Birkaç Yeni ve ‘Yeniden İzlenmiş Eski’ Film Üzerine Kısa Notlar

Posted on Ağustos 22, 2017

0


The Other Side of Hope (2017) – Aki Kaurismaki

Film sanatının “dürüstlüğünün” yaşayan en önemli yönetmenlerinden Kaurismaki… Çağımızın yakıcı sorunu mültecilik üzerine, durduğu yeri, hayata bakışını ve “merhametini kaybetmiş Batılı devletlerden”, özellikle yoksul veya orta hallilerin gösterişsiz merhamet adacıklarına kaçışını bozmadan bir şeyler söylüyor. Yine kendi kalarak, yine o eşsiz tevazuu ve merhameti mizah ile yoğurduğu şahane “bakışıyla”… Bu defa Suriyeli bir mülteciyi, ezmeden, ezdirmeden, olağan karakterleri arasına yerleştirivermiş. Bizden acıma değil saygı bekleyerek…

Filmdeki “bilgi noksanlıklarından” kaynaklı kimi “problemleri” bile tolere etmemize yol açan bir samimiyet Kaurismaki’ninki… Allah onun gibi adamları eksik etmesin dünyadan…

A Quiet Passion (2016) – Terence Davies

“Distant Voices, Still Lives” filminin önemli yönetmeni, bu defa, belki de sadece kendisinin anlatabileceği bir şairi seçmiş “durgun hayatlar” ve “uzak sesler” için… Emily Dickinson’un hayatı, acıları ama en çok da bu hayattan süzülerek büyüyen şiiri üzerine bir film bu.

Bir zamanlar birisi “Bir filmde bir büyük sahne varsa o film büyük bir filmdir; iki ve daha fazla büyük sahne varsa da o film başyapıttır.” demişti. Bu filmde en az bir büyük sahne var. Şiirin, “şiirin okunması bittikten sonra” başladığını “gösteren” muhteşem bir sahne… Filmin şiirine Dickinson’un şiirini yedirmek, “aile problemlerini bizatihi mekâna dönüştürmeyi” adeta uyurgezer rahatlığı ile becerebilen bir yönetmene düşerdi zaten!

– Ama senin şiirlerin var Emily!

– Ama senin de bir hayatın var! Tanrı’nın umudunu yitirmişlere imtiyaz olarak verdiği tek şey (şiir).

Terence Davies, Jarmusch’un Paterson‘da yaptığını, gerçek bir şairle biraz daha derine kazımayı deniyor… Beceriyor mu? Bana kalırsa evet… Paterson‘un sade, şair lezzetini, Davies A Quiet Passion’da kullandığı kimi gereksiz duygusal sahnelerle bozmuyor değil… Ama yine de ikiz şair filmleri bunlar. Şiire, iki film şairinden iki çift yumurta ikizi yorum…

Kaç Para Kaç (1999) – Reha Erdem

Tüm erdemler bir yerlerinde, hem o erdeme nefes aldıran, hem de kontrollü kapatılmaması durumunda o erdemi patlatan ya da tersine dönüştüren bir nef(e)s yoluna sahiptirler. O nef(e)s yolunun kapısı merhamettir. Merhametin kapılık etmediği her erdem, tam da o nef(e)s yolundan açılıp bozulmaya ve giderek patlamaya mahkum oluyor… Cömertlik, merhametsiz olunca hovardalığa ve hatta cimriliğe; cesaret, kendisine merhamet eşlik etmeyince katilliğe, hırsızlığa; açıksözlülük merhametin eşlik etmediği her anda kalp kıran bir nobranlığa; tevazu merhametle birlikte olmadığı her an tersten bir kibre; “dervişlik” merhamet olmadığı zaman kendini özel sayan bir “seçilmişlik kompleksine”; adalet, merhamet yokluğunda zulme ve şairlik, merhamet olmayınca İsmet Özel’liğe dönüşüyor…

Selim, dürüst bir insan. Ancak o dürüstlüğe merhamet eşlik etmiyor. Dürüstlüğü ile imtihan oluyor ve en büyük yıkımını tam da oradan yaşıyor. Çünkü, erdemini “yaban tehlikelerden” koruyacak, erdeme nefes aldıracak merhametten yoksun. Bu yanıyla Necip Fazıl’ın Reis Bey‘ine, bir yanıyla da “sahte paranın” peşinde kendi sahteliklerini keşfeden “insana” ağıt olan Bresson’un L’Argent‘ine benziyor film.

Yıllar sonra ikinci defa izlediğimde Reha Erdem’in en iyi filmi olabileceğini fark ettim Kaç Para Kaç‘ın… Demek ki her film (her kitap, her eser vs.), hayatın değişik zamanlarında tekrar tekrar tecrübe edilmeli ki hakiki “anlamının” boşlukları doldurulabilsin…

Reklamlar
Posted in: Filmler, Notlar, Sanat, Sinema