Birkaç Yeni Film Üzerine Kısa Notlar 2

Posted on Aralık 26, 2017

0


Happy End (2017) – Michael Haneke

“Kötülüğün sıradanlığını” Arendt yazdıysa Haneke de çekmiş, denebilir.

Her gün gözümüzün önünden geçip giden “sıradanlığın” kozasında(n) beslenen çürümeyi hiçbir yönetmen Haneke kadar güçlü tasvir edemedi şimdiye kadar. Haneke’nin tasvir ettiği şey, özelde Batı’nın, genelde de modernliğin ve onun bir üst modeli olan post/ultra-modernitenin insanlığı düşürdüğü bataklıktı hep. Bu bataklıkta mülteciler vardı, “sahiplerinin” nazik sözleri eşliğinde perdeli aşağılanan; çocuklar vardı, çocukluğun masumiyetini hızla ve iz bırakmadan kaybeden; evleri kitaplarla dolu elitler vardı, imkânlarının tam göbeğinde açılan yarıktan insanlıklarının içeriye çöküşünü hayretle izlerken yüzlerindeki sıva dökülen… Ve geriye kalan, her çeşitten cinayetler, intiharlar; cinayet ya da intihar oldukları bile belli olmayan toplu kıyımlar… Tüm filmleri Kurdun Günü‘ne giden yolda uyarı işaretleriydi Haneke’nin, ama bu son Mutlu Son ile artık işarete gerek kalmadı.. Geri dönüş imkânı kayboldu zira…

Haneke, şu ya da bu şahsın değil, bireysel olarak her insanın kontrolünün dışında olan başka bir şeyin; adına ister soğuk “materyalist metafizik” diyelim, isterse de insanlığın günahlarının yarattığı korkunç vakum; bu şeyin, nasıl olup da insanlığı esir aldığının tasvirini yapıyor. İyi ya da kötünün ötesindeki Kötü’nün… Bu yüzden hiçbir dram kalıbının iyi ve kötüsü Haneke’nin bohçasına sığmıyor. O Arendt’in düşünce açısından ifşa ettiği şeyi, aynamız olarak karşımıza dikiyor…

happyend

Mutlu Son, Haneke’nin veda filmi her açıdan. Resmen olmasa da hissen… Bütün diğer filmlerini bir “son”a erdiren ve o son noktadan insanlığa, sınırına geldiği uçurumun soğukluğunu hissettiren… Georges’in Amour‘da ertelediği “düşüşünün” “mutlu son”unu görüyoruz bu filmde. Her açıdan Amour’un da Haneke’nin diğer filmlerinin de epilogu Mutlu Son… Bu çorak ülkede “mutlu son”un olmayacağına dair kesin, radikal bir nokta…

Daha önceki filmlerinin de alamet-i farikası olan o korkunç kesmelerinin de nihayetine ulaşmış Haneke… Hele filmin sonundaki o son “bakış”taki kesme ve bitiş!

The Killing of The Sacred Deer (2017) – Yorgos Lanthimos

Haneke’nin hemen ardından izlenecek böyle bir film, “Haneke olmak” ile “Haneke olmak için oyun oynamak” arasındaki farkı açık şekilde ifşa edecektir. Köpekdişi ile bir derdi olduğu izlenimi verdiği için, sonraki filmlerine dikkat kesildiğimiz aslında yetenekli bir yönetmenin, zırvalamaktaki dibi nasıl bulduğunun kanıtı.

killing of a...

Film sanatında maneviyatın (ya da metafiziğin) tersten ve bir zeminden yoksun olması durumunda çekilen filmi fantezileştirip kötürümleştirdiğinin kanıtı bu film. Sadece bir korku/gerilim filmi olarak izlenebilir en fazla… Son yıllarda izlediğim en kötü filmlerden birisi…

On Body and Soul (2017) – Ildiko Enyedi

Yirmi küsur yıl sonra film çektiğini duyduğumda çok heyecanlandığım, eski filmlerinden bazılarını kalburüstü bulduğum bir yönetmendir Enyedi… Berlin’de Altın Ayı aldığında özellikle merakımı celbetti.

on body and soul

Ancak Beden ve Ruh da aynı Kutsal Geyiğin Öldürülmesi‘nde olduğu gibi zeminsiz metafiziğin/maneviyatın film sanatı için materyalizmden çok daha zehirli olduğunu gösteriyor en fazla… Ve son yıllardaki “büyük festival” modalarını..

Ruh’un/maneviyatın film perdesine aktarılmasının hiç de kolay olmadığını, bu filmlerin malzemesinin fantezileştirilerek, tersten bir vakuma, yani maneviyatın kaybına zemin hazırladığını görerek bile anlayabilirdi sanat/film sanatı ile ilgilenen herkes… Alegori, yatay düzlemde ve özellikle politik/dini/toplumsal meselelerin “edebi anlatımında” iş görebilen bir şey olabilir; ancak bizatihi filmin manevileştirilmesi, her şeyden önce büyük yeteneği olan bir şair ve sonra da o şairin kendini yeşerteceği bir zemin gerektiriyor. Ne Enyedi ne de Lanthimos yaptıkları bu son filmleriyle öyle bir zemine sahip olmadıklarını gören gözlere ifşa ediyorlar adeta…

It’s Only the End of The World (2016) – Xavier Dolan

Her ölüm “dünyanın sonu”dur muhatabı için… Dolan, aynı Leigh’in, Naked filminde yaptığı gibi, “çok konuşan” bir filmden dünyanın en sessiz “sonu”nu çekmiş adeta… Sessizliği, söylenmeyenlerin ağırlığının oluşturduğu müthiş yükten… Kolayca ajite edilebilecek bir meseleyi, bir yüzleşme, bir “geri dönüş”, bir “kaçış”, ne dersek diyelim böyle zorlu bir şeyi, yüzleşmenin şartlarını askıda bırakarak bir manevi “bekleyiş”e çeviriyor Dolan.

“Ne hasta bekler sabahı/ Ne taze ölüyü mezar/ Ne de şeytan bir günahı/ Seni beklediğim kadar” şiirindeki Necip Fazıl gibi, filmdeki şair de “bekleyişini”,”Yokluğunda buldum seni/ Bırak vehmimde gölgeni/ Gelme, artık neye yarar“a çeviriyor.

its-only-the-end-of-the-world-still-1-1160x480

Ve “gerçek şairin kim olduğu bilinmez”e hak verircesine; bütün o öfkeli gürültüsünün, korkunç nefret görüntüsünün altında, “bir kelime çıkacak da tüm dünya sona erecek” korkusundan, sırf bu kelime çıkmasın diye kendini “korkunç bir yüze çevirme” fedakarlığında bulunan asıl şair… Filmi, niyeti belki de hiç öyle bir şey olmadığı halde manevi arayışın sularına çeken şey tam da bu…

Aslında filmlerine önyargıyla baktığım bir yönetmenin belki de başyapıta çok yakın bir yerde konumlayabileceğimiz son filmi..

Yol Ayrımı (2017) – Yavuz Turgul

Asla büyük bir yönetmen olarak görmesem de yaptığı her yeni filmi takip ettiğim birisidir Turgul.

Yol Ayrımı, bir “hayat değiştirme” denemesi; ancak bu yazıda bahsettiğimiz filmlerin bazılarında gördüğümüz türden bir zeminsizliğin, “amacı” tersyüz ettiği bir sonuca erişen vasat-altı bir film maalesef. “Mistik” tecrübelerin bir “Merkez” yokluğunda nasıl çabucak elden kaçtığının perdeye bürünmüş hâli!

yol ayrımı.jpg

Ölümün o kaygan sınır tecrübesinin bile kurtaramadığı bir sahtelik var işadamının dönüşümünde… Bu sahtelik, işadamıyken ve sonrasındaki hâl arasında ikna edici bir zemin farkı kurulamamasından… Aslında öyle bir zemin farkını yönetmenin de bilmiyor olmasından… En fazla Nişantaşı’nda Beyoğlu’na gidebilmek hâli bu… Bir ucu KanalD dizilerinin “hayatımızı ne pahasına olursa olsun yaşayalım”ına, diğer ucu STV dizilerinin “new-age mistisizmine” dayanan ve göbeğinde de hakikaten kötü oyunculuklarıyla bir sarmal oluşturan bir dizi izliyormuş hissi veriyor Yol Ayrımı.

Loveless (2017) – Andrey Zvyagintsev

İlk filmi Dönüş’ten bu yana her filmini merakla beklediğim, hakikaten çok yetenekli bir yönetmen Zvyagintsev. Sevgisiz yönetmenin bildik meselelerinin bir tekrarı. Her tekrarın biraz daha derine kazıma potansiyeli göstermesiyle, aynı temaların üzerinde dönüp durması önemlidir bir yönetmenin.

Günümüz Rusya’sının, toplumu, aile yapısı ve giderek kılcal damarlara kadar işlemeye başlamış bir “çürümenin” yönetmeni dersek Zvyagitnsev’e, onun filmlerinin sadece bir kanadını anlatmış oluruz. Aslında Zvyagintsev, Dönüş, Sürgün, Elena, Leviathan ve en son Sevgisiz‘de hep aynı şeyi yapıyor: Yaşanma imkânı kalmamış huzurlu/güzel bir şeylerin arayışı, ya da imkansızlığının ağıdı…

Tüm filmlerini tekrar ve son filmi Sevgisiz‘i  izlediğim haftada fark ettiğim çok önemli bir şey var Zvyagitnsev’in filmlerinde… Tersten-Tarkovskylik durumu…

loveless

Tarkovsky’nin “malzemelerini” hemen hemen bire bir ama tam ters şekilde kullanıyor Zvyagintsev. Bir sahnede İncil’den bir pasaj mı okunacak, Tarkovsky’nin aynı pasajı “yaşanabilir ya da yaşanması umut edilebilir bir dine/maneviyata” yönelikken, Zvyagintsev’inki tam da böyle bir imkânın bitişine bir ağıt oluyor… Yağmur bile, neredeyse bire bir aynı şekilde yağdığı halde, Tarkovsky’ninkinin temizleyici umudunun tam tersine “hizmet” ediyor. Umutsuzluğun doruk noktasındaki korkunç bir hayat ağrısına…

Sevgisiz‘in, Zvyagintsev filmografisinde, Elena ile birlikte en “kötüler” arasında yer aldığını tespit etmek gerekiyor; ancak Zvyagintsev’in kötüsünün, birçok yönetmenin “en iyisine” denk geldiği eklemesini yaparak… Sürgün gibi muhteşem bir film çekmiş, üstüne de Leviathan‘ı yapmış bir yönetmenin çıtasının epey yüksek olduğunu düşünürsek, Sevgisiz, Zvyagintsev standartlarında vasat bir film olarak tanımlanabilir bana kalırsa.

Reklamlar