“Urfalıyam Ezelden” Üzerine

Posted on Mart 14, 2018

1


“Kınıfır bed renk olur /

Aşka düşen denk olur

İsterem başıya gele

Göresen ne renk olur.”

Takip edenler bileceklerdir; dizileri çok sert eleştirir, dizilerin, genellikle izleyicilerinin zaaflarını kullanan ticari pornografiler olduğunu düşünürüm. Bu yazıyı yazma sebebim, bir istisnaya, en azından ruhundaki aşkı gördüğüm bir istisnaya geç de olsa bir “sevgi duruşu” gösterme ihtiyacı. Bu yazıda ele alacağım, 2014 yılında sadece 11 bölüm yayımlanmış dizinin, diğer dizilerin kullandığı “şablonların” benzerlerini kullanmasına rağmen, kıymetli yönlerinin olduğunu ve belki de sırf bu kıymeti yüzünden sadece 11 bölüm sonra kaldırıldığını tespit ederek başlamak gerekir.

Filmler konusunda “burnundan kıl aldırmayan” Enver Gülşen’in, Urfalıyam Ezelden dizisini ele alırken temel meselesinin, dizinin sinematografisini ya da film içerik/formu arasındaki “birlikteliğini” anlatmak değil (kaldı ki dizinin formunun “dramatik yapısı” açısından diğer dizilerden çok da farklı olmadığını söyleyebiliriz), onca sefil dizi arasında, “gerçek insanı” ve daha da çok “hakiki aşkı” anlatmaya niyetlenmiş bir diziye yıllar sonra şahit olmanın getirdiği heyecanı aktarmak olduğunu ifade etmem gerekiyor.

Urfalıyam Ezelden dizisi çıkış noktası olarak bir kan davasını ele alıyor. Kan davasının sonuçlarının öldürülenden çok, geride kalanlar için ölüm olduğunu… Dizi tam bu giriş üzerinden bina edilen bir insan(lık) hikâyesi aslında. Yanık Memed ve oğulları, onların kanlısı Duran Ağa ve oğlu ve “dışarıdan gelen” kimsesiz Ceylan’ın hikâyesi…

Babası vermediği için Selva’yı kaçıran Halil’in, düğününde öldürülmesi ve geriye, karnındaki bebeği ile kalan Selva’nın, Halil’in babası “erdem timsali” Yanık Memed ve ailesi tarafından sahip çıkılması ile başlar hikâye… Bu sahip çıkmanın maliyeti üzerine bir hikâye… Ölen ölmüştür; ama asıl diri diri toprağın altına atılan, törenin, geleneğin “abisinin aşkı” ile evlenmek zorunda bıraktığı Cemal’dir. Nene, törenin, büyüğe saygının “sürdürülebilir kılınması”nın sembolüdür adeta. “Doğru” olan, törenin, geleneğin, “büyüklerinden ne görüldüyse ” osudur!

Dizi, çok enteresan bir “doğru”, “iyi”, “kötü”, “güzel” ve “aşk” tartışması ortaya çıkarıyor bir anlamda… Kimdir “kötü” olan? Dizinin başından beri – belki de dizinin en problemli yönü olarak – kötü olduğuna ikna olduğumuz Duran Ağa mı; yoksa erdem timsali olan Yanık Memed ya da yeğeninin sahipsiz arkadaşına sahip çıkmış, ilk bölümlerinde hepimizin “ne kadar iyi bir kadın” dediğimiz Türlü Türkan mı? “Doğru” ile “iyi”, “güzel” arasında yolu aşktan geçen bir bağlantı yok mu? Dizinin on günlük süreçte tüm bölümlerini ardı ardına izlerken sorduğumuz sorular bunlar oldu genellikle…

Aşk, hakiki olduğunda ve hep “yukarısını” işaret ettiğinde (ki etmeyeni aşk değil nefsanî/geçici tutkudur), insanın şu hayatında alıp alabileceği en büyük hediyedir. Cemal, diri diri toprağa gömülen, düğününde öldürülmüş abisinin karısını, sırf doğacak çocuk da sahipsiz kalmasın diye, – hiç elini sürmeyeceği, yengeden başka bir yere asla konumlamayacağı halde –  ata/töre “emriyle” kendine eş yapmak zorunda kalan Cemal’in (hikâyeyi de yazanlardan birisi olan Bülent İnal’ın gerçekten dikkate değer oyunculuğu ile) kimsesiz, sahipsiz Ceylan ile (oyunculuktaki amatörlüğünün gerçekten âşık ve sahipsiz bir kadının mahzunluğunu anlatmada bana kalırsa biçilmiş kaftana dönüştüğü müzisyen Öykü Gürman’ın bizi çok etkileyen sesi ve oyunculuğu ile) karşılaşmasıdır dizinin “sonsuz şimdi”si… Dizi “orada” başlayıp orada bitecektir! Aşk, hep o sonsuz şimdide geçen ve “öncenin” ve “sonranın” o bir “an” için feda edilebileceği hâldir. Ceylan ve Cemal’in “aşka düşme” hâlleridir bu diziyi bu kadar kalbî yapan şey…

“Gördükçe seni tazelenir sanki hayatım / Sensiz bana bu can-ı cihan zerre değer mi…”

Urfalıyam Ezelden‘in ana akıntısı her ne kadar merkezinde bir kan davası olan güç gösterisi gibi görünse de, asıl olan, bütün o güç gösterilerinin, arasına alıp ezdiği kurbanlardır; Selva, Çetin, Recep; ama en çok da Cemal ve Ceylan…

Bu dizi çok açık bir şekilde “taraf tutma” dizisidir. Belki de sırf bu yüzden bu kadar hızlıca yayından kalktı. Çünkü “tarafını tutacağınız” hiçbir şey kolay lokma değil… Diğer dizilerdeki gibi hazır paketler hâlinde de gelmiyor… Aşkı çekilip alınmış, kupkuru bir cesede dönmüş bir töresel/toplumsal “doğru”nun mu, yoksa iyi’nin, doğru’nun, güzel’in aşk’ın kanatları altında bir ve tek olup yeşerdiği “çıkışsız görünen” bir hâl’in mi tarafında olacaksınız? Erdem timsali, herkese merhameti olan, kimseye haksızlık etmeyen, “emanet” olarak sahiplendiği, evladını öldürenlerin kızı Selva’yı, yaptığı bütün hainliklerden sonra bile affedip “o benim öz kızım” diyebilen Yanık Memed’in mi, yoksa Yanık Memed’in bütün diğer “doğrular” “doğru kalabilsinler” diye  kurban ettiği evladı Cemal’in ve ona beklentisiz tertemiz bir aşkla bağlanan Ceylan’ın mı tarafında olacağınız meselesidir hayati olan!

Babaya / ataya / töreye saygıda kusur etmeyen, diri diri mezara gömülen ama gıkını çıkarmayan Cemal’in, çoktan toprağa gömdüğü kalbini tazeleyen bir soluk olur Ceylan. Sessiz, tertemiz ve sonuna kadar da temiz kalan bir aşkın mahzun kalbi Ceylan… Öykü Gürman’ın, adeta gerçekten böyle bir aşkın muhatabıymış gibi hüzünle, en coşkulu sevinci ile en umutsuz üzüntüsü arasındaki geçişleri anlık olan Ceylan’ı “oynamasındaki” samimiyet, bu dizinin en çarpıcı özelliğiydi bana kalırsa. Gerçekten âşık insanın hâlini…

Ceylan ile Cemal’in “birbirlerini” yaralarından tanıdığını ve tam da o yaralarda birleştiklerini söylemek aşkın mahiyetini anlamak için elzemdir. Allah, âşıklara, “dünyaya düştüklerinde” hep mahzun eden, ama aynı zamanda temizleyen bir sızıya karşılık gelen yaralar kazır. Ne zaman ki âşık, o yaranın eşine denk gelir, o zaman anlar ki, “aşk ataşına” yanmıştır. Cemal ile Ceylan’ın, ilk karşılaştıkları anda içlerine düşen ateş budur işte. Allah’tan aldıkları hediyenin maliyetiyle yüzleşmenin zamanı gelmiştir!

Aşk, sonsuz bir an’ın tazeleyen soluğunun peşinde ebediyeti aramaktır bu anlamda. Aşka düşmemiş insanın asla fark edemeyeceği bir an’ın hatırı için âşık insanın şu hayatta “kendinden” feda edemeyeceği hiçbir şey yoktur! Ceylan ile Cemal, uğruna tüm geçmişi ve geleceği feda edebilecekleri bir an’ın izindedirler ilk karşılaştıkları andan itibaren. O izi, “erdem timsali” Yanık Memed de, aralarında akrabalık bağı olmadığı hâlde Ceylan’ı sahiplenen merhametli Türkan da, törenin canlı taşıyıcısı “nene” de görmezden gelirler. Bütün o katıksız “doğru”ları, iyiyi, güzeli, aşkı ve bunların birlikteliğinin ürettiği “doğru”yu görmelerine engel olur.

Sahilde, açık havada birbirlerinin gözlerine bakmaktan ürkerek konuştukları gece, işte o sonsuz an’ın temizleyiciliğine sahiptir. Ceylan da Cemal de bilir ve hisseder ki, bu gece için tüm ömürlerini feda etseler bile değer…

Evet, şimdi tekrar soralım: Kimdir “kötü” olan? Başından beri iyi bir özelliğini görmediğimiz Duran Ağa mı; yoksa o yaşında bir sevme potansiyeli çıktığında ona dört elle sarılan, ama evladının yanan yüreğini görmemekte direten ve bu yüzden Ceylan ve Cemal’e muamelesinde erdem kılıfında merhametsizlik eden Yanık Memed mi; Ceylan’ın “Cemal’e düşmesine” başından beri karşı çıkan, Ceylan için çizdiği “kariyer planlarında” Cemal’e yer bulamayan Türkan mı; ya da abisinin mahzunluğunu anlayan tek kişi olan delibozuk Çetin mi? Düzen, “üzüm bahçesi gibi… sıralı…” bir düzen için, evladını ve evladının maşukunu ebedi ölüme itmekte sakınca görmeyen ata / töre / düzen ve onların “düzen/leyicileri”dir kötü olan! Duran Ağa basit bir uygulayıcıdır; ama Yanık Memed’dir asıl kötü olan, Türlü Türkan’dır, Nene’dir…

“Kötülük” asla bütünüyle “kötü” olanların mahareti değildir. Hatta kötülüğe yol açanların içinde gerçekten “kötü” olanların yüzdesi yok denecek kadar azdır. “Doğru”, “iyi” ve “güzeli” “aşk”ın ve “merhametin” kubbesinin altına alamayanların, “doğru” adına, “düzen” adına kurban alma eylemleridir kötülük… Bu kötülüğün panzehiri aşk, her türlü “kötülük üreten” düzenin karşısına kendi “düzenini” getirir… Merhameti, doğruyu, güzeli, iyiyi yüreğinde taşıyarak… Elbette dizide karşı karşıya kalınan açmaz, en azından onca yıl sonra kolay çözülecek gibi değildir; dizinin senaristlerinin, belki de sırf bu yüzden “sonradan/dışarıdan geleni”, yani Ceylan’ı, dizinin sonunda kurban etmeleri içgüdüsel bir seçimdi. Zaten ölmüş olan Cemal, “yaşarken ölüm”e dayanabilmeyi de öğrenmişti; ama Ceylan için başka seçim yoktu… Kimsesizliğine, bir de “aşkına düştüğü” Cemal’i kaybetmek eklendiğinde Ceylan için katlanılabilecek bir durum, “gidilebilecek bir yer” kalmıyordu. Ya “düşecek” ya da “ölecekti”; ki ikisi de Ceylan için aynı şey demekti zaten!

Aşk, her eyleme kendi mührünü vurur. Merhamet ve aşk, “doğruyu” iyinin, güzelin kucağında büyütür. Ama merhameti ve aşkı olmayan “doğru”, bir “düzen” olarak kurbanlarını çoğalta çoğalta kurar kendi hükümranlığını… Dizide, bu “düzenin hükümranlığına”, aşk ile itiraz eden Ceylan ve Çetin dışında Cemal dahil kimse karşı duramaz. Cemal, diri diri gömülmeyi kabullenmiştir adeta… Arada sessizce kahırlı laflar etse de, atasına, babasına saygıda kusur etmez, Ceylan’ı kurban etme pahasına…

O “son gecede” dahi kendisine “madem senin kalbindeki de aklındaki de benim; o yuva kimin o zaman?” diye ağlayarak soran Ceylan’ı yuvası yapmak yerine, yine sessizce bağrına taş basmayı yeğler Cemal. İsyan eden, buna bir dur demek isteyen tek kişi, belki de dizinin en orijinal karakterlerinden birisi olan (ve benim cidden çok sevdiğim) Çetin’dir… Aynı sıralarda birbirlerinin gururlarını okşayan Yanık Memed ile Türlü Türkan’ın sahnesi, belki de en sonda gelecek olan kurban etme sahnesinin sebebidir. Kendileri o yaşta bir sevme/sevilme fırsatını kaçırmazken, iki kişiyi ama daha da çok ebedi bir aşkı kurban etmekte zerre tereddüt gösteriyor görünmezler! Yeter ki düzen yürüsün…

Aşk, bu kâinatın varlık sebebidir ve tektir. İbrahim Özkan’ın, söylendiğine göre aslında şeyhi için yazıp müziklerini yaptığı “kınıfır bed renk olur” türküsünün, dizide “mecazi” bir aşkın ruhu olarak aynen kullanılabilmesi de bundandır. Zira aşkın katmanları, “mecaziden” hakikiye, insaniden ilahiye yükselen yolları olsa da, aşk tektir ve aynı Aşk’ın tecellisidir. İyinin, doğrunun, güzelin, aşk ruhuyla yoğrulmamış hiçbir versiyonu “yaşatmaz” insanı… Dizi adeta bu türkünün tefsiri, şerhi gibidir. Bir insana edilecek en güzel “dua/bedduanın”, “isterem başıya gele” denilerek ifşası…

Reklamlar