İstanbul Film Festivali 2018 Versiyonu Üzerine Kısa Notlar (Festivalden Film Seçmeleri 2)

Posted on Mayıs 21, 2018

0


İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş filmlerden izlediklerim üzerine kısa yorumlarımı içeren yazıların (https://envergulsen.wordpress.com/2018/05/19/bir-sekuler-ayin-olarak-istanbul-film-festivali-ve-2018-versiyonu-uzerine-kisa-notlar-festivalden-film-secmeleri-1/) ikinci bölümünde kaldığımız yerden devam edelim.

  1. Scary Mother / Korkunç Anne (2017) – Ana Urushadze

Mandalinalar‘ın yönetmeni Zaza Urushadze’nin kızı Ana Urushadze’nin bu filmi Bosna Film Festivali’nde en iyi film ödülü aldığında (üstelik Buğday’ın yarıştığı ilk festivaldi) çok merak etmiştim filmi.

scary-mother1Babasının “gözüne” ve inceliğine sahip bir filmle karşı karşıya kalma ihtimali heyecanlandırmıştı. Ancak ortaya çıkan şey vasat bir film maalesef. Elbette adeta bir genetik mirasa dönüşmüş müthiş Gürcü sinemasının izleri Korkunç Anne’de de var, ancak filmin sorunları inceliklerinden çok daha fazla. Özellikle -kadın ya da erkek olsun- feminist yaklaşımlardaki çok temel bir mesele var: Virginia Woolf’un “kendine ait bir oda” sendromu diyorum buna. Bu durum, kadının özgürlüğü meselesini hep ifratla tefrit arasında dolandıran bir salıncak işlevi görüyor ve asla duru ve fıtrata yönelik bir sükûnete eriştiremiyor. Korkunç Anne’de, kadının özgürlüğü meselesi (bir önceki yazının son filmi olan Erkeklere Bakmak‘ta olduğu gibi…) kadının müstehcen şeyler yapabilme “özgürlüğüne” kadar çekiliyor ve oradan tanımlanmaya başlıyor. Bu durum, fıtraten kadın varlığını keşfetmeye değil, kadını erkeklerin yerine koyacak bir iktidar değiş-tokuşuna zemin hazırlıyor. Filmde, müstehcen romanlar yazabilmek -özgürlüğü- için kocası, çocukları ve tüm tanıdıklarını terk eden ve “kendine ait bir oda” isteyen bir yazar-adayının hikâyesini anlatır A.Urushadze. Bu hikâye, zaman zaman kadının aile içindeki sorunlarına işaret ediyor görünse de, kadın olmak denen şeyin en temel meselelerini es geçiyor. Velâkin, film, çok temel sorunları olan ama zaten tam da bu sorunların gözümüze batar şekilde inşası yüzünden de Batı festivallerinde kabul görme şansını çoğaltan bir film. Festivalin belki çok kötü değil ama vasat filmlerinden birisi…

  1. Mektoub My Love: Canto Uno/ Kısmet Sevgilim: İlk Şarkı – Abdellatif Kechihche

Bir önceki yazıda Mehdi Ben Attia’nın filmi için söylediklerimin bir benzerini, aslında yetenekli bir yönetmen olan Kechiche’in filmi için de söylemek mümkün. Birkaç yıl önce Mavi En Sıcak Renktir filmiyle Cannes’da altın palmiye aldığında da söylemiştim: Kecihche’in neredeyse ilk filminden beri başat bir sinematografisi var. Bu sinematografi, neyi gösterip neyi göstermediğinden (ki son iki filmi gösterdikleri anlamında da çok müstehcen filmler) bağımsız olarak nesne ile kurduğu ilişkiyi pornografikleştirme potansiyeli taşıyan bir yaklaşım. Yakın plan ve ‘close-up’ın son derece tehlikeli bir potansiyeli vardır: İsterseniz bir vazo gösterin, ister bir insan ya da hayvan yüzü ya da isterseniz kadınların ya da erkeklerin mahrem yerlerini, kameranın arkasında, şuurlu, bakmayı ve görmeyi bilen ve planın, bütün içindeki yerini tespit edebilen bir yönetmen (Bergman ya da Dreyer’in close-up’ları aklıma geliyor ilk etapta) olmadığı sürece nesnenin “gözü doyurma amaçlı” teşhirine dayanan bir pornografikleştirilmesiyle karşı karşıya kalma ihtimaliniz çok yüksektir. Erkeklere Bakmak filminin yönetmenine film sonrası yapmaya çalıştığım eleştirinin de (ki İKSV görevlilerinin özgürlük anlayışları ve engin zekâları(!) sağ olsun, sözümü ve sorumu bitirmeme izin vermeden mikrofonu aldılar elimden) Kechiche’in bu son filmine yapılabilecek eleştirinin de ana mahiyeti budur. Çoğunlukla neyi gösterip göstermediğinizden bağımsız olarak, göz ile, yani bakmak ve görmenin biçimleri ile kurduğunuz ilişki, seyirciye ne yapmak istediğinizi de otomatikman bağlayan bir şeye dönüşür. İzleyici, gördüğü şeyin arkasında, önünde, yanında berisinde, derininde başka bir şeyin olduğuna kani olup edep ve tevazu ile gözünü yere mi indirecek, yoksa gözünün doyurulmasını amaçlayan teşhirin akıntısına kapılıp pornografik bir doyuma mı ulaştırılacak… Kechiche’nin ilk filmlerinden beri (o şahane Balıklı Bulgur filmi de dahil buna, ama o filmde Kechiche’inn estetik anlayışının tersi yüzüne denk geliyor) ama özellikle son iki filminde olan budur. Uzun, upuzun sahnelerin bütünlüklü görünen yapısına, hareketli ve teşhirci kamera hareketleriyle parçalanma kazandırır yönetmen. Bu, aslında planları kesmeden montajın yaptığına benzer bir işlevi yüklenmesi demektir kameranın. Modern parçalanmışlığın gayrı-ihtiyari yükleniciliğine soyunur Kechiche. Peki, bu durum bir tasvir olarak okunamaz mı? Aşktan, en temel erdemlerden uzaklaşmanın tasviri olarak? Kesinlikle böyle okunamaz; zira bir tasvir, tasvir ettiği şeyi bir “doyurma nesnesi”ne dönüştürdüğü anda, tasvir etmek değil, tasvir edildiği iddia edilen bataklığı yeniden üretmek söz konusu olur. Pornografi tam da bu demektir zaten! Tarkovsky’nin tabiriyle “ideale duyulan özlem” olan sanat, böylece teşhirin pornografisine dönüştürür kendisini…

  1. Charleston (2017) – Andrei Cretulescu

Aşk üzerine bir “aldatma” hikâyesi… Romen sinemasının kalburüstü örneklerinden değil belki, ama içindeki ince/karanlık mizahla zaman zaman izlenebilir dedirten veren bir film.

  1. Nigar (2017) – Rambod Javan

İran’dan seçe seçe, Amerikan filmlerine benzeyen, içinde rüya-içinde-rüyadan Tomb Raider’ı hatırlatan kadın akrobatik dövüş sahnelerine kadar her şeyin çorba olduğu bir İran Kurtlar Vadisi hikâyesi… Gereksizliğin doruklarında bir film…

  1. Alanis (2017) – Anahi Berneri

alanis-h_2017Çocuğu olan bir fahişe kadının hüzünlü hikâyesi… Arjantin filmlerinden alışmış olduğumuz kalburüstü bir estetik ve hikâye anlatma biçimi var filmin. Düşmüş olanı, kurtaracak yollar tıkandığında, çözümün, düşmüşlüğün yüceltilmesinde bulunması anlamında da üzerine düşünmeye değer sorunları var filmin. Yine de izlenmesi gereken filmlerdendi.

  1. Silent Mist / Sus Pus (2017) – Zhang Miaoyan

silent mist 1Filmin açılışındaki plan sekansını gördüğüm an filmin açık-gözle-görülen-bir-rüya olabileceğini düşündüm. Film, Bela Tarr ile Tsai ming Liang’ın “mekânı sen hallet, zamanı da ben!” diyerek görev paylaşımı yaptığı ve beraber çektiği bir film adeta… Festivalde izlediğim onca film içinde, izlerken ara ara uykuya daldığım tek film. Bu durum, film için negatif değil pozitif bir referans benim için. Zira ritmi, üslubu ile gerçekten kalburüstü bir film.

silent-mist-2Bu filmi Ming-liang’ın ilk dönem filmlerine benzetmek için oldukça fazla sebebimiz var. Belirli bir hikâyeye yaslanmak yerine, zaman ve mekânın “tekinsiz bir görünümünün de olsa” ruhuna yönelik sinematografik bir kazı mahiyetinde… Festivalde izlediğim tüm filmler içinde salonun en az dolu olduğu iki filmden birisi (diğeri de festivalin Buğday‘dan sonraki en iyi filmi olan Kelimelerin Ötesi filmiydi).

  1. July Tales / Temmuz Masalları (2017) – Guillaume Brac

Vasat bir öğrenci yurdu hikâyesi…

  1. 9 Fingers / 9 Parmak (2017) – F.J. Ossang

9 fingersTrier’in Avrupa Üçlemesi‘ni ama özellikle Epidemic‘ini hatırlatan bir kıyamet filmi… Kara film “kodlarıyla” yapılmış bir ilk dönem Trier filmi gibi… Dünyanın kıyısında olduğu uçuruma dair absürt bir tasvir. İzlemesi keyifli olmasa da “ilginç bir şeyler var” dedirten bir film.

  1. Put Şeylere (2017) – Onur Ünlü

Onur Ünlü’nün 2017’de yaptığı ve -zorunlu olarak- hepsini de izlediğim bilmem kaçıncı filmi. Belli ki Leyla ile Mecnun dizininin televizyon başından devşirilen izleyicilerin perdede iyi para kazandırıcı olarak görüldüğü bilmem kaçıncı saçmalık. Bir filmden, çok nadirdir çıktığım, ama bu filme on dakika dahi dayanamadım. Diğer filmlerini sonuna kadar izlemek gibi bir hataya düşmüş olmam (mesela Adana Film Festivali’nde en iyi film dahil bir sürü ödüle layık görülen Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok filmi gibi) Onur Ünlü’nün ne yaptığı konusunda fikir edinmek istediğim için elbette. Ünlü, hayata, sanata ama film sanatına ciddiyetle ve saygıyla bakan birisi değil. Hayatta insanların kutsallarını da birer entelektüel malzeme olarak kullanma dışında anlıyor görünmüyor (Filmin başlarında İbn Haldun’dan -ki keşke İbn Haldun’u anlayabilecek kalp olsa- alıntıların, bir entelektüel etiketinden başka bir anlamı olmaması gibi). Aşkın Gören Gözlere… filminde, sevişme sahnesi ile Kur’an okunmasını art arda göstermesinden; mezarlıkta okunan Kuran’ı Kerim ile kulaklıklardan dinlenen sevişme seslerini üst üste bindirmesinden de anlayabileceğiniz engin bir saygısızlığı sanat olarak gösteren bir komedi ile karşı karşıyayız. “Ben ne versem benim izleyicim afiyetle yer” diye düşünüyor belli ki ve bu yüzden de ardı ardına çok çok kötü olmakla kalmayan aynı zamanda hiçbir şeye saygısı olmayan filmler yapıyor. Etrafta çok övülmese, “dindar” bölüm başkanları, önünde el pençe divan durmasa (aynı “dindar” bölüm başkanları mesela ülkemizin en kıymetli yönetmenlerinden birisi için “o, bu kapıdan asla içeri giremez” diyorken üstelik) bizim “muhafazakâr” öğrencilerimizin ağzında sanatın anlamını temsil eden isme dönüşmemiş olsa, üzerine tek laf etmeye değer bulacağım filmler değil bunlar…

  1. Körfez (2017) – Emre Yeksan

körfz 1Pek bir şey beklemeden izlediğim, ama hiç de fena bulmadığım bir film. Tsai Ming-Liang’ın Nehir ve Yalnız Yatmak İstemiyorum filmlerine benzeyen bir “ya bir şey birden bir başka şey olursa ya da hiç olmazsa?” sorusu üzerine epey kaliteli bir yolculuk hikâyesi… Emre Yeksan’ın bundan sonraki filmlerini takip etmek için fazlasıyla nitelikli unsur barındıran bir film.

körfez 2Kadifekale’deki final sahnesi, dünyayı kimin “bozduğuna” ve kimler giderse o bozunum “güzelliğe” dönüşebilir’e güzel, ferah bir cevap olabilir. Hiçbir şey beklemeden izleyip beklemediğim bir güzellik bulduğum bir film olması anlamında festivalin sürprizi oldu benim için.

  1. Kelebekler (2017) – Tolga Karaçelik

kelebeklr 1Festivalin en çok övülen filmlerinden (ki Buğday‘a tek bir ödül dahi gitmeyen festivalde büyük ödüllerden birisini aldı) birisi olan Kelebekler için Onur Ünlü’nün filmleri hakkında söylediğim her şeyi tekrarlamam mümkün. Filmin finali, bu dünyada metafizik bir arka plan arayan herkesi bir enayi yerine koyma cıvıklığı olarak filmin tümünü tanımlayan bir şey aslında. Başından sonuna kadar -çok çok iyilerini Çek, Macar sinemalarında gördüğümüz- absürt mizahı dini alanı köreltmeye yönelik bir sopa olarak kullanma girişiminin ucuz bir versiyonu. Çek ve Gürcü sineması başta Doğu Avrupa sinemaları, bu tür filmlerin en şahanelerini, üstelik felsefi, teolojik bir derinlik sahibi olarak yaptı doksanların başlarına (hatta iki binlerde bile örnekleri az değildir) kadar.

kelebekler-2Tolga Karaçelik, sinemamızdaki Onur Ünlü modasının bir çıktısı olarak olsa gerek, Kelebekler filminde bahsettiğim film geleneklerinin alegorik derinliğini, yüzeysel bir işarete döndürerek “hangimiz daha akıllıyız” oyunu oynamayı tercih ediyor. Kelebekler kelimenin gerçek anlamıyla festivalin en rezalet filmlerinden birisiydi ve doğrusu bu ciddiyetsizlik, saygısızlık, sanat-için-sanatsızlık modasının ülkemiz sinemasını düşürmek üzere olduğu çukura tipik örneklerden birisi…

  1. Sofra Sırları (2017) – Ümit Ünal

Ümit Ünal, bir türlü ısınabildiğim bir yönetmen olmadı. Onu da Onur Ünlü-Tolga Karaçelik zinciri içerisine dahil etmem biraz aşırı kaçabilir belki, ama film sanatının ve hayatın ciddiyetine karşılık (bu ciddiyette mizah olmaz diye bir kural yok, ama mesela Chaplin’in ya da J.Tati’nin mizahının ciddiyetini önemsiyorum ben; Cem Yılmaz türü lakaytlıkları değil) her şeyi tiye alan, film içindeki kendi meselesini dahi bir süre sonra (Kelebekler filminde bolca var) oyuna vuran ciddiyetsiz bir post-modern oyun benim için sanata dahil değil… Sofra Sırları, belki çıkış noktası (evde her gün Müge Anlı izleyen, reality şovlarla ‘yetişen’ kadınlar) olarak güzel, ama film, yönetmeninin o kadar elinden kaçmış ve Demet Evgar’ın artık giderek bir tek-kişilik-tiyatro oyununa dönmüş ki, benim için film sanatının bu olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.    sofra sırları

Reklamlar