Film Festivalleri Meselesi ve Buğday – İFF Sonrası Güncellenmiş Bir Versiyon

Posted on Nisan 20, 2018

0


Aşağıdaki yazı 29 Ağustos 2017’de yazılmıştı. Buğday‘ın ‘bizim’ dediğimiz Malatya Film Festivali dahil “yerel” festivallerde gördüğü muamele ve en son İstanbul Film Festivali’nde kasıtlı görmezden gelinmesi üzerine yazıyı tekrar ve bir ön-not ile yayımlamayı uygun gördüm. Bu bir “ben söylemiştim” yazısı değil elbette! Daha çok Türkiye ve dünyadaki film festivallerini biliyor olmanın getirdiği ve “yeniden gördüğü şeye” şaşırmayı hâlâ becerebilen bir “saf adamın” çığlığı olarak okunmalı bu yazı…

İstanbul Film Festivali’nin 2018 versiyonunun -önceden/sonradan izlediğim filmlerle birlikte- toplamda 40-45 filmini izlemiş birisi olarak festivalde izlediğim filmler ve genel olarak da festivalin bizatihi kendisi ile birlikte yarışma bölümleriyle ilgili kısa notlarımı önümüzdeki 2-3 gün içinde blogumda; son festivalden hareketle “Türkiye ve Doğu Ülkelerindeki Film Festivallerinde Kültürel Oryantalizm / Self-Oryantalizm Bağlamında Kendilik-Ötekilik Meselelerine Bakış” başlığıyla uzunca bir “festival felsefesi” yazısını da Sabah Ülkesi dergisinde yayımlayacağımı belirterek bu yazının ön-notuna birkaç not düşmek isterim.

İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde ödül alan çoğu filmi izlemiş birisi olarak Buğday‘ın -üstelik kimseden olmasa Pelin Esmer’in film bilgisi ve adaletinden umudum olmuştu- çok kasıtlı bir görmezden gelme muamelesine maruz bırakıldığını ifade etmem gerekiyor. Ulusal Yarışma kategorisinde 9 ödül veren ve bu ödüllerden birisini dahi Buğday’a vermeyen festival jürisi ve bildik “kültür-kastı”, aslında uzun yıllardır yaptıkları şeyi tekrarlamış oldular: “Biz, uyuz eşeği soylu bir yarış atı, soylu bir yarış atını da uyuz eşek gibi gösterebilecek bir kültürel mafya gücüne sahibiz!” diyorlar aslında ve ekliyorlar: “Ya bize biat edip ‘üstünlüğümüzü’ kabul edecek ve ne istiyorsak harfiyle yapacaksınız; ya da sizi kültürel bir mevta yapmak için her türlü gücümüzü kullanacağız!” Festivalde Ulusal Yarışma’da (Pirselimoğlu’nun filmini izlemediğim için o konuda bir şey diyemeyeceğim) önemli ödülleri alan filmlerin içinde bırakın iyi filmi, vasat bir filmin dahi bulunmayışı, Buğday’a yapılan muamelenin mahiyeti konusunda fikir verebilir bizlere (filmler konusunda tek tek notlarımı düşeceğim bir iki güne). Bu muameleyi bekliyordum zaten ama her seferinde “acaba bu defa adil ve hakkaniyetli olabilirler mi?” diye safça düşünmekten de alamıyorum kendimi. Ama, hayır, bu tür camialarda adalet ve hakkaniyet değil, sefil bir “bayağılığın dayanışması ve politikası” işliyor. Bir kere daha gördüm bunu ve sözünü ettiğim birisi blog, diğeri bir düşünce dergisi yazısında bu bayağılığın kodlarını ifşa etme niyetindeyim.

Evet aşağıdaki yazıya İFF 2018’deki ödülleri bir gözden geçirerek bakın derim tekrar…

*********************

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmi üzerinden kimi tartışmalar oldu geçtiğimiz bir iki hafta içinde… Buğday‘ın Saraybosna Film Festivali’nden ödülsüz dönmesi üzerine, adeta pusuda bekleyen, Gezici ve bizim “Müslüman” trollerin oluşturduğu Kontr/Ayna-Gezici tayfa ilk defa ortak bir noktada buluştular! (aslında karakterleri ve ortaya çıkış sebepleri o kadar ortak ki, ancak böyle zamanlarda bu ortaklık bu kadar net ifşa oluyor)

Bunlara göre “Film o kadar kötüydü ki, Saraybosna’dan bile ödül alamamıştı!” Bu iddialarda bulunanların istisnasız hepsi, filmi izlemediğini belirtiyordu bir yandan da. Ama ödül alamamış bir filme vurmanın dayanılmaz hafifliği hepsinin üzerindeki şehvetten bariz şekilde görülüyordu.

Bu tür şeyler yazanların çoğunun, twitter gibi sosyal medya mecralarında isimsizliğin zırhına saklanarak bu tür cesarete sahip oldukları muhakkak! Karşısında tek kelime konuşamayacağı adamların arkasından, isimsiz olmanın şehvetiyle atıp tutanlar elbet muhatabımız değil. Asıl muhatabımız, bu işleri az çok bilen, takip eden insanlardan dünya festivallerinin son 5-6 yılını öğrenmek isteyenlerdir.

Bu kısa yazının “bir dostu savunmak” olarak görülmemesi gerektiğini peşinen söyleyeyim. Yaptığı eserin bir kalitesi yoksa, babamı bile savunmamak, hatta eleştirmek hayatım boyunca en istikrarlı olduğum tutum olageldi bugüne kadar. Dolayısıyla Semih Kaplanoğlu’nun Buğday‘ına yönelik tutuma karşı yazıyorsam, ilk sebep, ciddi bir haksızlık olduğuna olan inancım; ikinci sebepse hiç olmazsa sanat/film meselelerinde düşünmeye meyyal olan ve troller tarafından değil, bu meselelerde düşünen taşınanlar tarafından bilgilendirmeyi tercih eden gençlere bu olayların gerçek yüzüne dair kimi işaretler verme ihtiyacıdır.

1990’ların başından beri film festivallerini yakinen takip ederim. Gerek Türkiye’de, gerek yurt dışındaki birçok festivalde ödül alan, almayan pek çok filmi izlemiş birisi olarak, festivaller hakkında kimi “yargılarım” oluştu elbette. Türkiye’de “küresel iktidar” ile atbaşı giden yerel festivallerin neredeyse sinemamızın başından beri benim Gezici diye adlandırdığım bir film-karteli tarafından yönetildiğini ve o kartelin dünya görüşüne uygun olmayan her türlü filmin ısrar ve itinayla göz ardı edildiğini pek yakından bilenlerdenim. Bu tür çetelerin, bu ülkede üç kuruşluk kıymeti olmayan filmleri, eserleri, oyuncuları nasıl büyük eserler, oyuncular olarak “sattırdığı” da bu meseleler üzerine düşünen herkesin malumudur.

Son 5-6 yıla kadar Cannes, Venedik, Berlin gibi festivaller, dünyada kendi ülkeleri dahil pek çok yerde görmezden gelinmiş mücevherlerin gösterim fırsatı bulduğu yerler olması açısından önemliydi benim için. Ancak o festivallerin son 5 yıldan önceki dönemleri dahi kimi problemlere sahipti. Mesela bugün herkesin – çok anlıyormuş gibi- diline pelesenk ettiği Tarkovsky’nin, bana kalırsa sinema tarihinin en büyük iki filmi olma özelliğini paylaşan Ayna ve Stalker filmleri dünyada hiçbir festivalden ödül almadı. Paradjanov’un muhteşem şiiri Sayat Nova, kırk küsur yıl sonra bir vakfın verdiği onur ödülü dışında tek bir ödül dahi almadı. Sinemanın büyük ustaları Tarkovsky, Bergman, Bresson, Paradjanov, Ozu gibi yönetmenlerin hiçbirisinin (Bergman’a çok yıllar sonra verilen ve adeta ‘biz sinemadan anlamayız, affedin bizi!’ minvalinde bir cilalı özür olarak görülebilecek olan ‘yaşam boyu başarı Altın Palmiyesi’ni saymıyorum elbette) Altın Palmiye’si yok! Dolayısıyla ne olursa olsun eskiden ödül almış filmlere de bu gözle bakmak gerekir. Ayrıca nasıl piyasa filmlerini kimi modalar yönlendiriyorsa, festival filmlerini de genelde ilki ile birbirini besleyen başka modalar yönlendirir. Global kültür iktidarı ile en azından ters düşmeyecek, mümkünse global neo-liberal sefaleti düzden ya da tersten yeniden üretecek ve asıl olarak da kendi ülkenizi (elbet ülkeniz bir Müslüman ülkeyse veya en azından Batı-dışı bir ülkeyse) aşağılayacak şeyler yapmanız gerekir sırtınızın sıvazlanması için. Bu durum geçmişte de kısmen böyleydi ama bugün kesin olarak böyledir…

Ancak son 5-6 yılda başka bir şey oldu dünya sinemasında… Sadece sinemada değil, edebiyattan sanatın diğer alanlarına kadar her meselede duruşumuzu belirlemesi gereken başka bir şey! Türkiye’nin Müslüman dünyanın “zımni” de olsa liderliğine soyunduğu anlaşıldığı günden beri, ülkemize ve Müslüman dünyaya uygulanan ağır ablukanın, film festivallerini hiç mi etkilemediğini düşünüyorsunuz? Gezi’den 17-25 Aralık’a ve oradan da 15 Temmuz işgal girişimine geçişin, ülkemizde üretilen “sanat eserleri” ve filmlere bakışı değiştirmediğini mi sanıyorsunuz hakikaten?

Bu aşamada olan şey, Batı’nın görmek istedikleri ve istemedikleri üzerinden bir ayartıcı “filtreleme” uygulamayı her şeyi aşan bir ilke haline getirmesidir! Batı, elbette geçmişte de bu tür filtreler üzerinden hareket ediyordu. Yol‘a verilen Altın Palmiye, Yol‘un kalitesiyle mi ilgiliydi gerçekten de? Ya da İran sinemasının kimi yönetmenlerinin Batı ülkelerinde taltif edilmelerinin sebebi bu yönetmenlerin film sanatına çok şey katmaları mı? Çok uzağa gitmeye de gerek yok aslında; son yılların ayran budalası “film-meraklılarının” yere göğe koyamadığı Ashgar Ferhadi’nin iki defa en iyi yabancı film Oscar’ı alması onun İranlılığı ile mi ilgilidir, yoksa İran sinemasının (öyle ya da böyle bir İran sineması var kabul ederek)  iyi filmlerinin kodlarını Hollywoodlaştırmaktaki utanmaz “başarısında” mıdır?

Sözünü ettiğimiz filtrelemelerin en gaddar ve görmezden gelmeyi en çirkin aşamalara getiren versiyonları son 5-6 yıla ait maalesef. Son 5-6 yıl Müslüman dünyasına uygulanan ve özellikle Türkiye’yi bitirmek amaçlı ablukalarla; derdi İslam dünyası ve insanlık olan, Batı’nın kodlarıyla değil kendi hikmet, irfan ve ahlakıyla çalışan sanatçı ve yönetmenlere uygulanan ablukalar birbirinden bağımsız sanıyorsanız ya bu dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz, ya da kötü niyetli bir self-oryantalistsiniz demektir! Cannes’a Fatih Akın’ı çağıran, bütün Batılı kurumlar ve “yetkili kişilerce” onu övgülere boğan zihniyet ile, “sırf kendi ülkesinin, Müslüman dünyasının ve mazlumların yanında olduğu için” “rejimin yönetmeni” suçlamasına maruz bırakılan (ki Batı’nın bütün bu şeytanlığına karşı duran bir ‘rejimin’ yanında olmak şeref olmalı hepimiz için!) ve Buğday ile birlikte anlaşılmaz şekilde (işte bu yazı bu ‘anlaşılmazlığın’ aslında son derece ‘anlaşılır’ olduğu iddiasıyla yazıldı) her yerden dışlanan Semih Kaplanoğlu’nu görmezden gelen zihniyet tıpa tıp aynı zihniyetlerdir emin olun!

Hemen sorabilir bazıları “Cannes’ı anladık da Saraybosna Film Festivali neden dışlasın Kaplanoğlu’nu?” diye.. Cevap vermeye çalışayım: Bu durum, bu ülkenin ve bu ülke gibi “aydını kompleksli” benzer ülkelerin film “sektörünün” mahiyetini bilmeden kolay anlaşılacak bir durum değil! Yazının en başında söylediğim “Gezicilik” aslında global Batıcılığın yerelleşmiş versiyonundan başka bir şey değildir. Gezicilik, ne yaparsa yapsın bir gözüyle Batı’dan taltif almayı, Batı’ya ve Batılı değerlere övgüyü ilk amacı yapan zihniyetin Türkiye’deki adıdır; ama yerel değil (yerli hiç değil!) globaldir Gezicilik.

Film festivallerinin hakim “faunası” çok nadir istisnaları hariç hep benzer profildeki Batıcıların at koşturduğu yerler olageldi ülkemizde. Ve Saraybosna için, bizim ülkemizden çok daha beter olacağından zerre kadar dahi şüphesi olmasın kimsenin! Zira, “kompleksli” ve evrensel olmayı global kültür mafyasına yaranmakta bulan aydın tipolojisi (ki Türkiye ve Saraybosna dahil pek çok Müslüman ülkenin film sektörünün hakim profilidir bu! Boğaziçi Film Festivali gibi sözde, Müslümanların ‘yönettiği’ film festivallerinin durumuna detaylıca bakın ne demek istediğimi daha net anlarsınız) ilk ve her şeyden önce ne idüğü belirsiz bir evrensellik adına hakiki yerliliği -ve özellikle Müslüman dünyasında Müslümanlığı- göz ardı eder. Dinler ve özellikle de Müslümanlık, sadece self-oryantalist bir tınlama ile kendini aşağılayan bir alt-metne sahipse kabul görür. Hele son 5-6 yılda kuşatmanın bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde, iyi niyetle söyleyeyim, Saraybosna Film Festivali’nin jürisinin Buğday‘ı anlamayacağından; ve asıl niyetle söyleyeyim, jürinin Buğday‘ı ısrarlı ve kasti bir görmezden gelmeye maruz bırakacağından emindim.

Bundan sonraki festivaller için de benzer şeyler olacağından, hatta Türkiye’deki festivallerde bile durumun pek değişmeyeceğinden neredeyse eminim. Bunun iki asli sebebi var:

İlki bu yazıdaki[1] tipolojinin yaklaşımında da görüldüğü gibi, hıza, hazza köle olmuş; hiçbir şeyi temaşa, tefekkür, teemmül ile “sindirmeye” zamanı, niyeti, aklı, kalbi, ruhu olmayanların film dünyasını ve festivalleri işgal etmiş olduğunu çok iyi biliyor olmamdır. Film denen şeyin hayat, hayal ve bunlarla hemhal olmuş “manevi zaman” olduğundan bihaber olanların film gurusu diye ortada dolandığı bir post-modern soytarılığın hakim olduğu bir çağda, Tarkovsky’yi de anlayan olmayacaktı muhtemelen (gerçi hayatında Tarkovsky’yi de yoğun bir katliama maruz bıraktılar ama bugün olsaydı kat be kat artardı şiddeti bu entelektüel katliamın). Dolayısıyla Buğday, en başından beri zor bir yolculuğun ismiydi aslına bakarsanız. Ödülünü, festival çevrelerinden değil Hakk’tan (ve umarım ki halktan) alacak bir film…

Buğday‘ın diğer festivallerde de görmezden gelineceğini düşünmemin ikinci sebebi, Müslümanlara bu kadar yoğun saldırıların, katliamların olduğu bir çağda, (Arakan’da son iki gündür olanlar ortada; ama bu katliamlar ne ilk ne de son) milletinin, mazlumların, dininin yanında olmak, bizim gibi ülkelerde “affedilmez bir aydın hatası”dır! DHKPC, PKK, hatta konjonktüre bağlı olarak Fetö’nün bile yanında olabilirsiniz; ancak dünyanın tüm şeytanlarına karşı savaşan ve daha bir sene önce büyük bir işgal girişimini atlatmış devletinizin/milletinizin yanında olamazsınız! Olursanız, ciğerine kadar global iktidarın kölesi olmuşlarca, “iktidarın adamı” olmakla suçlanacak ve global çetenin verdiği “emirler” itibarınca “görmezden gelinmesi gerekeni ısrar ve itinayla görmezden gelecekler tarafından” görmezden gelineceksiniz.

Son tahlilde Buğday, bir yanıyla “ümmi müktesebatı olmayanlarca” zaten kolay anlaşılacak (özellikle yaşamakla anlamanın bir ve aynı şey olduğu irfan perspektifinde) bir film değil. En iyi ihtimalle filmdeki kodları çözmeye çalışan entelektüel bilmececilikle uğraşacaklarca sakız edilecek… Ama tüm yolların hakiki ümmiliğe çıktığı şuuruna sahip olanlarca da hayat değiştirecek bir film olarak görülecek. Buğday‘ın, hem saldırıların (ki en azından film sektörünün hakimlerinin çoğunca yapılacağı aşikar) hem de aşk ile sahip çıkmaların ikisine birden muhatap olacak olması, hem büyük bir sınav Semih Kaplanoğlu için, hem de insanın Hakk yolunda yalnız olduğunu hatırlatacak hüzünlü, aşklı bir dert! Allah dertsiz ve aşksız bırakmasın hiçbirimizi…

[1] http://www.hollywoodreporter.com/amp/review/grain-review-1033555

Reklamlar