“Sinemanın Kökleri” İçindekiler ve Önsöz

Posted on Ağustos 22, 2017

0


İÇİNDEKİLER 

ÖNSÖZ: YENİ BİR SÖZ SÖYLEMEK

BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ: FİLMLERE NEDEN İHTİYACIMIZ VAR

(Post)Modern Öğütüm Biçimleri ve Dini Öldüren Bir İktidar Aracı  Olarak Hollywood

– Hatırla(t)ma Sineması

İKİNCİ BÖLÜM:İMGE, SANAT GELENEKLERİ VE SİNEMAYA GİRİŞ

– Giriş

– Antikiteden Moderniteye Batı Sanatı

– Hıristiyan İkonu ve Uzakdoğu Sanatı

– İslam Sanatı ve İmge

– İslam Sanatı Meselesinde Yanlış Sorular

– İmge ve Sinema: İmgeden Kaçış Olarak Sinema

– Sinemanın Katlarına Bir İmkân Olarak Bakmak ve İki “Yeni”  İmge: ‘Rüya-imge’, ‘Berzah-imge’

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BAŞLANGIÇTA ŞİİR VARDI: ŞİİRİN SİNEMASI, SİNEMANIN ŞİİRİ

– Film Sanatının Şiiri

– “Şiir(sel” Filmlere Kısa Bir Bakış…

– Film Unsurlarının Film Şiirine Katkıları

– Bir Şiir Filmi

– Bir Şair Filmi

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:ROMAN, HİKÂYE, OYUN VE FİLM; FİLM EDEBİYAT İLİŞKİSİ ÜZERİNE

– Roman ve Film Arasında Benzerlik ve Ayrılıklar

– Roman ve Filmde Zaman

– Roman ve Filmde Mekân

– Alegori

– Uyarlamaların Mümkünlüğü Üzerine

– Trajik Olan, Roman ve Film

– Sinema Tarihinin En Önemli Uyarlamalarından Birisi ‘Açlık’

– Türk Sinemasından Birkaç Örnekle Edebiyat Uyarlamalarına Bakış

– Necip Fazıl Kısakürek Uyarlamalarına Bir Bakış

– Kafka, Musil ve Abe’de Modern Tiranlığın Mekânı: Kafkaesk

– Budala Örneğinden Roman Film İlişkisine Bakmak

BEŞİNCİ BÖLÜM:FİLM SANATI TİYATRODAN MI DOĞDU?

ALTINCI BÖLÜM: GÖRSEL SANATLAR VE SİNEMA

– Genel Giriş

– Ve Fotoğraf

– Fotoğraf ve Sinema

– Sinema Görsel Sanat Mıdır, Yoksa Göksel Mi? Resim Film İlişkisi

– Bizans İkonası, Gotik Katedral, Uzakdoğu Resmi, Bresson ve Dreyer

– Uzakdoğu Sinemaları ve Resim Gelenekleri

– Ozu Sinemasına Kısa Bir Bakış

– Japon ve Çin Resim Gelenekleri ve Sinema

– Tarkovsky Filmlerinde İkonoklazm

– Minyatür, Hat ve Sinema

– Görsel Sanatlarla Film Sanatı Arasındaki İlişkide Sonsöz Yerine

YEDİNCİ BÖLÜM: HAYÂL VE SİNEMA: KISA BİR GİRİŞ

– Temâşâ Olarak Hakikat ve Hayâl Sineması

SEKİZİNCİ BÖLÜM:DÜNYA SİNEMASINDA DİNİ KİŞİLİKLERLE İLGİLİ FİLMLERE GENEL BİR BAKIŞ VE SİYER-SİNEMA İLİŞKİSİNDE ‘MÜMKÜN’ÜN ARAŞTIRILMASI

– Siyer Film İlişkisinin İmkânı

– Hz. Musa (a.s.) ve On Emir Filmleri Üzerine

– Bergman’ın Kış Işığı ve Kieslowski’nin Dekalog’u

– Hz. İsa (a.s.) ve Hıristiyanlık Filmleri Üzerine

– Peygamber Efendimiz’in Hayatı Üzerine Filmlere Bir Bakış

DOKUZUNCU BÖLÜM:SONSÖZ: YİTİK HİKMETİN PEŞİNDE: TASAVVUF, SANAT VE GELENEK ARAYIŞINDAKİ TÜRK SİNEMASI

– İnsan Neyi Kaybetti

– Kayıp Hikmeti Ararken..

– Tasavvuf, Sanat ve Sinema

– Türk Sinemasına Gelenek Meselesinden Özet Bir Bakış

– SONUÇ

KAYNAKÇA

FİLM İNDEKSİ

GENEL İNDEKS

 

 

ÖNSÖZ

YENİ BİR SÖZ SÖYLEMEK

 

“Ne akarsu balıktan doyar,

Ne de balık o akarsuya kanar.

Ne cihanın canı âşıklardan sıkılır,

Ne de âşık o cihanın canından doyup usanır.”

Hz. Mevlâna (k.s.)

İnsanlık tarihi boyunca en güzel sözler hep düğüm noktalarında söylendi. Her şeyin bittiği, umudun da, aşkın da tükendiği düşünülen zamanlarda, yardım çığlıklarına cevap gibi yeni bir söz yetişir. Allah’ın rahmet ve merhametidir bu yeni söz. Rahman’ın “buyur kulum!” demesinin bir yolu… Vahyin kendini tekrar ve yeni bir yüzle sunması. Vahiy, Kur’an-ı Kerim ile kemale erişmiştir; ancak vahyin soluğunu, en fazla ihtiyaç duyulan anda yeniden üfleyen “yeni söz” hiç tükenmez.

İnsanların da, toplumların da, devletlerin de boğazına bir yumru düğümlenir bazen. Basiret kapanır adeta. Nefesi kesilir toplumun. Çölleşmiş gözler ufuk çizgisi boyunca hep aynı kuruluğu, tekdüzeliği görmeye alışır; yeni sözün bırakın kendisi, beklentisi bile tükenmeye yüz tutar. İşte karanlığın en koyu olduğu anlardır bu zamanlar. Aydınlık, çoğu zaman o karanlıktan doğar ve kendini tüm görkemiyle, görmeyi unutmuş gözlere sunar. Özellikle Batı dünyasında ve o dünyanın bir şekilde etkisine aldığı Rusya ve Türkiye gibi ülkelerde, 18. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan ve 20. yüzyılın ilk yarısında iyice belirginleşen, düşüncede, sanatta ve toplumsal alandaki krizlerin, dünya tarihinin en değerli “yeni sözlerinden” bazılarına gebe olduğunu bugünden bakınca net olarak görebiliyoruz. Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Rilke’nin, Nietzsche’nin, Goethe’nin, Kandinsky’nin, Bediüzzaman’ın, İkbal’in “sözleri” gibi…

Yeni bir söz söylemek, “Hadi şimdi yeni bir söz söyleyeceğiz.” isteğiyle başarılabilecek bir şey değil. Her şeyden önce, kendi toplumumuzdan başlamak üzere tüm insanlığa yönelik merhamet duymak ve bir dert sahibi olmakla ilgili. ” Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş / Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş.”Niyazi Mısrî Hazretleri’nin söylediği gibi, dert, “yeni söze” gebe bir derman aynı zamanda.

İddia değil tevazu; kibir ve gösteriş sevdası değil melâmet; bilginin imparatorluğu değil, marifetin ahlâkı… Yeni söz, katalizörleri tevazu, ahlâk, irfan ve melâmet olan bir doğum hâli. Modern parçalılığın ve devamındaki post-modern nihilizmin, her sözü kendi içine kapatıp her birine kendi imparatorluğunu ilan ettirdiği ve giderek hakikat diye bir şeyin olmadığı fikrini zerk ettiği bir dönemde yeni söz söylemek nasıl mümkün olacak peki? Bir “uzmanlık” alanı içinden söylenmek mi olacak, yoksa “Tüm dertler ortak bir derdin tezahürüdür.” diyen ve o ortak dert üzerine giden insanların tevhidiyle mi? Parçalanmanın ve giderek minik hakikatçikler içinde Hakikat’in unutulduğunun farkına varmak, tevhid yolundaki ilk adımımız ve bütün dertlerin ancak kendinden sirayet edebileceği ana derdimiz olacak. Kimimiz edebiyat içinden, kimimiz sinema, felsefe, sanat, bilim, siyaset içinden seslenecek; ama hepimiz aynı derdin izini süreceğiz. Yitirilmiş Hakikat’in ve kayıp şiirin izini sürmenin, bütün kaybettiklerimizin ve bugün neyi aradığımızın farkına varmanın ilk adımı olacağının farkına varacağız. Bir doğum anına hazırlanmanın, o doğumu neyin engellediğinin farkına varmakla başlayacağının…

Peki, sinema nasıl bir “yeni söz” anlamına geliyor? Sinema, Batı düşüncesi ve sanatının kriz noktasında ortaya çıkmış bir sanat olarak, insanlığın “yeni söz” arayışının, yani karanlığın zirvesinde gerçekleşmiş bir doğum anının ismidir. Bir yandan içinden çıktığı karanlığın unsurlarını “bedeninde” barındırır; öte yandan, içine açıldığı “yeni söz”ün aydınlığını “akleden kalbinde” ifşa eder. Bu ikili yapısıyla bir köprü vazifesi görür. Şiirin, hikmetin ve giderek hayatın kaybını ifşa ederken, kaybolanların nasıl aranacağının ve bulunacağının ipuçlarını verir.

Parçalanma, modern düşüncenin tüm çıktılarındaki ana görünüm olduğu için, sinema aynasında gördüğümüz ilk şey, her yönümüzle parçalanmışlığımızdır. Baktığımız yüzde gördüğümüz, hakikat etrafında bir türlü bir araya gelememiş, her yanı ayrı bir hakikat iddiasında olan bir şizofrenidir. Yeni söz söylemenin, yani karanlığın yüreğinde gerçekleşecek doğumun ilk adımı, karanlıkla hakkıyla yüzleşmektir. Yüzleşme, öncelikle karanlığın tasvirinin doğru yapılması gereğinin adıdır. “Başlangıçtaki”, “vahyin, ahlâkın, eylemin, güzelliğin, hakikatin ve neşvenin bir olduğu” o “saadet anına” yönelik özlem, doğum için en fazla ihtiyacımız olan şeydir. Türlü parçalanmışlıkların yarattığı ve aynada en acımasız hâliyle gördüğümüz çorak ülkeye karşı, hayâl meyâl hatırladığımız bir fazilet ve saadet ülkesi…

Sinemanın parçalılığı, içinden doğduğu karanlığı; o parçalılığın zorunlu olarak imâ ve ifşa ettiği bütünleşme ihtiyacı ise gelecek olan doğumu hatırlatır. Sinema tam da bu kavşak noktasında, şizofreni hastası anneden doğmuş hikmet sahibi sanatçı evladın adıdır. Düşüncenin önce Allah’tan, sonra hikmetten, sonra da giderek hayattan koparılması sonucu oluşan boşluk hâli, felsefeyi, gitgide “icat ettiği” araçlarına daha da teslim olmuş ve kendisi de yitmeye yüz tutmuş insanın dil ile ilgili spekülasyonlarına dönüştürmüştü. Hakikat yok, dil oyunları vardı artık. Arayacak bir şey de kalmamıştı böylece… Aynadaki paramparça ‘yüz’ünden mutsuz olan modern insana karşı, o ‘yüz’le mutlu bir sarhoşlukla dalga geçmeye başlamış post-modern insan söz konusuydu artık. Hayat, bir işgal etme sevdası, mal mülk kazanma hırsı, deli gibi koşuşturmacalar arasında, her alanda sonsuz bir diyet “doktorları” reçetelerinden ibaret hâle geliyordu böylece. Önce tıksırıncaya kadar “yiyor”; sonra da türlü diyetisyenler aracılığıyla, o yediklerimizi Miyazaki’nin “Yüzsüz”ü gibi nasıl kusacağımızı planlıyorduk. Bu koşturmaca / kusma döngüsünün adına hayat der olmuştuk yaşadığımız zombiler ülkesinde. Gerçekten hayatın ne olduğunu hatırlamamız, hayatı bize unutturan “geri dönüşüm kutusu”ndaki tüm o şeylere yeniden bakmamızı gerektiriyor. Geri dönüşüm kutusundakileri geri kazanmaya yönelik bir çabanın ilk tohumu ancak kutudakileri geriye doğru teşhis etmeye başlamakla alâkalı.

Evet, neyi kaybetmiştik son olarak? Bilginin ahlâkını, irfan ve tevazuunu; bütün bilgilerin hakîkî bir ümmilik için olduğunu ve Hz. Ali’nin (r.a.) buyurduğu gibi “ilmin bir nokta olduğu ve onu cahillerin çoğalttığı” gerçeğini; tevhid anlayışımızı ve o tevhid ülkesinin neşvesini; hıza karşı panzehir olan “hayatın orucunu”, yani yavaşlayıp kendimizi ve âlemi temâşâya dalmayı…

Sinemanın, Batı sanatlarının özellikle temsil kriziyle birlikte ölümünün ve şiirin, hakikatin yüzüne dokunan unsurlarının kırpılıp bir kelime işçiliğine dönüştürülmesinin tam kavşak noktasında bir “yeni söz” olarak ortaya çıkması rastlantı değildir. Sinema, karanlığın yüreğinde O’na dönüp ilaç dileyen dertlilerin, modern çağlarda aldığı cevaptır adeta. Bir yanı balçığa batması, ama öte yanıyla Allah’ın “ruhumdan üfledim” dediği eşref-i mahlûkat olan insanın yüreğine temas etme kabiliyetiyle ruha “uçmasıyla”, aynı insanın kendisi gibidir sinema. İnsanın kâinat aynasının cilası ve berzah olması gibi, sinema da bu iki uç arasında berzahlık görevi görür. Bir yanıyla esfel-i safilin’e, öte yanıyla da ahsen-i takvîm’e bakar.

Bütün bu koşuşturma ve hızın hükümranlığı dünyasında, son kaybettiklerimiz, insanın kendi “varoluşunu” oluşturan şeylerdi. İnsan, çorak ülkeye mahkum olmadan hemen önce neredeydi? Düşüncenin yitmesi ve felsefenin reklâmcılığa, sosyolojiye dönüşmesinden ve hikmetin alıp başını gitmesinden önce tam olarak neredeydik biz? Tarkovsky’nin Deli Domeniko’sunun çığlık çığlığa duyurduğu gibi1, biz hunharca “kirletmeden” hemen önce nereye akıyordu o sular? Yaratan’ın kelimesinin yüzüne dokunmadığı için hiçbir kıymeti kalmamış bu sanatlardan ve “şiir “adını verdiğimiz kelime oyunları dizisinden önce, tam olarak neredeydi sanat ve şiirimiz? Dert sahibi olmak, bütün bu soruların peşinde, “kaybedilen sancıları” yeniden kazanmanın adıysa şayet, yeni söz söylemek, bu doğum sancılarının sonucunda gerçekleşecek doğum ve ferahlama anıdır.

Evet, karanlıkta gördüğümüz paramparça yüz, bize “bir zamanlar” sahip olduğumuz bir birliği hatırlatan bir yedektir aynı zamanda. Sinema, o yüzü önce ifşa, sonra da ilga etme ve bu parçalılıktan bir tevhid çıkarma potansiyeliyle, çağımızın “yeni şiiri” ve en büyük aynası olma imkânına sahiptir. Dilin, sözün ve kavramların ötesinde, bunlardan hayatın kucağına firar eden ve hakikatin soluğundan nasiplenen bir yeni söz… Mevcut sinemanın en az yüzde doksan beşinin profanlığına inat, sinemanın potansiyel olarak barındırdığı güç tam da buradadır. Mevcut olanın ötesinde bir “mümkün”ün potansiyeli…

Sinema, hayatı kuru bir koşturma alanına döndüren bütün o “teknik” ve “sosyal bilimlere”; hayatı, hikmeti ve öncesinde de Allah’ın kelimesini bünyesinden atan felsefeye, tam tersini yaparak bir panzehir sunar. Şiirini kaybetmiş çorak ülkeye, saadet ülkesini hatırlatan bir işaret… Suları kirletmeden hemen önceki, gürül gürül akan hayata çağırır bizi. Hayat sandığımız bütün o koşturmaca alanlarına karşı, “şiirin orucunu” sunar ve “Dur, etrafına, hayata ama öncelikle de kendine bir bak; temâşâ, teemmül ve tefekkür etmeyi yeniden öğren!” der. Yeni söz, ancak bunlardan sonra ve bu dertlerle hemhâl olunduğunda ortaya çıkacak bir doğumdur… Yaşadığımızı sandığımız ve “gerçek” olduğu gibi bir zanna sahip olduğumuz bu zombiler ülkesinden alır ve bizi “hakîkî” hayatın içerisine çağırır sinema. Ölmüş, kelimelerin oyununa dönmüş modern felsefeden hakîkî düşünceye; müzelerde hapsolmuş, “sanatçı” diye damgalanan prestijli şehvetlilerin yaptığı ve “sanat” diye pazarlanan şeylerden kaçırıp, tam da hayatın ortasındaki “gerçek sanata” çağırır bizi. Cücenin yaptığı ve bize şiir diye sunduğu şeyden kaçırıp, “büyük sanatkârlığa” yani hakîkî şiire yürümemize vesile olur.

Modern sinemada kimi yönetmenlerin el yordamıyla da olsa peşine düştükleri şey budur. Mesela Wenders, Palermo’da Yüzleşme başlıklı filminde, reklâmcılığın, fotoğrafçılığın bütün o hız dünyasında hayatında bir şeylerin eksik olduğunun farkına varan bir “sanatçı” aracılığıyla benzer bir yola düşer.  Filmde bir sahnede, hızın ve hazzın dünyasından uzaklaşıp, “yavaşlamak” için para vererek çobanlık yapan büyük bir şirket sahibi birisi gösterilir. Sebebi için “Kendimi sadece çobanlık yaparken hayatın içinde ve yaşıyor hissediyorum ve zamanı sadece bu anlarda gerçek anlamıyla hissediyorum.” der. Sinemanın, hakikatle temas ettiği yer, bu “yitirilmiş zamanı” yeniden edinmekteki kabiliyetidir. Kayan hayatlarında, hızın ve hazzın pençesine düşerek, başta kendini, sonra da neden var olduğu sorusunu unutmuş olan insanı, hayatın ve zamanın göbeğine davet eder ve “Yaşa!” der sinema. “Bütün o simulakr hâline getirdiğin ve hayat olduğu sanrısına kapıldığın hızın hükümranlığına karşı gel ve hakîkî bir hayatı temâşâ et!” der. Büyük yönetmenlerin çağrısı, öncelikle yitirilmiş olanların son halkası olan zamana davet etmekle başlar. Ve gerisi, halka halka genişleyerek, yitirilmiş olan her şeyin yeni ve hakikatin taze soluğu ile geri getirilmesi ihtiyacıdır. Basitçe “geri dönüş” ve geçmişin aynen geri getirilmesi değildir sinemadaki. Yeni bir soluk, yeni bir yüz, eskimeyen yeninin hakikat düzleminde yeniden inşası…

Dünya sinemasında her gelenekten bu “daveti” az ya da çok becerebilen birçok yönetmen sayılabilir. Ancak yitirilmiş olanın tasviri ile yetinmeyip, “yeni bir söz” söylemeyi beceren ve ilk davetin ardından onu da getirebilmiş yönetmen sayısı çok azdır. İşte sinemanın “yeni sözlüğü” tam da bu bakir alanda yürümeyle gerçekleşecek bir potansiyeldir. Bu potansiyel, İslam medeniyetinin birikimiyle ve hakikatin şiiri ile birlikte yoğrulduğunda, üzerinde yürünebilecek sağlam bir zemini ima eder. Sinema(yla) tefekkür çabasının ana malzemesi de, temel ufku da budur işte!

Evet, yeni söz söyleme zamanıdır. Ancak, bunu “biz yeni bir söz söyleyeceğiz!” şehvetiyle yapmayacağız. “Bizim bir derdimiz var ve işte bu yüzden buradayız.” diyecek ve bir doğum anının ön hazırlıklarına soyunacağız. Karanlıkta korkakça fısıldamak yerine, sesimizi yükseltecek, hakkın ve hakikatin yolunda yürümeye çabalayacağız. Ancak bağırmayacağız; sesimizi yükseltmek, asla bizi insan ve Müslüman yapan asaletten, hakkaniyet ve ferasetten vazgeçmek demek değildir. Hem cesaret, hakkaniyet, hem de asalet ve tevazuun bir arada olabileceği tevhid ülkesinin özlemi hepimizin barınağı olacak. Edebiyatın, sanatın, sinemanın, düşüncenin, felsefenin, tekniğin, bilimlerin hepsinin tek ve aynı “Kitabı” okutmak için olduğunu bilincine varacak bir sözdür aradığımız. “Ben buradayım; beni görün ve beni tanıyın!” demek yerine “Bizler hakikat yolunda kardeşleriz; gelin birlikte yürüyelim.” diyecek bir hayata çağıracağız tüm insanlığı. Önce en yakın dairemizden başlayacak ve genişleye genişleye tüm insanlığa hitap edecek bir söz… Kendi en yakın dairesine seslenemeyen bir sözün, genişleyip insanlığa söyleyebilecek bir şeyi olmadığını bilen insanların sözü…

SİNEMANIN KÖKLERİ: Anlam Arayışında Sanat ve Sinema,temel derdi eskimeyende yeni bir söz söylemek olan bir yürüyüşün ara duraklarından birisidir. Film sanatının imkânlarını, diğer sanatlardan da aldığımız ilhamla keşfedip, hem diğer sanatları, hem de film sanatını hakikat yolculuğumuza azık yapma iştiyakının bir durağı… Bu kitap, daha önce yayımlanmış Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sineması kitaplarıyla, 2017 yılının sonlarına doğru yayımlanması planlanan beş ciltlik Sanatın Sinemasal, Sinemanın Sanatsal Tarihi başlığını vermeyi düşündüğümüz kapsamlı çalışma arasında bir köprü kurması amacıyla bir “ara durak” olarak düşünüldü. Sonraki kitaplarda çok daha kapsamlı ve derinlemesine ele alınacak meselelere birer kısa girizgâh olarak…

Kitabın ithaf edildiği rahmetli Ayşe Şasa’yı anmadan geçmek, çalışmalarımızın başlangıç noktası, ilhamı ve besleyicisi olan güzel bir insanı görmezden gelmek olurdu. Şasa, medeniyet birikimimizi tasavvuf ekseninde kullanarak, bir “hikmet sineması” peşindeydi. Hz. Mevlânâ’nın pergel metaforunu yürüyüşüne metot yaparak; Batılı, Uzakdoğulu düşünür ve yönetmenlere kadar pek çok ismi ekliyordu düşünce çabasına. Her birisinin yazıp yaptıklarını, kendi medeniyetimiz perspektifinde değerlendiriyor ve bütün bu insanlık birikimini nasıl “kendimiz yapabiliriz” meselesi üzerine tefekkür ediyordu. Bu çaba aynı zamanda, sinemamızın ve dünya sinemasının “mevcudu” üzerinden mümkününü araştıran bir Türk ve dünya sineması arkeolojisi demekti.

Ayşe Şasa’nın çabası, yazdıklarından bağımsız şekilde, nasıl bir medeniyet – sinema ilişkisi sorusu üzerine kendisinden sonra gelen herkesi besleyen bir mimariydi ve Türkiye’de sinema üzerine postacılıktan ve taklitten başka bir düşünce / film üretmekte zorlanmış, ama medya ve düşünce alanında hep hâkimiyetini koruyagelmiş Batıcı kesimin bir alternatifi olarak öne çıkıyordu. “Kendi” olmadan evrensel olunamayacağını, bitip tükenmek bilmeyen bir çaba ile anlatmaya koyulmuştu. Dairelerimizin en içinden, genişleyerek bütün daireleri dolanacak, ama sonra yine “cahillerin çoğalttığı hakikat / nokta ilmine” geri dönecektik. Zor bir yolculuktu ve bu yolculukta, bir İzSürücü’nün olması şarttı. Böylelikle Ayşe Şasa, bizim sanat / sinema / medeniyet yürüyüşümüzdeki İzSürücü olarak görülmelidir.

Hâkim Batıcı paradigmaya karşı bir medeniyet sanat / sinema dilinin inşası için kendisinden sonra gelecek herkese kol kanat gerdi Şasa. Hepimiz bu anlamıyla, Ayşe Şasa’nın paltosundan çıktık. Bu durum, onun yazdıklarının tümünü onaylamak ya da önerdiği film biçimlerinin tümünü kayıtsız şartsız kabul etmek anlamına gelmiyordu tabii olarak. Onun yaptığı şey daha çok, önü, yüzyılların dağ boyutuna ulaşmış çerçöpü ile kapanmış bir düşünce / sanat geleneğini, bir greyder gibi yolu açarak canlandırmaya çalışması ve yeni olanı, açılacak bu yol üzerinde yürüyerek inşa etmek için gösterdiği çabaydı. “Gelin yeni bir söz söyleyelim.” diyordu. Yeni sözümüz, eskimeyen yeniden hareket etsin ve bize sadece film sanatında değil, hayatın bütün alanlarında yeni bir uyanış imkânı versin…

Ayşe Şasa’yı rahmetle, özlemle anıyoruz. Çalışmamızda fark etmeden, bilgi eksikliğinden yapmış olduğumuz hatalar, üzerimizde hakkı olup da anmayı unuttuğumuz insanlar olabilir. Her çalışma gibi bu çalışma da eksiksizlikten çok uzaktır. Ancak niyetimizin sahih olduğu inancıyla ve üzerimizde hakkı olan herkesin hakkını helâl etmesi duasıyla, emek bizden, takdir Allah’tan diyoruz…

  1. “İnsanoğlu dinle! / Senin içinde su, ateş… /Ve sonra kül… / Ve külün içindeki kemikler./ Kemikler ve küller! / Gerçekliğin içinde veya… /Hayalimde değilken, ben neredeyim? /İşte yeni anlaşmam: / Geceleri güneşli olmalı…/ Ve Ağustos da karlı. /Büyük şeyler sona erer…/ Küçük şeyler baki kalır. /Toplum böylesine parçalanmaktansa…/ Yeniden bir araya gelmeli. /Sadece doğaya bak/Hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. /Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz…/ Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya./ Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz…/ Suları kirletmeden…/ Deli bir adam size…/ Kendinizden utanmanızı söylüyorsa…/ Ne biçim bir dünyadır burası!  Şimdi müzik/ Müzik!/ Ah… Anne!/ Başının etrafında dolaşan…/ Ve sen güldükçe       berraklaşan…/ O hafif şey havaymış.”
Reklamlar