair birkaç şey söylemeli…

Mecidi, filmin merkezine Efendimiz’in (s.a.) yetimliğini almasıyla, duygusal olarak katılması oldukça kolay bir zemin oluşturmuş. Bu zeminin büyük oranda ana akım kodlarla oluşturulduğunu tespit etmemiz gerekir; ancak Mecidi’nin nevi şahsına münhasır küçük dokunuşlarının olmadığını söylemek de haksızlık olur. Devenin Hz. Halime’ye (r.a.) Efendimiz’i (s.a.) buldurması sahnesinde ve o ilk “buluşma” anında olduğu gibi…

Mecidi’nin filmlerini ve dahası kendisini tanıyanlar, onun Efendimiz’i aşkla filme çekmek istediğini bilirler. Film, belki ciddi sıkıntılara sahip, ama sanıyorum izleyen hiç kimsenin filmin samimiyetine ve Peygamber aşkına dair bir şüphesi olmaz. Filmi, izleyici için kolay duygusal katılıma uygun hâle getiren şeylerden birisi de bu samimiyet.

Ancak filmin ciddi sorunları olduğunu inkâr edemeyiz. En önemli sorunlar, zaten filmin ana akım kodlarla işliyor olmasının getirdikleri… Duygusal alanın ardına geçmekteki sıkıntılar, formun norm ile buluşmaktaki sorunlarından doğuyor. Efendimiz’in (s.a.) etrafında dönmesine rağmen, film manevi alandan çok duygusal alanda iş görüyor ve aynı Çağrı gibi, Efendimiz’le (s.a.) duygusal katılımın kolay olduğu gerçeğini bir araç olarak kullanıyor.

Mecidi’nin, filmde yapmaya çalıştığı çok önemli bir şey var: Efendimiz’i (s.a) film perdesine taşırken nasıl bir yöntem izleneceği meselesini dert edinen bir film bu. Ancak Mecidi, suret yasağı meselesini, genellikle İran minyatürlerindeki temsil biçimlerinden hareketle algılamakta ısrar ediyor. Efendimiz’i (s.a.) genelde yüzü peçeli / yüzü görünmeyen şekilde tasvir eden bu tip minyatürler için, Efendimiz’in (a.s.) minyatür içindeki varlığı, minyatürü, bizatihi O’nun manevi düzlemine çağıran bir şey haline dönüştürmekte çok büyük sıkıntılar çekmiyordu. Efendimiz’in (s.a.) minyatürdeki bu tür bir şeklî varlığı merkezkaç bir işlev görüyordu genellikle. O’nu bir şeyle temsil eden değil, temsile yeltenen şeyin O olmadığı, sadece O’na işaret edeceği bilgisine vakıf kılan… Ancak Mecidi’nin filmiyle keşfettiğimiz çok önemli bir şey var: Minyatürlerdeki bu yaklaşımın film hayatındaki yansıması, asla minyatürdeki gibi işleyemiyor. Hareket eden, eli görünen, arkadan yürürken görüntülenen, saçları uçuşan bir “görüntü”, yüzü göstermese de, yüzün yaptığı “iki boyuta mühürleme işlevine” yakın bir işlev görüyor filmde. Zira film “zamanda yaşayan” bir şey iken, minyatür zamansız olanın imgesi anlamına geliyor.

Bu durum Mecidi’nin, “denediği” şeyde kesin bir yenilgi tatması anlamına geliyor bana kalırsa. Üçleme‘nin diğer iki filminde Mecidi’nin bu yaklaşımı sürdüreceğini zannetmiyorum. Zira iyi bir film gözü olan herkesin rahatlıkla hissedebileceği bir yırtılma hâli bu… Yırtılma manevi alana değil, berideki maddi / duygusal tarafa kaçıran bir işlev görmesi açısından minyatürdeki temsil ile filmde olanın en azından Peygamberler ve Uluhiyet ile ilgili olan pek çok şeyde örtüşmediğini gösteriyor. Dolayısıyla Çağrı‘dan sonra Hz. Muhammed (s.a.) filminde de, film sanatında Uluhiyetin ve/veya Peygamberlerin anlatılması ilgili iki seçeneğimiz düşmüş oldu. Dolayısıyla başka yöntemler, yollar denemek gerektiği açık hâle geldi.

mecidi1

Mecidi’nin Storaro’nun da etkisiyle ışık kullanımını “nur olarak Hz. Muhammed (s.a.)” şekline hizmet etmek üzere bazı sahnelerde abartması, filmin estetiğini Rönesans estetiğine doğru kaydırıyor, doğru; ancak bunun Mecidi’nin (hatta Storaro’nun) bilinçli bir seçimi olmaktan çok, tasvir etmekle etmemek arasındaki kaygı ve saygıdan dolayı ürkekleşen bir yaklaşımın sonucu olduğu kanaatindeyim. Yani Rönesans resmini oluşturan ilkelerin tam tersi bir dert, filmde Rönesans yaklaşımına çok benzer bir görünüm vermiş bana kalırsa. Bu da çoğumuzu Mecidi’nin, Rönesans estetiğini bir çıkış noktası aldığı fikrine yöneltiyor. Ancak, filmi izledikten sonra bu fikrin doğru olmadığı kanaatine vardım.

Mecidi’nin özellikle müzik kullanımı konusunda diğer filmlerindeki yaklaşımını ciddi şekilde ters yüz ettiğini görüyoruz filmde. Ana akım kodların genellikle etle tırnak değil bir yönlendirici olarak müzikle birlikte yürüdüğü düşünülürse, şahit olduğumuz şeyin pek de şaşırtıcı bir durum olmadığını söylemek gerekiyor.

mecidi2

Filmin “seçmesinin” özellikle mucizelere dayanması çoğu kişi tarafından eleştiriliyor haklı olarak… Ancak mucizelerin peygamberliğin cüzlerinden olduğunu düşünür ve bu ilk filmin Efendimiz’in (s.a.) henüz peygamber olmadan önceki dönemini anlattığı düşünülürse bu durum çok da sıkıntı oluşturmamalı bana kalırsa. Zira Efendimiz’in (s.a.) nasıl işaret edildiği ve O’nu henüz peygamber olmadan önce nelerin özel kıldığını araştıran bir bakış söz konusu filmde. Mucizelerle ilgili asıl sıkıntı, mucizelerin neredeyse Hollywood kodlarıyla göze batırılarak verilmesi. Hâlbuki Söğüt Ağacı‘ndaki “sessiz sedasız ‘mucize’yi” de çekebilmiş bir yönetmen Mecidi ve bu filmde de benzer bir yaklaşım çok daha etkili olabilirdi.

Filmi izlerken, “montaj masasında ben olsaydım filmden toplam en fazla 15 dakika çıkarırdım ve bu eksiltme filmi iyi bir film hâline dönüştürebilirdi” diye düşündüm. Zira filmin çatısına (çatının altındaki desteklerde de problemler olsa da, kolayca çözülebilecek problemlerdi onlar) ciddi delikler açan kimi sahneler var filmde. Mesela finaldeki “nurlu” görüntünün adeta Efendimiz’in (s.a.) gerçekliğini erteleyen bir ters-etki yaptığını kabul etmeliyiz. Ya da “işte nefis bir sahne” diye içimden geçirip aşkla gözyaşı döküyorken, birden “ebabil kuşlarının ağızlarına kadar yapılan zoomun” yaptığı ters-etkide olduğu gibi…

Son tahlilde Mecidi’nin filmi, estetiği, “statiği”, “dinamiği” hatta içeriği ile pek çok eleştiriyi hak edebilir; ancak Peygamber aşkıyla iyi niyetli bir film çekmiş Mecidi’nin, “İslam’ı peygambersiz bırakma global projesinin piyonu” olduğunu söylemek eğer cehaletten değilse kötü niyettendir diye düşünüyorum. Samimi bir filmle karşı karşıyayız. İyi bir filmle değil ama samimi bir filmle… Bu yüzden bütün tezvirata, haksız saldırılara ve ezberci papağanlıklara rağmen gidin ve izleyin derim… En azından film sanatı ve maneviyat üzerine biraz daha derinlemesine düşünmek için bahane olabilir, hiçbir işe yaramasa…

Reklamlar