Bir Seküler Ayin Olarak İstanbul Film Festivali ve 2018 Versiyonu Üzerine Kısa Notlar (Festivalden Film Seçmeleri 1)

Posted on Mayıs 19, 2018

0


İKSV’nin etkinlikleri içinde “etkinlik için sanat” içi-boşluğunu en vahim şekilde göreceğiniz etkinliktir İstanbul Film Festivali. 90’ların başlarından beri takip ettiğim ve birkaç yıl öncesine kadar yılda 35-40 film izleyerek iştirak ettiğim festivale, verdiğim birkaç yıllık aradan sonra 2018 versiyonunda geri dönmek, festivalin “yüzleriyle” tekrar karşılaşmak açısından ilginç bir “hatırlama” tecrübesi oldu benim için.

İstanbul Film Festivali, filmleri izlemeye gelen geniş kitle ve özellikle de kendine film-eleştirmeni diyen tayfa için seküler bir ayin işlevi görür genellikle. Filmlerin gösterimlerinde, özellikle yönetmen katılımlı söyleşilerde boy göstermek, iyi, kötü ayrımını dahi yapamadıkları filmleri, bitişlerinde adeta bir ibadet kıvamında ayakta alkışlamak… İstanbul Film Festivali, bu ülkede seküler kesime ve onların her beğendiği şeye ayran budalası gibi alkış tutan ezik-muhafazakârlığa bir etiket sağlar adeta! Oralarda görünüp, festival sürüsü içerisine dâhil olduğunuz anda, otomatikman entelektüel kategorisine yükselmiş olursunuz! Filmler üzerine ve filmlerle düşünmek için çaba sarf etmeniz gerekmez, önemli olan festival ekibinin (ve onlara da seküler bir miras olarak gelmiş Batılı festival seçicilerinin) seçtikleri filmlere coşkuyla alkış tutmaktır. Bir filmin iyi ya da kötü olduğunun kriteri hangi festivalde hangi büyük ödüle layık görüldüğüdür izleyiciler/eleştirmenler nezdinde…

Festivaldeki tapınma ayini, İKSV’nin, her film öncesi üzerimize boca ettiği tanıtım filmiyle başlıyordu aslında. İKSV’nin, sanatı, “hikmeti kendinden menkul bir din, bir tür ‘kendinde şey’” olarak kutsayan ve sırf bu yüzden de olabildiğince içiboşlaştıran tanıtım filmine, adamakıllı tek bir eleştirinin gelmemesi, bütün bu “sanat” hengâmesi altında sanatın hakikatinin ne derece yitirildiğinin göstergesi olarak ibret verici bir örnek aslında. Üstelik her yanından kapitalizm akan bir festivalin, kendine solcu/sosyalist diyenlerin ayini kılınması…

Festivalin hangi saiklerle “oryantalizm/self-oryantalizm”in koşum atı olduğunu bir dergide yayımlayacağım başka bir yazıya bırakarak, festivalde izlediğim filmler hakkında küçük notlarımı paylaşayım.

Festivalde gösterilen (bir kısmını sonradan veya önceden olmak üzere) 45-50 kadar “yeni” filmi izleme şansım oldu. Festivalin seçmelerinin, dünyada yapılan filmlerin düzeyine paralel olarak genellikle çok kötü ile vasat arasında dolaştığını söylemem gerekiyor. Dünyada özellikle iyi film bulmaya hasret kaldığımız (ve aslında İFF’yi takip etme sebebim de belki bir iyi filme denk gelirim umuduyladır) bu dönemlerde, İstanbul Film Festivali’nin gösterime aldığı filmlerin düzeyindeki bu aşırı düşüklüğün elbet başka sebepleri de var. Mesela özellikle Müslüman dünyadan seçilen filmlerin, İKSV’nin ve İstanbul Film Festivali seçici kurulunun kökten-lâik ideolojisiyle bağlantılı olarak, olabildiğince oryantalist, olabildiğince “rezil” olduğunu söylemem gerekiyor. Bergman’ın toplu gösterimlerini (ki her filmini defalarca izlediğim için festivalde izleme gereği duymadım) ve Buğday gibi zaten önceden izlemiş olduğum kimi filmleri saymazsak, festivalde -en azından benim 45 filmlik seçmem içinde- izlemeye değer sadece birkaç filmin olduğunu söylersem abartı yapmış sayılmam. Bu filmler hakkındaki aşağıdaki notlar, aynı zamanda dünya sinemasının bugününe dair fikir verebilir.

  1. Dovlatov (2018) – Aleksey German

dovlatovFecr Film Festivali’nin Buğday’ın da yarıştığı 2018 sürümünde en iyi yönetmen ödülünü kazanan film, aslında oldukça vasat ve bakışı itibariyle “oryantalizmin” Rus entelektüelleri nezdindeki bir başka versiyonunu göstermesi açısından ibretlikti. Önemli Rus yönetmen A.German’ın aynı adlı -aslında önceki filmlerindeki düzeyi hiç de fena olmayan- çocuğunun filmi, Batı film dünyasının seveceği her unsuru barındırıyor. SSCB’de eziyet çeken Yahudi yazar, özgürlük meselesini bugünün neo-liberal soysuzluğu üzerinden algılayan bir bakış açısı… Daha önceki filmlerinde, estetik olarak düzeyi yüksek tutan German’ın, bu filminde öyle bir sinematografik düzey de yok. Oldukça vasat bir film; ama aynı zamanda Batı’da taltif edilip ödül almak için özellikle çekilmiş olduğu (tuhaftır/mıdır?[1], ilk büyük ödülünü Fecr’de aldı… ) çok belli olan bir film… Festivalde çok şey beklediğim ama derin bir hayal kırıklığı yaşadığım bir film Dovlatov.

  1. Twarz/Yüz (2018) – Malgorzata Szumawska

twarzBerlin 2018’de “jüri büyük ödülü” alması, aldatıcı oldu hepimiz için. Zira film, “yüz nakli” meselesini, insanın neliği üzerine büyük bir potansiyeli olan tartışmayı fitillemek yerine, ne olduğu belirsiz bir soytarılığa taşıyor. Bizim “Türk sinemasında” Onur Ünlü, Ümit Ünal, Tolga Karaçelik gibilerin taşıyıcılığını yaptığı “hayatta ciddi hiçbir şey yok, sanatta da takıl kafana göre, eğlen, dalga geç, paranı götür!” ekolünün Polonya’da çekilmiş bir versiyonu. Böyle büyük bir meselenin Teshigahara (Face of Another) yorumunu bilen birisi olarak, kötü bile diyemeyeceğim bir film. Film değil çünkü…

  1. You Were Never Really Here (2017) – Lynne Ramsay

Ramsay’ı ta Ratcatcher ve sonrasında Morvern Callar’dan bilir ve yetenekli bir yönetmen olarak takip ederim. Bu filmde de zaman zaman o yeteneğini gösterse de, aksiyonun, şiddetin nesne ile kamera ilişkisini bir tür pornografiye dönüştürdüğü bir film bu. Hollywood’un kahraman tipolojisini, tersten bir anti-kahraman üzerinden taşımaya devam etmiş Ramsay. Hitchcock’un “Sapık”ından referanslarla, iyi ile kötünün belirsizleştiği bir dünyaya dair bir şeyler söylemeye çalışmış yönetmen. Belki bu çağın post-modern ilkesizliğinin tasviri olmaklık anlamında izlemeye değer olabilirdi; ancak sonuna doğru iyice elinden kaçırdığı dizginleri, sonunda Coen/Lynch melezi bir yerde kaybediyor Ramsay. Belki de kendi “kimliğini” en az yansıttığı filmi olmuş Ramsay’ın.

  1. La Priere/ Dua (2018) – Cedric Kahn

duaCedric Kahn fena bir hikâye anlatıcı değildir aslında. Dua filmi, din meselesinin çağımızda insanın ve özellikle gençliğin hangi sorunlarına cevap olabileceğinin Batı dünyası içinden bir gözden geçirilmesi anlamında fena bir film olmamış. Gençlerin kendileri ve uyuşturucu alışkanlıklarıyla mücadele etmenin yolu olarak, ruhlarını Tanrı’ya teslimiyete açmalarının imkân ve potansiyellerini arayan samimi bir film. Zaman zaman ciddi bir Hıristiyanlık propagandası izlenimi verse de, filmin sorunu orada değil… Sorun, daha çok dinin ancak “steril” bir yerde yaşanabilir olduğuna, ama şehre, insan kalabalığı içine girildiğinde  yaşanabilirliğinin “sınırlandığı” imasına dair sonunda… Filmin sonu, belki de iyi olabilecek bir filmi, aşk ile dini karşı karşıya koyması (ki önerilen Hıristiyan teolojisi de bunu gerektiriyor zaten) ve bir yanda mühürlemesi anlamında zayıf bir son.

  1. Serksnas/Ayaz (2017) – Sharunas Bartas

Litvanya sinemasının önemli yönetmeni Bartas, benim son on, on beş yılda filmlerini muhakkak takip ettiğim kıymetli bir şairdir gerçekten de…ayaz

Ayaz, Litvanya’dan iç savaş içindeki Ukrayna’ya yardım götüren bir kadınla erkeğin yolculuk hikâyesi. Durgun, ağır ilerleyen hikâye, alttan alta hem kişisel ilişkilerin, hem de toplumsal iktidar ilişkilerinin sakin ama derin bir ifşasına dönüşüyor. Vatan nedir, insan vatanı için ne yapabilir sorularına, yerel ile evrenselin arasındaki bağları kurmaya çalışarak cevap arıyor Bartas. Filmin, sadece cevabı aranan sorulardan ibaret olması, filmi bir tefekkür ortamı hâline getiriyor aynı zamanda. Sinematografisi ile zaten çok önemli bir yönetmen olan Bartas’ın belki en iyi filmi değil, ama festivalin iyi denebilecek 2-3 filminden birisi olduğu kesin Ayaz’ın.

  1. Sara Ve Selim Hakkında (2018) – Muayad Alayan

Festivalin kitapçığına baktığınızda bir Filistin filmi ile muhatap olacağınızı sanıyorsunuz. Karşınıza çıkansa, konusu Filistin’de geçen, ama Filistin ile İsrail arasındaki “anlaşmazlıkların!” İsrail’in demokratik hukuk devletliğine (!) vurgu ile ve bir “aldatan aşk” hikâyesinde “liberal” bir çözümünü bulan bir sterilizasyonu oluyor. Yönetmen, İsrail içindeki “istisna” iması yaptığı devlet görevlileriyle, Filistinli direnişçileri (ki terörist imaları hiç de az değil filmde) sorunun iki ortak sorumlusu olarak görüyor ve ahlâksızca eşitliyor! Bu steril ahlâksız liberal bakışın, her şeyi çürüttüğünü film bahanesiyle bir kez daha görüyorsunuz. Festivalin en rezil filmlerinden birisi olduğu muhakkak… Ve Filistin’in sadece İsrail ile değil, aynı zamanda -aynı bizim ülkemizde olduğu gibi- İsrail’e (ve dolayısıyla Batı’ya) yanaşma derdinde olan kimi Filistinli “aydınlarıyla” da problemleri olduğunu gösteren ibretlik bir film bu!

   7.Valley of Shadows / Karanlıklar Vadisi (2017) – Jonas Matzow Gulbrandsen

valley-slideBaşından sonuna kadar Victor Erice’in Arı Kovanının Ruhu filmin andıran, bir yönetmenin ilk filmi olması anlamında önemli bulduğum, ama kimi seçimlerinin filmin düzeyini düşürdüğünü düşündüğüm bir film. Film, hayatındaki önemli insanların kaybıyla baş etmeye çalışan bir çocuğun hikâyesi aslında. Ritmi, estetiği ve sakin, duru sinematografisiyle bu kaybın rüya/kâbus ortamını tasvir etmekte de hiç de başarısız bir film değil. Ancak Kieslowski’nin bestecisi Z.Preisner’in yaptığı müziklerin filmin ritmini, üslubunu boğduğunu ifade etmem gerekiyor. Söyleşide yönetmene bunu sorduğumda, yönetmen müzikleri “diyalogları az olan filmin diyalogu olarak” kullandığını söylemişti. Bu, aslında eleştirimin tam da gittiği yer: Film sanatı, diyalogların herhangi bir şekilde dolduramadığı alan için var. O diyalog yokluğunu bir tür duygusal-işaret işlevi olan müzikle doldurmaya kalktığınız her aşamada, filmin kendi ritmini/anlam dünyasını bozunuma uğratmanız (müzikler sinematografiyle etle tırnak değilse şayet) kaçınılmaz oluyor. Bu filmin de başına gelen buydu bana kalırsa; ama yine de festivalin vasat denebilecek iyi (seçmenin çoğunun rezalet olduğunu düşünürsek festivalde vasat bulduğum filmlere iyi film muamelesi yapmak kaçınılmaz oldu) filmlerinden birisiydi.

  1. Ravens / Kuzgunlar (2017) – Jens Assur

ravensFestivalin bir başka gelecek vaat eden yönetmeninin keşfi oldu bu film. Kuzgunlar, aynı bir önceki filmde bahsettiğim gibi, ilk uzun metrajını yapan bir genç yönetmenin tüm maharetini gösterme çabasının daralttığı bir film. Normalde çok daha iyi olabilecek, zaman zaman Bruno Dumont’un filmlerini çağrıştıran film, yönetmenin her şeyi aynı anda yapma gayreti yüzünden vasat düzeylere inmiş. Kırsal kesimdeki sorunları, aile meselelerini kırsalın ritmine uygun bir sinematografiyle aktarmayı zaman zaman başaran film, yönetmeninin “süsleme” merakı yüzündense çoğu zaman elden kaçıyor. Ancak yine de sonraki filmlerini takip etmemiz gereken bir yetenek gördüğümü ifade etmem gerekiyor Jens Assur’da.

  1. Love Me Not / Sevme Beni (2017) – Alexandros Avranas

Hollywood filmlerinde gına getiren entrika, cinayet, şiddet, toplumsal sorunlar ve kişisel ve toplumsal iktidar meselelerini, Yunan sinemasında bir şablona dönüşmeye başlayan Lanthimos sürümüne yakın bir oyunla piyasaya süren bir Yunan filmi. Festivalin en kötü filmlerinden birisi şüphesiz…

  1. 12 Days / 12 Gün (2017) – Raymond Depardon

“Delilik” üzerine bir belgesel… Ancak sinematografisiyle, yaklaşımı ile “söz söyleyen” bir belgesel aynı zamanda. Bazen oldukça sıkıcı olabilecek “gerçek diyalogların”, kapatılmaların toplumsal arka planına ışık tutması anlamında Depardon’un kamerasına eşlik ettiği iyi bir belgesel film.

  1. Madeline’s Madeline /Madeline Madeline’yi Oynuyor (2018) – Josephine Decker

İKSV tipolojisine çok uygun (ki çok da ilgi gördü salonda) “kendinde şey olarak sanat”ın, film sanatında belki de en tiksindirici şeye dönüşen tiyatro/dans aracılığıyla, kusturucu bir vurguyla ve post-modern çağın dinine dönüşmüş olan psikanalizin şablonlarıyla aktarılması anlamında, sanattan çok şey anladığı iddiasındaki bir sanat-vakumu ile karşı karşıyayız… Her şeyiyle rezalet bir filmin, “değişik”, “orijinal”, “yeni bir biçim” pozunda ısıtılması… Dediğim gibi tam da İKSV’ye uyun bir seçim olarak başköşedeki yerini alıyor festivalde. Ve tabii ki benim de en rezil filmler sıralamamdaki yerini…

  1. Bikini Moon (2017) – Milcho Manchevski

Yağmurdan Önce filminin yönetmeninin aslında tek atımlık bir yönetmen olduğunun tescili… Aynı zamanda ABD’ye gidip orada film çekmeye başlayan her yönetmenin, rezil bir çukura düşmeye başladığının… Belgesel/drama karışımı bu filmi, festivalde içimden en çok küfrettiğim üç filmden birisi olarak hatırlayacağım. Ciddiyetsizliğin, soytarılığın, aynı Madeline filminde olduğu gibi, “sanat-çok-bilmişliği” kılıfı altında pornografik ihtiyaç gidericiliği olarak pazarlanmasının sembol filmlerinden olabilir! Tek kelimeyle rezil bir film… (Manchevski, 2018 Fecr Film Festivali’nin jüri üyelerindendi, hatırlatayım.)

  1. Beyond Words / Kelimelerin Ötesi (2017) – Urszula Antoniak

beyond wordsU. Antoniak Polonya asıllı Hollanda’da film çeken bir kadın yönetmen. İlk filmlerinden beri (ve özellikle Nothing Personal ile) merakla izlediğim önemli bir yetenek. Kelimelerin Ötesi, benim için izlediğim seçki içinde açık ara festivalin en iyi filmiydi. Göçmenlik meselesine referans olarak aldığı yer, kimin göçmen, kimin yerli olduğu meselesinde çarpıcı bir yolculuğa çıkarıyor izleyiciyi. Almanya’nın -Batı’nın ırkçılığının bir merkez noktası olarak- ırkçılığı, göçmen-karşıtlığı meselesine öyle bir başlangıç noktası seçiyor ki yönetmen, başlangıç noktası ile bitmeyen ufuk çizgisi arasında çizdiği daire, Berlin’de içinde bangır bangır “Belalım” şarkısı çalan bir Türk taksisinde tamamlanıyor.

beyond words 2Göçmen kimdir, ne kadar zaman önce göçmüş olana göçmen denir? İnsanın hiç gitmemiş olsa bile vatanıyla nasıl bir ilişkisi vardır? Antoniak, muhteşeme yakın siyah beyaz bir sinematografiyle bu soruları kazıyor kalbimize… Çıkışta boğazımıza yumruk yemiş hâlde ve gözümüzde belalı birkaç damla gözyaşı ile kalakalıyoruz.

  1. Under the Tree / Ağacın Altında (2017) – Hafsteinn Gunnar Sigurdsson

under treeİzlanda’da hayatları çakışan / çatışan birkaç ailenin mizah dolu hikâyesi… Minicik bir kar tanesinin nasıl çığa dönüşebileceği üzerine akıllı bir anlatı. Elbette film sanatının gerçek gücüne dair fazla işaret veren bir film değil, ancak tipik kuzey mizahının, akıllıca örülmüş bir hikâyeye eşlik etmesi anlamında izlemekten keyif aldığım vasat filmlerden birisiydi.

  1. Pororoca (2017) – Constantin Popescu

Romen sinemasının iyi örneklerinin izini üzerinde taşıyan epey iyi bir film. Sonundaki “dağılma” olmasaydı, çok çok iyi bir film diyebilirdim.

pororoca 2Evlat kaybı meselesi, Zvyagintsev’den Popescu’ya kadar bu yılın en çok kullanılan temalarından biriydi. Popescu, Romen sinemasının uzun planları bir karakter hâline dönüştüren yönetmenlerine yeni bir halka olabilir. Kızın kaybolduğu aşağı yukarı on sekiz dakikalık tek planda çekilmiş bölüm, teknik mükemmelliği bir yana, mekânın o yekpare zaman içindeki “tekinsizliğine” yaptığı kazı ile hakikaten ustalıklıydı.

pororoca 1Kayıpla baş etmeye çalışan anne ve babanın (özellikle babanın) Zvyagintsev’in Sevgisiz filmindekine benzer, ama oradakinden daha güçlü aktarılan ve giderek takıntıya dönüşen ruh hâlinin yaşatılmasında filmin sinematografisinin üstlendiği başat rol, yönetmeni muhakkak takip edilmesi gereken yönetmenler arasına alıyor.

  1. Piercing – Nicholas Pesce

Festivaldeki bir başka rezil film…

  1. Of Skin and Men / Erkeklere Bakmak (2017) – Mehdi Ben Attia

Abdellatif Kechiche’in, Balıklı Bulgur filminin sonunda Fransa’da bir şehirde balıklı bulgur dükkânı açmak isteyen bir ailenin Fransız makamlarıyla ilişkisi anlatılır. Fransız makamları bu Tunuslu aileye kredi vermemek için her şey yaparlar. En son, kredi alabilme umuduyla bir yemek verilir; yemeğe kasabadaki Fransız yöneticiler katılacaktır. Evin küçük kızı, filmin sonunda (ki 40 dakikadan uzun paralel iki sahnenin birisinden bahsedeceğim) adeta aile Fransız sayılsın ve krediyi alabilsin diye ölümüne oryantal yapmak zorunda kalır. Kechiche, filmini, adeta Batı’da Doğulu/Müslüman olmanın bedeli üzerine müthiş bir metafora dönüştürdüğü bu dans (ve paralelindeki ‘ölümüne koşma’) sahnesiyle bitirir.

Mehdi Ben Attia’ya filmin sonundaki söyleşisinde, yukarıdaki bölümü anlatarak “Siz, Fransız/Batılı kültür eliti karşısında yaptığınız bu ‘filmsel oryantal’ ile Fransız sayılıyor musunuz?” sorusunu sorup, görmenin, bakmanın sinematografisi ve pornografisi üzerine fikirlerimi söylemeye çalıştığım sırada, İKSV’nin -üstelik filmi Müslüman toplumlardaki bağnazlığa karşılık kadının özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü olarak sunmuşlardı – yetkililerinin elimden mikrofonu alması hakikaten traji-komik bir tecrübe oldu benim için…

İşin daha tuhaf tarafı,  eleştirilerimi -benim Fransız olmak gibi bir derdim yok!- diyerek anlamış ve -iyi ki de- alınmış görünen (zaten Balıklı Bulgur’da sözünü ettiğim oryantal dansı yapan kadını bu filminde başrol oyuncusu yapan) yönetmenin aksine, salonda -çoğu kadınlardan oluşan- o festival etkinlikçisi -15 dakika ayakta alkışladık güruhunun- “adeta ibadethanelerine bir saldırı olmuş gibi” şaşkınlık içinde kalakalıp, söylediğim hiçbir şeyi anlıyor gözükmemeleriydi. Yapabildikleri tek şeyin, yaptığım eleştirilere uğultu ile karşılık vermek olması, bir anlamda bu seküler ayinin ne kadar acınası bir şey olduğunu gösteriyor! Filmi (ki her yönüyle pornografinin dibi olan bir rezaletten bahsediyorum) ayakta alkışlayan güruhun, filme pornografik demem sonucu beni yuhalaması da ayrı eğlenceliydi doğrusu!

Mehdi Ben Attia’nın filmi self-oryantalist bir film olarak Tunus’ta Tunuslu bir yönetmen tarafından yapılmasaydı muhtemelen beşinci sınıf bir erotik rezillik olarak çöpe atılacaktı. Salondaki kadınların “kadın özgürlüğü” olarak alkışladıkları şeyse, çıplak erkek modellerin fotoğraflarını en ince ayrıntılarına kadar çekme özgürlüğüydü! Çekenin erkek, modelin de çırılçıplak kadın olduğunu düşündüğünüz bir filmin “erkek bakışı” için, rahatlıkla -ve haklı olarak- magandalık tarifi yapabilecek o kadınlardan oluşmuş güruhun, bakışından pornografisine kadar aynı şeyin ters-yüz edilmiş hâline bu kadar yüksek prim vermesi, ne zamandır söylediğim şeyi üzerine basa basa yinelememe sebep oluyor: İstanbul Film Festivali kadın magandalığının prim yaptığı bir festivaldir ve erkekler de yanındaki kız arkadaşları onlara maganda demesin diye bu magandalığa prim verirler. Festivalde 1990’dan beri değişmeyen şeylerden birisi de bu maalesef.

Velâkin sadece neyi gösterip neyi göstermediğiyle değil, “bakışın” ve “nesnenin” pornografikleştirilmesi anlamında film sanatının edebine tam aykırı noktada durması anlamında (ah Ozu kalksan da görsen bu rezillikleri!) rezil bir filmle karşı karşıya olduğumuz muhakkak. Festivali ele alan ikinci yazımda bahsedeceğim Abdellatif Kechiche’in son filmi (ve birkaç yıl önce altın palmiye verilmiş ‘Mavi En Sıcak Renktir’ filmi ) için de bire bir aynı şeyleri söylemek mümkün.

[1] https://envergulsen.wordpress.com/2018/04/20/film-festivalleri-meselesi-ve-bugday-iff-sonrasi-guncellenmis-bir-versiyon/

Reklamlar