Birkaç Film Üzerine Kısa Notlar 3

Posted on Ocak 15, 2018

0


On Body and Soul (2017) – Ildiko Enyedi

Bazen bir film hakkında emin olmak için ikinci defa izlemek gerekiyor.

Enyedi’nin filmi hakkında biraz da ağır bir yazı yazmıştım, ilk izlememden sonra. (https://envergulsen.wordpress.com/2017/12/26/birkac-yeni-ve-film-uzerine-kisa-notlar-2/) Ancak ikinci izleyişim film hakkındaki temel görüşlerimde kimi revizyonlara gitmeme sebep oldu.

ruh ve beden 1

Evet, Beden ve Ruh temel olarak “maneviyat ve zemin” meselesini önümüze getiriyor ve çürük bir zemine basan bir filmde, maneviyatın kolayca fanteziye yol açabileceğini düşündürüyor. Film hakkında ilk yazdığım satırlar, filmin maneviyattan fantezi alanına çıkışına dairdi hakikaten de… Ancak ikinci izleyişimden sonra, filmin o kadar da çürük bir zemine basmadığına ve filme bir miktar haksızlık yapmış olduğuma karar verdim.

Aşk üzerine bir film için, öncelikle çok sert ve “içinde aşkın yeşermesi zor” bir mekân seçilmiş olması önemli. Ve karakterlerin “kaybedenler” arasından… Topluma entegrasyonları -mümkün- olmayan iki karakterin, “bitişen rüyalarının” gerçek aşkın bir metaforu olarak kullanılması, bir yanıyla “fantezi” tehlikesi barındırıyordu ve ilk izlediğimde filmin zeminsiz maneviyatının bir fanteziye yol açtığını düşünmem bununla ilgiliydi.

ruh ve beden 2

Aşkın, söylen(e)meyenlerde gizlendiğini göstermek için çıkış noktası olarak seçilen hikâye,  kimi tehlikeler barındırması sebebiyle baş edilmesi kolay olmayan bir durum yaratıyor aslında  ama filmi ikinci defa izlediğimde vardığım sonuç, Enyedi’nin bu çıkış noktasıyla baş etme konusunda o kadar da başarısız olmadığı oldu.

The Shape of Water (2019) – Guillermo del Toro

Filmler, kabaca dört katmanda birden ve her katman bir “alttakini” içerir ve dönüştürürse “hakiki” başyapıt olurlar. Ancak bu dört katmanın en üstüne kadar çıkabilen film sayısının çok az olduğunu da tespit etmek gerekir. Her filmin “asıl katı” diyebileceğimiz katları olur. Kimisi daha çok “yüzeysel maddi gerçeklik” katında, kimisi “alegori” katında, kimisi “zaman” katında, kimisi de her birisini kendine dönüştüren en üst kat olan “berzah” katında işler.

İlk filmini izlediğimden beri Del Toro’nun filmlerini, diğer “fantezi” filmlerinden ayıran ve benim için nispeten önemli kılan şeyin ne olduğunu düşünürüm. Suyun Şekli  filmi de benzer düşünceler doğurdu. Filmin “maddi katında”, aslında “gerçeklik” ile sorunlu olan “şeyler” cirit atıyorken, Del Toro’nun filminin mesela Harry Potter ya da Yüzüklerin Efendisi türünden bir Hollywood fantezisine dönüşmüyor olma sebebi ne?

shape of the water 1

Sanırım bunun sebebi, bir filmin “büyük oranda ait olduğu kata” olağanüstü bir sadakatle sahip çıkması olmalı… Del Toro’nun filmleri, alegorik katmanda öyle sağlam işliyor ki, filmde fantezi olarak görünen her “şeyin” bir başka şeyin alegorisi olduğunu adeta edebi bir metin “gücünde” kavramak mümkün oluyor. Aslında “edebi” ve “kavramak” kelimeleri, Del Toro’nun tüm filmleri için hem avantaj hem dezavantaj. Avantaj kısmı, filmlerinin “okunmasında”, adeta bir edebi metin olarak kendini açmasında; dezavantajı ise filmin “film tecrübesi” düzeyinde “yaşanabilirlik” meselesindeki sıkıntıları… Ancak Del Toro, “yaşanabilirlik” meselesini, en baştan sizi bir masal ortamına çağırdığını deklare ederek, kısmen de olsa hallediyor. Alegorik kata hakim ve ait olan çoğu film için pek de geçerli olmayan bir durum bu. Enyedi’nin “bitişen rüyayı” aşkın metaforu olarak kullanmasına benzer şekilde, Del Toro da Suyun Şekli‘nde “yaratık”ı “yaralıların aşkı” için bir metafor olarak kullanıyor. Ve “yaratık”, aynı Del Toro’nun diğer filmlerinde olduğu gibi, üzerinden tüm bir politik düzenin, faşizmin, “insan” ilişkilerindeki adaletsizlik ve hoyratlığın üzerine bindirildiği “nesne” olurken, öte yanıyla da tüm bu kıyametin ortasındaki “aşka kaçışın”  “sembolüne” dönüşüyor.

Daha (2017) – Onur Saylak

Bir mülteci filmi mi, ergenliğin savrulmalarını mı, bir psikopat “gerilim filmi” mi çekeceğine karar verememiş ve sonuçta sadece ana karakterleri itibariyle değil, yönetmeninin “filmi ele alış biçimiyle” de ortaya tam anlamıyla bir ergen filmi çıkmış.

Belki bu “ergen filmi” aynı zamanda ciddi bir kötü niyet barındırmasaydı bünyesinde, yazmaya değer görmez, hadi oradan der geçerdik. Ancak durum bu kadar basit değil. Bu film, Adana’da Semih Kaplanoğlu’nun Buğday‘ına adam gibi tek ödül verilmeyen festivalde dört ödül birden aldıysa ve “bizim” diye düşündüğümüz Malatya Film Festivali’nde, yine Kaplanoğlu’na bir tane dahi adam gibi ödül verilmezken en iyi film ödülü aldıysa, bu film üzerinden pek çok şeyi konuşmanın gereği gün gibi ortadadır.

Öncelikle konuşulması gereken “bizim” dediğimiz kişi, kurum ve festivallerin engin bir cehalete ve daha da kötüsü ezikliğin türlü versiyonlarına ev sahipliği yapmasıdır. Daha gibi sadece kötü değil, aynı zamanda kötü niyetli bir filmin niyetinin dahi sezilememesi ve “Gezici film modalarına bir ödül de bizden olsun” diyerek en iyi film ödülünün bu filme verilmesi, sadece komik değil traji-komik bir ezikliğin ifşası demektir.

Peki nedir Daha filmini bu kadar kötü (niyetli) yapan şey? Basitçe Kaurismaki’nin Umudun Öteki Yüzü‘nde Suriyeli mülteciyi ezip ezdirmeden kendi karakterleri arasına hiçbir ayrım gözetmeden yerleştirişindeki incelik ve nezaketle, Saylak’ın filmindeki hoyratlığı ve “daha”sı aşağılayıcı yaklaşımı karşılaştırmanız bile yeterlidir. (https://envergulsen.wordpress.com/2017/08/22/birkac-yeni-ve-yeniden-izlenmis-eski-film-uzerine-kisa-notlar/)

daha

Filmin ilk bölümünde, “ergen gencin” babasının zulmüne bir vicdan tepkisi geliştireceğine dair verilen emare, sonraki bölümlerde, yönetmenin ergen bir oyununa dönüşüyor. Ergenin ergen aracılığıyla mültecilerle oynadığı oyuna… Üstelik film, belki de olabilecek en aşağılık “tespit” ile bitiyor: Ergen gencin mültecilerin kaldığı kilere yerleştirdiği kamerayla “insanlık durumunu” tespit edişi üzerinden oyunla… Mülteciler, kendilerine dağıtılan iki üç can yeleği için kilerde birbirlerine girerken, ergen genç zevk ile izlemekte, “alt ses” adeta bir entelektüel ishal ürünü olarak “bizler kazananların torunlarıyız, katillerin, hırsızların…” demekle meşgul olmaktadır. Mülteciler, vatanlarından dinleri, namusları için hicret etmek zorunda kalan mülteciler “hayatta kalma oyununun” namussuz birer piyonuna dönüştürülür böylece. Bir genç mülteci kadın (ki Onur Saylak’ın eşi oynamaktadır bu rolü) “hayatta kalmak” için bir jandarma görevlisine değil sadece, filmdeki “baba”nın dediğine göre yolda kendine “yol açacak” herkese “istediğini vermektedir!”

Vatan, din, namus kavramlarıyla alay eden ve bunları ancak “entel sanat eserlerinin” içine bir oyun nesnesi olarak katan insanların, “hayatta kalmak” denen darwinist şebekliği filmlerinin ortasına koyup oradan bir mülteci oyunu çıkarması normaldir elbette. Ne de olsa “Gezi sırasında oyun için ülke yakmakta bir sakınca görmeyengillerden” olmanın bir sonucundan bahsediyoruz. Ancak asıl mesele, filmin -sadece film olarak Batı’da epey revaçta olan üçüncü sınıf ergen pornografisiyle  iş görmesi bile kabul edilebilirdi görmezden gelmek için – bir mülteci filmi yapmak “gösterisiyle” her şeyi bir oyuna çevirmek şehvetinin “bizimkiler” tarafından zerre kadar dahi anlaşılmamış olmasıdır.

Velakin adını açık koyalım: Bu bir mülteci filmi değil, “mültecileri aşağılama” filmidir. Üstelik mültecileri en hassas oldukları konudan; namus ve dayanışma ahlakından vurmakta ve aynı filmindeki ergen genç gibi, yönetmeninden izleyicisine “zevkle izlemektedir.”

Reklamlar