1993 Yazı

Posted on Şubat 26, 2018

0


93-yazi-summer-of-1993-turkce-dublaj-izle-861Anne öldü mü çocuk

Bahçenin en yalnız köşesinde

Elinde siyah bir çubuk

Ağzında küçük bir leke

 

Çocuk öldü mü güneş

Simsiyah görünüyor gözüne

Elinde bir ip nereye

Bilmez bağlayacağını anne

 

Kaçar herkesten

Durmaz bir yerde

Anne ölünce çocuk

Çocuk ölünce anne

 (Sezai Karakoç)

 

Annesini kaybetti mi, bütün mutlulukları, uğursuzca lekelenir çocuk için. En mutlu olduğu anlar, şimşek hızıyla hüznün en acı verici battığı şekle dönüşür… Gülmek yasaklanmıştır adeta… Gülmenin kendisi için yaratıldığı çocuk yüreği, gülmeyi ağlamanın kozası olarak taşır ömrü boyunca…

Hiç büyümez çok küçük yaşta annesini kaybetmiş çocuklar. Aslında hiç doya doya çocuk olamadıkları için büyüyemezler… Çocuk olmak, anneyle hemhâl olmayı gerektirir çünkü… Kalbinin içinde sakladığı ve çocuğu hayata bağlayan o bağ zamansız çözüldü mü, bıraktığı boşluk hiçbir başka bağ ile doldurulamaz. Yetmiş yaşına bile gelse, hep annesini kaybettiği yaşta takılır saati…

summer of 93-1

Bir film, bir sanat eseri, bir şiir, şairinin neresinden çıkarsa, okuyucusunun, izleyicisinin orasına girer diye düşünürüm kendimi bildim bilesi. Şiirin, şairiyle muhatabı arasında kurduğu ilahi bir bağdır bu adeta… Yaşamadığını -rol yaparak- yaşamış gibi gösterenler (ki Şuara Suresi’nde sapkınlıkla suçlanan şairler bunlardır) için değil; kalbinin, ruhunun en derin yerlerindekini, insanın en derin hüzünlerinin “cevabını” bulmanın bineği yapan şairler için hazırlanan bir hediyedir bu. Yükü taşımaya gücü olanlara, yükü paylaşmak için yol arkadaşı…

summer of 93-2

Carla Simon adlı ilk uzun metrajlı filmini yapmış bir yönetmenin Summer of 1993 / 1993 Yazı başlıklı filminden bahsediyorum… Vatandaşı, büyük yönetmen Erice’in Spirit of the Beehive / Arı Kovanının Ruhu ve El Sur / Güney filmlerinden fırlamış gibi görünen iki minicik kız çocuğunun “hikâyesidir” film… Çocuk ruhuna, hele ki annesini kaybeden, Karakoç’un şiirindeki gibi “güneşin, gözüne simsiyah göründüğü” çocuğun ruhuna, ancak yüreği kanayan birisi bu kadar güçlü temas edebilirdi. Annenin bıraktığı kocaman boşluğu ne ile dolduracağını bilemediği için, kimi zaman hırçınlaşan, kimi zaman “kötücül” görünen; ama aslında yüreğindeki yük kendine ağır geldiği için “bahçenin en yalnız köşesini” dahi yuvası yapamayan bir çocuğun ruhu ancak bu kadar güçlü “gösterilebilirdi”. Şiir, zaten tam da bunun için vardır: Anlatılamaz olanın, gönülden gönüle, hüzünden hüzne, ruhtan ruha aktarılabilmesi için…

summer of 93-4

Belli ki çok yetenekli bir yönetmeni keşfetmiş bulunmaktayız. Zaman zaman Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmini (özellikle Yusuf’un babasını beklediği -ama içten içe gel(e)meyeceğini anladığı-zamanlardan sonraki kısmı) andıran filmin, “bahçenin en yalnız köşesinde” bütün gülüşlerinin köşesi kırık, altı yaşındaki “kahramanı” Frida’nın, filmin son sahnesinde en mutlu olduğu andaki “finali” içinse tek kelime edilebileceğini sanmıyorum. Ancak yüreğindeki “dünya sürgününün” yangınını söndüremeyen bir şair, o yangını bize bu derece güçlü geçirebilirdi…

summer of 93-3

Son aylarda izlediğim en güçlü, en güzel, en samimi ve sinematografisinin sükunetinin biriktirdiği gönül yarasının, filmin içeriğiyle formunu adeta etle tırnak yapmasıyla hakikaten çok iyi bir film. Film sanatının, samimiyetini giderek endüstriyel sinemaya kaybettiği bir dönemde, yeni bir Victor Erice filmi görebileceğimi düşünmezdim. Sırf bu yüzden bile muhakkak izlenmeli ve yönetmeninin sonraki çalışmaları mutlaka takip edilmeli…

Reklamlar