Gençlerimize Ne Oluyor?

Posted on Nisan 4, 2018

2


Genç olmak, hesap-kitap, zarar-kâr terazilerine karşı, bazen yanlış da olsa, çoğu zaman derinliksiz de olsa, isyan etmek demektir. Gençliğin ruhu derinliğinde değil, önünü sonunu düşünmeyen çıkarsızlığındadır… Hesap kitapla davranmak, birisiyle kişisel ilişki kurarken dahi kâr-zarar bilançosunu çalıştırmak, haksızlık karşısında söz söylemeye niyetlenmeden önce dahi bunun kendisine ne tür bir fayda ya da zarar getireceğinin hesabını yapmak gençliğini geç(iştir)miş insanların işidir. Biz öyle bilirdik, kendi gençliğimizden, yaşadıklarımızdan öyle zannederdik.

Yıllardır, sanat/sinemadan hareketle düşünme ve görme biçimlerinin tefekkürümüze yapabileceği katkılar üzerine gençlerle sohbet etme fırsatım oluyor ve genellikle muhatap olduğum gençlerden oldukça memnun kalıyorum. Ancak son birkaç yılda bir başka genç profili görüş alanımızı kaplamaya başladı Müslüman camiada. Maalesef Ak Parti siyasetinin aslında sağlam, irfani bir temel üzerine bir uygulama/ayrıntı olarak görülmesi gereken “üst-yapısı”, tüm hayatımızın alt-yapısı hâline dönüşmeye ve bu dönüşümle hemen her alanımız şekillenmeye başladı. Medyasından STK’larına, belediyesinden kurumlarına, vakıflarından derneklerine kadar hemen her “Müslüman” kurum, kişisel/toplumsal ilişkileri bir başka türlü yönlendirmeye başladı. Bu yönlendirilme, aynı zamanda neyin makbul neyin “zararlı”; neyin “kâr getiren” neyin “eli boş bırakan” olduğu yönünde de bir katalog oluşturmaya başladı. Durduğu zemini kazımaya çalışan ve oradan bir Hz. Ömer (r.a.) çıkarmaya çalışan, adaleti, hakkaniyeti, babasına karşı bile olsa hiç çekinmeden şiarı yapabilen insanlar giderek ortadan kaybolmaya başladı.

Gençliğimde, mesela 28 Şubat döneminde, Türkiye’nin Müslümanlarında bir şahsiyet, bir duruş, belki de henüz güç, imkân ve para ile tanışmamış olmaktan kaynaklı bir ideal vardı. Şu an gördüğüm şey ise, güçle, mal, mülk, para pul, iktidar, rant ile sınanan ve genellikle fena hâlde sınıfta kalan bir “kurumlaşma ferdiyeti” oldu. Kurumların içinde yer alan hemen her fert, kuruma kendi kişiliğini, duruşunu katmak yönünde hareket edip, şahsiyetli bir kazı yapmayı amaçlamak yerine, kurumun (günümüz cemaatlerinin ve tarikatların de büyük oranda bundan muzdarip olduğunu söylememe gerek var mı bilmem) veya içinde olduğu topluluğun karakterine bürünmeye başlıyor. Daha da kötüsü, dahil olduğumuz kurumlar ya da cemaatler, çapsızlığımızı, birikimsizliğimizi, yeteneksizliğimizi hatta karaktersizliğimizi örtüp tam tersi “görünümlere” çevireceğimiz aldatıcı örtülere dönüşüyor. Kol, içerde parçalandı kokmaya başladı ama “yen içinde kalır” diyerek görmezden gelmeye devam ediyoruz her şeyi. Cemaatleşme belki bir yönüyle doğru bir davranıştır Müslüman için; ancak özellikle güçle sınandığımız ve maalesef üst-yapının alt-yapılığa ve bir ilke merkezi olmaklığa dönüştürüldüğü bu çağda, yanlışlıkta, çıkarda, kötülükte uzlaşmanın sonucu, bu “doğru”dan çıkan “yanlışlık” oluyor bizler için. 90’ların şahsiyetli Müslüman gençleri yerine bugün farklı bir “türün” geçmeye başlaması bu anlamda tesadüf değil asla.

Artık gençlerimizin kahir ekseriyeti, “değişmez bir ilkesi” olan ve o ilke için her türlü bedeli ödemeye hazır birilerini değil, konjonktüre, kuruma, kişiye göre değişen omurgasızlıkları örneği yapıyor. Makbul tipolojimiz, “uyum” adına bize dayatılan bu karaktersizlik oluyor giderek… İtirazı dahi konjonktürel olan, kendisi bir yerde “yer kaplayıncaya” kadar itirazını sürdüren; ama bir yer kapınca her şey güllük gülistanlık olmuş gibi davranan omurga yoksullarına bu kadar yüksek prim verilmesinin temel sebebi, on beş yıldır ülkenin rantının genellikle bu tür kişiliklerin musluk başında durduğu sistemin merkeziliğinde dağıtılması ve sürdürülmesinden duyduğumuz hedonistçe hoşnutluktandır emin olalım! Yoksa, abi, hoca dediği adamları, adamlar sırtını döndüğü ilk anda rahatlıkla ve üstelik hiçbir şey olmamış gibi “satabilen”, “bir yerde isim, güç, para sahibi olayım da bunun için ne gerekirse yaparım” türü entelektüel fahişeliği karakteri hâline getiren hırs küpü gençler birden ortaya çıkmadı…

Doğrusu bu meselede en az suçlu olanlar yine gençlerdir demek isterdim; ama değil… Gençlerin kahir ekseriyeti, artık ele aldıkları, yapmaya uğraştıkları hiçbir meselenin bedelini ödemeye razı değil. En hızlı nasıl senaryo yazıp, Kültür Bakanlığı’ndan destek alırım, en kolay nasıl bir dergiye kapak atarım, en kolay nasıl yazar, yönetmen, şair sayılırım derdiyle meşgul bir gençlik türedi. Bir meselenin irfanı, ahkâmı ve “namusu” artık tümüyle gündemimizden kalktı. Film çekmenin namusu, şairliğin namusu, “bir yer kaplamanın namusu” artık ara ki bulasın şeyler oldu bizler için… Eskiden artist olmak için evden kaçan genç kızlarımızın durumu, bugünün hırs küpü gençliğimiz yanında çok çok masum kaldı hakikaten de…

“En kolay yoldan nasıl yolumu bulurum?” sorusu gençlerin ve gençliğin temel meselesi olamaz, olmamalı… Para pul, mal mülk, hayatın hakikatine dair umudunu yitirmişlerin işidir; gayrı-ihtiyari de olsa aradığı şey, hep yüzeyin derinindeki hakikat olması gereken ve onun için bedel ödemeyi bir uyurgezer rahatlığında kabul edebilecek gençlerin değil…

Peki, şu an neyle karşı karşıyayız? Kimse kusura bakmasın, özellikle sosyal medyadan, yazılı medyaya geçişin bu kadar hızlı olduğu; bir derinlik sahibi olmadan, böyle bir niyet içine girmeden, bir derdin ürünü değil, bir “abi/abla/kurum/dergi/tv/cemaat/tarikat/parti vs networkü içinde yer almanın “getirisi” olan şeylere bu kadar prim verildiği; sığlığın, neredeyse övülen, takdir edilen bir erdem olarak kutsandığı bir “Müslüman kültür-sanat-medya” ile karşı karşıyayız ve bu durum en hızlı da gençliğimizi bitirdi.

Müslümanların, dünyaya, insanlığa yapabileceği katkılar anlamında bir derdi olan, bu dert için, bir şey beklemeden gençlerle birlikte olmaya çalışan birisi olarak, kişisel tarihimin en umutsuz zamanlarını yaşıyorum bu anlamıyla. Mesela “sizin anlattığınız şeyleri hiç anlamadık, anlamak, düşünmek yönünde bir niyet içinde de değiliz; bunun yerine bize hazır reçeteler, kolay hazmedebileceğimiz sığlıklar, boş yüzeysellikler verseydiniz daha çok işimize yarardı; bu yüzeyselliklerle filmler yapar, romanlar, şiirler yazar, yolumuzu da bulurduk!” tavrı gençlerimizin kahir ekseriyetine sirayet ettiyse, inanın bana 15 Temmuz’da kanımızla canımızla püskürttüğümüz işgal, ruhlarımızda çoktan gerçekleşmiş demektir.

Deli Domeniko Nostalghia‘da  “Fazla büyük usta kalmadı, çağımızın gerçek kötülüğü budur!” derken tam da yaşadığımız dönemi anlatıyormuş aslında. Gençlere örnek olabilecek insanların kahir ekseriyetinin medya maymunluğuna soyunması, “ortadan kaybolmayı” seçebilecek, imkândan, ranttan, güçten, görünürlük şehvetinden feragat edebilecek kıymetli insanlarımızın yok denecek kadar azalması, ortaya, belirli bir ilkesi değil, pragmatik “yol alma” niyeti olan hırs küpü gençler çıkardı. Allah sonumuzu hayr eylesin!

Reklamlar