Ayasofya Dergisi 19. Sayı Söyleşisi

Posted on Ekim 16, 2017

0


Not: Bu söyleşi Ayasofya Dergisi’nin 19. sayısında yayımlandı. Dergiden benimle söyleşi yapan Bülent Özdaman kardeşimin izniyle ve -hayati bulduğum meselelerdeki kimi- eleştirilerimin kayıtlı olması için buraya da koyma ihtiyacı duydum. Hiç olmazsa “yerimiz” belli olsun…

***************************************

ENVER GÜLŞEN

Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da gördükten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği bölümünü bitirdi. Üniversitedeki yıllarından sonra uzun yıllar çeşitli şirketlerin ArGe departmanlarında elektronik sistemler tasarımında,  gömülü sistemler donanım ve yazılım teknolojilerinde araştırma geliştirme mühendisliği ve proje yöneticiliği yaptı. ODTÜ’de öğrenci olduğu doksanlı yılların ilk yarısından itibaren sinema, sanat, edebiyat, dinler tarihi ve felsefe ile içli dışlı oldu.

Sinemanın kendi dünyasında ve hakikat arayışındaki yerini “anlamaya” çalıştığı çalışmaları Sinemanın Hakikati, Hakikatin Sineması ve Sinemanın Kökleri kitapları birer İnsan Yayınları kuruluşu olan Külliyat ve İnsanArt yayınlarında basıldı. Çalışmaları bir süredir, “sanatın manevi tarihinin” sinema eksenli izini kazımakla ilgili. Şu sıralar, İnsan Yayınları’nda editörlük ile meşgul olurken aynı zamanda “hayatının çalışması” olarak addettiği ve 2018 yılı içinde basılması düşünülen “Sanatın Sinemasal, Sinemanın Sanatsal Tarihi” adını vermeyi uygun gördüğü 5 ciltlik kapsamlı kitabı ile 2017’nin sonunda basılması planlanan hacimli “Film Kanonu: 300 Büyük Film” kitapları ile uğraşmaktadır.

Bülent ÖZDAMAN

‘Önce selam, sonra kelâm’ diyelim efendim;
Aklınız, ruhunuz ve kaleminiz nasıl bu aralar?

Enver GÜLŞEN

Vealeykumselam. Aklımız, ruhumuz, vatanımıza ve dinimize yönelik her geçen gün daha da şiddetle sürdürülen kuşatmalarda. 15 Temmuz’dan, hatta Gezi’den beri benim için hiç değişmeyen bir gündem bu. Yapmaya çalıştığım hiçbir şey bu dertten gayrı değil uzun zamandır.

Kalemime gelince… Uzun süredir “hayatımın çalışması” olarak düşündüğüm beç ciltlik kitapla uğraş halindeyim. Araya giren şeylerle devamlı ertelemek zorunda kaldığım… Ancak 2018 yılı içinde basılacak şekilde yetiştirebilmeyi umuyorum. Paralel olarak da belki hazmetmesi daha kolay olacak; ama özellikle film ile ilişkisi yeni olan gençler için faydalı olabileceğini düşündüğüm bir “Film Kanonu” çalışmasıyla uğraşıyorum. Onu ise 2017’nin sonuna doğru yayımlama planımız var. Hayırlısıyla inşallah…

Bu kitaplarla ve İnsan Yayınları’nda editörlüğü ile yoğun olarak uğraştığım kimi kitaplarla meşgul olduğum için eskisi gibi ve özellikle güncele dair yazılar yazamıyorum. Yine müstakil sinema yazıları yazmayı da -yazmanın gerekli olduğu filmlerle karşılaşmadığım sürece- pek tercih etmiyorum…

Bülent ÖZDAMAN

Sinema sizin neyiniz olur, anlam dünyanızda neye tekabül eder? Sinemaya olan bu ilginiz nasıl başladı? Çocukluğunuzdaki sinema dünyanızdan bahseder misiniz? En çok hangi filmleri / yönetmenleri severdiniz?

Enver GÜLŞEN

Sinemanın ve diğer her “hakiki sanatın” insanın hakikat arayışında bir araç olma özelliği vardır. İnsanın yüzyıllar boyunca unuttuğu kimi soruları sormak üzere ya da daha önce hiç sorulmamış sorular ortaya koymak üzere bir araç… Kainatın ve aslında küçük kainat olan insanın “daha önce görülmemiş” bir perspektiften temaşaı ve tefekkürüdür sinema.

Film izlemek çocukluğumdan beri gerek televizyonlarda gerek sinema salonlarında çok sevdiğim bir şeydi. Özellikle okuldan çıkıp sinemaya kaçtığım zamanlarda, sinema salonunun acayip dinlendiren, huzur veren bir yönü olduğunu ortaokul çağlarımdan beri hissederim. Ancak elbette izlediğimiz filmler vizyona giren ya da gözümüze sokulan filmlerdi o zamanlarda… Zaten televizyonlarda ya da sinemada gösterilenler dışında şimdiki gibi imkanlara sahip değildik.

Trt2’de her gece değişik temalarda gösterilen filmlerin çoğuınun ilgimi çektiğini hatırlıyorum. Ancak o çocukluk zamanlarında yönetmen ya da film ayrımı ancak sezgisel olarak yapabildiğimiz ve ve adını sonradan koyabildiğimiz bir şeydi. Yoksa ne doğru düzgün yönetmen ismi bilirdik ne de gelenek ya da akımların sinema ile ilgisini… Ama epey film izlediğimi ve sonradan “şuurla” film izlemeye başladığım dönemde, pek çok filmi aslında geçmişte izlemiş olduğumun farkına vardığımı hatırlıyorum.

Ancak sinemayı (tercih ettiğim söyleyişle film sanatını) önemsemeye başlayışımla, hakikat/din arayışım birbirine paraleldir. ODTÜ’nün ilk yıllarında ODTÜ’de Sinema Kulübü’nde başlayan -ciddi- film izlemelerimle, ODTÜ’nün ilk yıllarında yaşadığım ciddi “yol/inanç bunalımlarım” arasına paralellik vardır. Sinema, bir yanıyla o bunalımın bir yansıması oluyor, ama o bunalımdan çıkışın nüvelerini taşıdığını da hissediyodum sinemanın. ODTÜ’de olduğum yıllarda Ankara Film Festivali’ni hiç kaçırmadım. Ayrıca o zamanlar iyi filmler gösteren Kızılırmak sineması gibi yerlere gelen her filmi izlerdim.

Sinema kulübünde Bergman’ın bir filmi sonrası ve özelikle okumalarımla birlikte -Bergman’ın çağın en iyi yönetmeni dediği- Tarkovsky’ye gelişimi hatırlıyorum. Benim için hayatımın en önemli milatlarındandır Tarkovsky ile tanışmam… Neredeyse 25-26 sene geçti aradan ve benim için hiç değişmeyen bir aşkın ifadesi oldu Tarkovsky. Bergman’ı sonra sonra sevmeye başladım. Bresson’u da öyle… TRT2’den bildiğim Dekalog’un yönetmeni Kieslowski ise belki de ilk gençlik çağlarımdan beri en fazla aklımda kalan yönetmen olmuştur.

Bülent ÖZDAMAN

Bu minvalde; sizce  sinemanın diğer sanatsal tür ve uğraşlarla nasıl bir ilişkisi vardır?

Enver GÜLŞEN  

Sinema, son sanat olması hasebiyle bir “hatem” olma özelliği taşıyor. Ancak hatem olan aynı zamanda ilk gelendir! Bunu söylediğimde insanlar genelde abarttığımı düşünüyor ama ben buna hakikaten inanıyorum.

Şunu demek istiyorum: İnsanın dünyaya “düşüşü”, aynı zamanda “dile düşüşü” anlamı taşır. Şiir ve bütün şiir olmak isteyen sanatlar (ki şiir tüm sanatların ufku olarak anlam kazanır bende. “Edebiyatın şiiri” de şiir olmak ister ama sinemadan ve müzikten fazla değildir ‘şiir olma kapasitesi’) işte bu düşüşle birlikte başlarlar; ama aradıkları, özledikleri hep “düşüşten bir tık öncesi”dir. Yani şiir ve sanat, paradoksal olarak bir yanıyla dile düşmenin sonucu olarak ortaya çıkarken, hep “dil öncesi” dolayımsız hakikatin peşinde olmanın sonucudur.

Sinemanın ilk ve “son” olması işte bununla ilgilidir. “Ilk” olması, “dilin” ve “düşüşün” bir tık öncesine en yakın olması sebebiyledir; “son” olması ise yüzyıllar boyunca dil hapishanesine düşmüş insanı, o hapishaneden firar ettirmenin imkânlarına sahip olmasıyladır.

“Dile düşüşün bir tık öncesine ait” olması sebebiyle film sanatı, tüm dolayımları aşan bir dolayımsızlık çabasının ürünüdür. Bu yönüyle tüm sanatların ufkuna dair içgüdüsel bir yönelimi vardır film sanatının. Film sanatı diğer yönden “dil sonrası” dönemin “ayrışmasını” değil, ” dil öncesinin” “tevhidi” ile ilgili olduğu için tefekkür, temaşa, teemmül, eylem, ahlak, irfan, neşve, akıl, duygu, duyum vs.’nin birbirinden ayrılmadan önceki S.H.Nasr’ın tabiriyle “saadet devrini” temsil eder. Bu yüzden film sanatı, her sanatla, her düşünme biçimiyle ilişkilidir. Film sanatını duyguların çıktısı olarak gören de, onu felsefenin/aklın koşum atı yapan da bu yüzden yanılır… Film sanatı ne odur ne de öteki… Ya da hem o hem öteki… En doğrusu hem onu hem ötekini de aşan bir “eskimeyen yeni” tefekkür ve temaşa biçimi… Hayatın paranteze alındığı modern/ultra-modern dönemlere hayatı geri getirmesiyle de düşünülen/hissedilen bir şey olmaktan çok yaşanan bir şiir…

Bülent ÖZDAMAN

Sinemamızın ve dahi genel anlamda sinemanın hâl-i pürmelâli hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu bağlamda Türkiye’de ve yine dünyada sinema ne hâlde ve nereye doğru gidiyor?

Enver GÜLŞEN

Doğrusu sinemamız hakkında çok umutlu olduğum söylenemez. Özellikle Kültür Bakanlığı desteklerinin “niceliği” artırmaya yönelik çabasının, “sözleri ‘şu ezanlar ki dinin temeli’, biçimi ‘tırmala beni kaşı beni‘” tarzından başka bir şey olmayan Diriliş, Abdulhamid gibi dizilerin yaptığından farklı bir şey üretemediğini üzülerek görüyorum. Bu destekler daha çok insanların yüksek gelir kapısı olmaya başladı. Açıkçası derdi olmayan insana film yapmanın haram olduğunu düşünenlerdenim ben. 

“Niceliğin egemenliği” belki de bugün en rahat Türk sineması için söylenebilecek bir şey. Mesela basit bir örnek vereyim. Hatırlarsınız geçen yıl Semih Kaplanoğlu Antalya Film Festivali ulusal yarışma jüri başkanıydı. Ödüller sonrası çok ciddi eleştirilere uğraşmıştı Kaplanoğlu, neden Yeşim Ustaoğlu ya da Derviş Zaim’e ödül vermedi diye… Sonradan Antalya’da yarışan tüm filmler izledim ve açıkçası Kaplanoğlu’nun nasıl da doğru bir şey yaptığına şahit oldum. Ödül bekleyen filmler, Ustaoğlu’nun Tereddüt filmi çok kötü, üstelik aşağılayıcı derecede oryantalist bir filmdi; Derviş Zaim’in filmi Rüya, belki de Zaim filmografisinin en kötü filmi olmaya açık ara aday bir filmdi. Gezici tayfanın ve onalrın yamacında olmayı marifet bilen kompleksli “Müslüman kültür sanat tüccarının” öve öve bitiremediği Albüm adeta bir Levent Kırca skeçleri toplamı gibiydi. Orada en iyi film ödülü alan Mavi Bisiklet  gerçekten de o toplamın vasatın az üstünde olan tek filmiydi ve ödülleri en azından o kadar kötü filmin olduğu bir toplamda hak ettiği aşikardı. Ama ne oldu? Başta Gezici tayfa olmak üzere, bizim Müslüman camiadan da bir yanı hep o tayfaya yaranma çabasıyla meşgul olanlar Semih Kaplanoğlu’na verdi veriştirdi.

Adını açık koyalım: Film sanatı ve diğer tüm sanatlar bir gelenekle ilişkili olduklarında büyürler. Bizim bir film geleneğimiz yok. Hele bugün, niceliğin bu kadar arttığı bir devirde gelenekle kurulan ilişki ya ucuz bir kâl dili ile (Diriliş, Abdulhamid vs türü) ya da Gezici camiada olduğu türden oryantalist bir bağlamda kuruluyor. Mesela Kaplanoğlu gibi bu arayışını sahih bir temele ve oradan hareketle sağlam bir şair yeteneğine dayandırabilen kaç yönetmen tanıyoruz? Ben hiç tanımıyorum…. Film sanatının teknik bir mesele değil, bir şairlik (hem de en üstünü) meselesi olduğunu ve bu şairliğin de ancak kendi toprağında bitebilen nadide bir çiçek önemine sahip olduğunu bilmeyen bir “niceliğin egemenliği” ile bir film geleneği falan kurulamaz. Görüyoruz ki kurulamıyor da! (Hazreti) Tarkovsky’nin “bir kez ilkelerine ihanet eden, hayata karşı bir daha lekesiz tavır alamaz” sözleri ilkemiz olmalıydı ama sinema endüstrisinin aynı zamanda lüks hayatın bir sponsoru haline dönüştürüldüğü ve belirli kesimlere dahil olmanın aynı zamanda devasa destekler almanın da aracı haline döndüştürüldüğü yerde Tarkovsky’nin de onun ilkelerinin de asla anlaşılamayacak bir slogana dönüştürüldüğü aşikar…

Dünyada da pek farklı değil durum. Son yıllarda büyük festivallerde ödül alan filmlere bakıyorum da, film sanatı kâl diline teslim olmuş vaziyette. Diğer sanatlar gibi film sanatını da çeşitli modalar yönetiyor. Eşcinselci filmlerin hemen her festivali teslim alması, film sanatında Müslümanlar olarak bizlerin ne büyük bir sorumluluğu olduğunu da gösteriyor. Taşıyamıyoruz o sorumluluğu o ayrı; ama bu bizi durumdan muaf yapmıyor elbette…

Ha arada epey beğendiğim filmler de çıkmıyor değil… Ancak bunların, sürekliliği değil istisnayı gösterdiğini de biliyorum. Mesela şöyle bir soru soralım kendimize: Önümüzdeki 25 yıl içinde bir Tarkovsky, bir Bergman, bir Bresson, Ozu, Paradjanov hatta bir Antonioni daha görebilecek miyiz? Bunları geçtim Angelopoulos, hatta vefat ederse bir Kaurismaki, bir Bela Tarr daha görebilecek miyiz? Var mı yeni nesilden bunlarla kıyaslanabilecek yönetmen? Doğrusu buna olumlu cevaplar verebilmek çok zor.

Sinema bir endüstri hâline döndüştüğü her durumda endüstriyel kodların büyük yönetmenleri dahi bitirebildiği bir bataklığa doğru yürüyor. Wenders’in son yıllarda yaptığı hangi filmi Berlin Üzerinde Gökyüzü ayarında olabildi? Herzog? Velakin sinemanın ölmeyeceği muhakkak, ancak sinemayı ayakta tutanların da birkaç Deli Domeniko olacağı muhakkak… Zira liberal sistem sadece siyasi/ekonomik/toplumsal alanları kirletmekle kalmıyor, aynı zamanda sanatın her alanını da ve en çok da sinemayı öldürüyor.

Bülent ÖZDAMAN

Sinema çoğunlukla ‘propaganda aracı’ olarak görülüyor ve bu minvalde  de kullanılıyor. Hatta yer yer müslümanların da böyle algıladığı ve sığ filmler çektiğini söyleyebiliriz. Sizce sinema ‘hikmet ve hakikatin aracı’ olabilir mi, nasıl?

Enver GÜLŞEN

Sinema zaten hikmet ve hakikatin aracıdır. Sinemanın ufku, “dünyaya geliş sebebi” budur. Ancak, öncelikle elimizdeki aracın ne olduğunun farkına varmalıyız. Sinemanın imkânları nedir, sinema ne yapabilir, ne yapamaz?

Aslında bu soruya bu kadar kısa bir alanda cevap vermek çok kolay değil. Zira neredeyse tüm çalışmalarımın temel meselesi bu zaten. Ama şöyle başlayalım: Sinema dünyaya ne için geldi, ne zoru vardı da sinema diye bir şey oldu sorusuna cevap verebilmek hayati önemde. Bu soruyu sormayan ve bu soruları cevaplamayı düşünmemiş olanın harcı değildir sinema, önce bunu bilelim.

Ikinci mesele ise, insanlığın neyi kaybettiği ve kaybettiği şeyleri nasıl geri kazanacağı meselesinde sinemanın oynaması muhtemel rolüdür. Zira hikmet ve hakikat, filmlerin içerisine bir iki ayet, hadis, alim sözü yerleştirmekle “gösterilemez”. Böyle olabilseydi, Diriliş gibi dizileri büyük filmler olarak önemsememiz gerekirdi. Aslında düğüm noktası burası! Müslümanlar olarak bizler elimizdeki aracın “irfanının” ne olduğunu bilmiyor, aracı tanımayı, kameranın teknik imkanlarını, ışığı, kurguyu bilmekle eşdeğer zannediyoruz. Hiç de öyle olmadığını söyleyebilirim en azından… “İçerik” ile “biçim” etle tırnak gibi birbinden ayrılamaz şeylerdir. Yani Game of Thrones tipi bir biçimle hikmet irfan filmi çekemezsiniz! “Anlattığınız” şey “anlattığınız” şey değildir sinemada… Kâl dili, sinemada o dilin ima ettiğinin tam tersine yol açan bir zemin kaybı olabilir biçimle uyuşmazlığı olma durumunda… Diriliş gibi diziler ve yapılan pek çok film, film sanatının imkânlarının en “adi/ucuz” katı olan “nefs tahriki”ni kullanırlar. Aynı “Hollywoodlar”ın yaptığı gibi… İnsanın nefs katmanları bir sazan gibidir, en sevdiği yiyeceği görür görmez atlar. Propaganda filmleri ya da benim genel olarak pornografiler olarak tanımladığım şeyler de öyledir. Bunlar bilinçli ya da bilinçsiz (genellikle bilinçsizdir, zira en ‘tutar’ kalıbı üretmekten ibarettir bu filmlerin yeteneksiz yönetmenlerinin yaptığı şey) nefse en çekici gelen şeyleri sazan yemi olarak kullanırlar. Duygusal pornografiler, politik pornografiler, cinsel pornografiler, dini pornografiler vs… Velakin bir filmi “hikmet ve hakikat yolunda” yapan şeyin aslında filmin konusu ile ilgisi asgaridir. Bu tür pornografik filmler, izleyicinin kendi tefekkürünü, temaşaını değil yönetmenin istediği kodları izleyicinin nefsine zerk etmeyi amaçlarlar. İzleyici en kolay bu filmlere “yakalanır” zira izlediği şey nefsine iyi gelir, kendini onaylar, tatmin eder…

Üzülerek söylüyorum ki Müslüman dizi veya film yönetmenlerinin kahir ekseriyetinin yaptığı şey bu tür pornografilerdir. Bu pornografiler, cehaletin, para ve kariyer hırsının, “kendin bilmemenin” dışa vurumlarıdır.

Bülent ÖZDAMAN

Neden sinema? Sinema bizim için neden bu kadar önemli? Sizin, ‘Sinema müslümanın yitik malıdır.’ sözünüzü bu sorular bağlamında nasıl anlamalıyız?  Hatta buna Mecid Mecidî’nin ‘Peygamber, bu çağda olsa idi sinema ile tebliğ yapardı.’ sözünü de ekleyebiliriz, bu konuda siz neler söylersiniz?


Enver GÜLŞEN  

Aslında en başından beri “neden sinema?” sorusuna cevap vermeye çalışıyorum; ama burada kısa bir özet yapmayı deneyeyim: Sinema, insanı “yitirilmiş cennetine” geri götürme kapasitesiyle önemli… Modern ve ultra-modern dönemlerin insanoğluna kaybettirdiği pek çok şeyi geri getirme potansiyeliyle… Proust ve çağdaşları edebiyatçılar, yazarlar, sanatçılar neden “yitirilmiş zamanın geri getirilmesi” meselesi üzerinde bu kadar durdular düşündük mi hiç? Ve de film sanatının yitirilmiş zamanı geri getirmekle olan ilgisini? Bir ontolojik kat olarak hayal meselesini? Film sanatı zaman ve hayal meselesinde diğer hiçbir sanatın nüfuz edemeyeceği katmanlara çıkma potansiyeliyle önemli.. Bizatihi hayat ve bizatihi hayal olma ptansiyeliyle…

Ben Mecidi’nin sözüne bir şerhle eklemeler yapayım. Tebliğ, kâl dilini aşan bir öneme sahipse sinemanın malzemesi olabilir elbette. Bu yüzden tebliği, Efendimiz’in (s.a.) hayatını anlatmak, vahyi “anlatmak” olarak görmemek lazım sadece… Müslümanın, dini ve de lâdini diye ortadan ikiye ayrılabilen bir hayatı yoktur. Su içerken de dinidir Müslüman, ekin biçerken de… Bu yüzden sinema, Mecidi’nin dediğini aşan bir güce sahip… Kâl dili olarak tebliğ değil bizatihi örnekliğiyle hayat…

Siyer Vakfı diye bir yer var, geçenlerde bir seminerine katıldığım. Onlar daha çok Mecidi’nin bu sözüne riayet ederek “tebliğ olarak sinema” ile ilgililer. Ama ürünlere, yapılanlara ve maalesef anlayışlarına baktığımda ciddi bir hayal kırıklığı ile karşılaştığımı söylemem lazım. Yani Efendimiz’i (s.a.) tebliğ olarak anlatmayı denemek, sinemanın hakikiki imkan ve kısıtlarının farkına varmadığımız her anda tebliğin geri teptiği bir şekle dönüştürür durumu. Buna azami dikkat etmemiz gerekiyor.

Mesela Çağrı’nın ya da Mecidi’nin “Hz. Muhammed” filminin “tebliğinin” nasıl bir tehlikeye yol açtığını tefekkür etmeden, “sinemayla tebliğ” sözünün insanlara çok ciddi bir cahil cesaretini verdiğini söylemeden edemeyeceğim. Jürisinde olduğum kimi yarışmalara gelen kısa filmlerde Efendimiz’in hayatından bir kesiti, üstelik sahabeden kimilerini “gösterme” cüretinde bulunan kişileri gördüm. Hatta lise düzeyine kadar düştü bu “cahil cüreti”. Bu konu çok hassas bir konudur ve film sanatının ne olup ne olmadığını; neyi yapabilip neyi yapamayacağını tefekkür etmediğimiz her anda Siyer Vakfı’nda olduğ türden “iyi niyetli bir tuzağa” zemin hazırlayabileceğini gözden kaçırmamak lazım…

Bülent ÖZDAMAN

Hakikatin Sineması, Sinemanın Hakikatı ve son olarak Sinemanın Kökleri kitaplarıyla sinema sanatı adına derinlikli ve uzun soluklu bir arayış üzere olduğunuza ve bu arayışa okurlarınızı da ısrarla, samimi, sahici ve sarsıcı bir tarzda çağırdığınıza şahit olduk. Bir hayret’ü seyr ve hatta bazen bir seyr’ü sülûk sanatı olarak tabir edebileceğimiz sinema sanatı bağlamında yazdıklarınız ve kitaplarınız sizi nasıl bir serüvene sürükledi, arayışınızda ve yolculuğunuzda müşahade ettiklerinizi bir kez daha ifade edecek olursanız, bize neler söylersiniz?

Enver GÜLŞEN  

Doğrusu bu kitapların yolculuğu kazıya kazıya yeni yollar açan bir yolculuk oluyor benim için. Mesela bu kitaplarla ve üzerinde uğraştığım yeni çalışmalarla uğraştığım zamanlarda, sanatın diğer biçimleri ve diğer düşünme biçimleri üzeirne de kazılar yapma ihtiyacı duyuyor insan. Her eser, başkalarına “bakın ben size bunu dikte ediyorum” değil; “benim şu an yolda gördüklerim bunlardır” söylemidir. Ve evet bu bir tür seyr u süluk olarak anlaşılabilir. Her geldiğiniz dönemeçte, “hayret” ile temaşa ettiğiniz bir başka manzara ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Doğrusu yazma macerası benm için aslında kainatı okuma macerasından başka bir şey değil! Birçok kitabı “tek bir Kitab” için okuma macerası…

Bülent ÖZDAMAN

‘’O kadar çok film var ki; hangisini izleyelim? Nasıl seçim yapalım? Nereden başlayalım?’’ diyenler hasılı sinemaya yeni başlayanlara tavsiyeleriniz nelerdir? Nereden başlamalı, neler izlemeli, nasıl izlemeli? Bize ufak bir yönetmen / film listesi yapsanız ilk 10’da neler olurdu?

Enver GÜLŞEN

2017’nin sonuna doğru çıkarmaya çalışacağımız Film Kanonu kitabı için bir film-gelenekleri listesi yapmış ve kitabın sonunda yayımlanacak o listenin yarısına yakın bir kısmını blogumda yayımlamıştım. [1] O liste film izlemeye başlayacak olanlara en azından film gelenekleri hakkında bilgi verebilir.

İlk ona gelince hakikaten kolay değil ilk on listesi yapmak, ancak en beğendiğim yönetmenler ve filmlerden şu an ilk aklıma gelenleri söyleyebilirim evet…

Yönetmenlerden beş ölmüş, beş de yaşayan yönetmen olsun:

Ölmüşlerden:

Andrei Tarkovsky: Sinema tarihinin Everest’idir ve en yakın yönetmen hâlâ Ağrı Dağı mesabesinde…

Ingmar Bergman: “Tanrı ile cedelleşen” ama bu cedelleşmede insanın ruhuna, inancına ve nefsine derin kazılar yapan adam.

Yasujiro Ozu ve Robert Bresson: Sadeliğin güzelliğinin iki nadide şairi…

Sergei Paradjanov: İzlemesi zor ama hakkıyla temaşa edildiğinde insana çok şey kazandıran çok büyük bir şair.

Yaşayanlardan:

Bela Tarr: Henüz farkında değiliz belki ama ölünce sinemanın en büük yönetmenleriyle kıyaslayabilecek durumda olacağımız bir yönetmen

Aleksander Sokurov: Çok film yaptığı için vasat filmleri de var ama çok çok önemli başyapıtları da var.

Aki Kaurismaki: “Bresson gibi filmler çekmek istiyordum ama hiç beceremedim” diyen ama aslında kendine has ve Bresson’unkilerle kıyaslanabilecek şahane filmler çekmiş mütevazi adam…

Michael Haneke: Batı’nın vicdanı sözü kullanılır onun için… Evet Batı’da vicdan pek bulunmaz ve Batı’nın vicdansızlığını yüzlerine olabildiğince sert vurduğu için çok önemlidir

Semih Kaplanoğlu: Belki ülkemizden olduğu için görmezden geliyoruz ama Tarkovsky’ye doğru “yükselen” dünya sinemasındaki tek yönetmen Kaplanoğlu. Ama kendi ülkelerinde ölmeden kıymetr görmemek şairlerin kaderidir…

Filmlerden ise ilk aklıma gelenlerden on film söyleyeyim (ama ilk on gibi görmeyelim bunları 2-3 tanesi hariç)

Stalker: Tarkovsky’nin adeta “bu dünyada yapılmamış izlenimi” veren bana kalırsa sinema tarihinin en büyük filmi…

Zerkalo/Ayna: Yine Tarkovsky’nin sinema tarihinin en iyi filmi olma özelliğini Stalker ile paylaşan şahane rüyası…

Tokyo Story/Tokyo Hikayesi: Sadeliğin güzelliği olarak Ozu’nun muhteşem filmi

Au Hasard Balthasar: Bresson’un tüm filmleri tek bir filmin yansımalarıdır ama bir “eşeğin” ermişliğe terfi edebildiği dünyada başka bir irfan yoktur, bu yüzden önemli…

Sayat Nova: Paradjanov’un bir minyatür şiiri olarak filmi…

Shame / Utanç. Bergman’ın 60’a yakın filminden en az 25 başyapıtı vardır ve hepsi önemlidir. Şu an, belki de dünyanın utanmaya en ihtiyacı olduğu bu anda aklıma Utanç’ın gelmesi tesadüf olmamalı..

Ordet: Dreyer’in “inanmak” denen şeyin mahiyeti üzerine büyük filmi…

Days of Eclipse: Sokurov’un pek bilinmeyen ama aslında en iyi filmi… Tarkovsky’ye bir ağıt olarak da izlenebilir…

Torino Atı: Hakikaten büyük bir başyapıt

Bal: Sinema tarihinin ilk on filmi arasına -aynı Torino Atı gibi- girer mi bilmem ama yönetmeninin sinema tarihinin ilk on filminden birisini çekebileceğine dair umut veren güzelliği…

[1] https://envergulsen.wordpress.com/2017/04/09/film-kanonu-bir-giris-listesi/

Reklamlar