Dünyayı Güzelleştirmek Üzerine

Posted on Haziran 11, 2018

2


Henüz on üç, on dört yaşlarında bir çocuktu. “Tito kadınların örtülerini yasakladığı için” Yugoslavya’dan Türkiye’ye yeni göçmüş bir ailedendi. Türkçeyi yarım yamalak konuşabiliyordu ancak. Bursa’da devletin gösterdiği bir yere yerleşmişlerdi. Mallarını mülklerini bırakıp dinleri uğruna göçtükleri için, Bursa’da yoklukla dolu bir hayata başlayacaklarının farkındaydılar. Yokluk yüzünden çocuk yaşta ağır işlerde çalışmaya başlayacak, ilkokulu dahi çok sonraları dışarıdan bitirmek zorunda kalacaktı.

Yerleştikleri yerler o zamanlar şeftali bahçeleriyle doluydu. Futbolu çok severdi ve arada bir iş çıkışında, arkadaşlarıyla, şeftali bahçelerinin yakınlarındaki bir düzlükte, kendi yaptıkları bez toplarla futbol oynarlardı. Bir hafta sonu, yaz sıcağında saatlerce top oynamış, acıkmış ve susamışlardı. Hemen yanlarındaki şeftalilerin güzelliği dikkatlerini çekti. Bahçenin bekçisinden kendilerine şeftali verip veremeyeceğini sordular. Bekçi, bu “göçmen” çocukları biraz da azarlayan bir dille geri çevirdi.

O kadar canları çekmişti ki o güzel şeftalilerden, bekçi uzaklaştığında bahçeye girip toplamaya ve kimse görmesin diye de tişörtlerinin altına doldurmaya başladılar şeftalileri.

Çocukluktan delikanlılığa geçişin o deli çağında yaptıkları şeyin farkında değillerdi. Eve döndüğünde şeftalileri çıkarıp yemeye koyuldu. O gece şeftaliler delikanlının vücudunda alerjiye sebep oldu. Vücudu kıpkırmızı olmuş ve kaşıntıdan uyuyamayacak hâle gelmişti…

O “şeftali hırsızlığından” bu yana 65 yıla yakın süre geçmiş. O gün bugündür şeftalilere kabuğu soyulmadan hiç dokunamamış…

Bu adam benim babam. Allah huzurlu sağlıklı ömür versin, ne zaman şeftali ile ilgili bir mesele açılsa, bu hikâyeyi, şeftaliye neden dokunamadığını açıklamak için anlatır: “… ama hak ettim, haramın cezası böyle bir şeydir. Allah da bana yediğimiz haram şeftaliler için ömür boyu sürecek böyle bir ceza verdi!” der.

Canları çektiği ve bekçi de vermediği için izinsiz aldıkları birkaç şeftalinin cezasının ömür boyu olduğuna inanan bir nesildi onlarınki; bugün dünyaların haramını yese de kılı kıpırdamayan bizlerin haramzadeliğine inat… Babam, hâlâ, aç kalsa bile haramı kursağından geçirmeyi asla düşünmeyecek bir adam. Bakkala on kuruş borcu kalsa, onu götürüp vermeden rahat uyku uyuyamayan birisi… İzinsiz alınmış birkaç şeftalinin cezasının ömür boyu olduğuna inanan birisinden zaten başka ne beklenebilirdi?

Dünya, kursağına aldığı her lokmanın helâl olup olmadığının derdini tutan insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor bana kalırsa. Giderek haramın tüm ufkumuzu kapladığı bir dünyada, asıl ihtiyacımız olan şey de işte böyle bir ferasettir. İman, en çok da boğazımızdan geçirdiğimiz şeyin, bize hem bu dünyada hem de ötekinde, olumlu ya da olumsuz bir karşılığı olacağı şuuru ile birlikte var olan bir şey…

“Biz Müslümanların”, bugün karşı karşıya kaldığı en büyük sınav da budur bana kalırsa. Yoklukta sınanmak daha kolaydır; zira zaten yoktur ve harama bulaşabileceğiniz “imkânlar” sınırlıdır. Ama varlık öyle mi ya? Varlığın, haramın bir süre sonra meşrulaştırılabildiği bir “kendini kandırma kapısına” dönüştüğünü görmüşüzdür çoğumuz… Beş vakit namazında, şeklinden şemailinden “Müslümanlık akan” insanların o kadar hızlı ve kolay hak/haram yiyebilir olduğu bir çağa gelmedik mi hep birlikte?

Anladım ki iman, hakikaten korkuyla başlıyormuş. Aşk, o “korkunun eşzamanlılığında” sürdürülebilir bir şey ancak. İnsan, zaten en çok da aşık olduğundan korkmaz mı? Onu incitmekten, hayal kırıklığına uğratmaktan… Sabır kıl her belaya Hâne-yi Rahman’ı incitme” diyen Alvarlı Efe Hazretlerinin aşkı gibi… Allah aşkı, Allah korkusu ile birlikte olmadan pek işleyen bir şey değil sanıyorum. Haram yeme korkusu mesela… Bir şeftalinin bir ömürlük cezası olduğuna ve bunun aynı zamanda “Hâne-yi Rahman’ı incitmek” anlamına geldiğine inanmanın getirdiği korku… O korkuyu yitirdiğimiz andan beridir ki “Müslüman materyalistlere” dönüşmeye başladık hep birlikte…

Birisi haberiniz bile olmadan bir yazınızı alır dergisine koyar, ne helallik ister ne haber verme ihtiyacı duyar; bir başkası onca emek verdiğiniz bir şeyin altına kendi imzasını atar, sebep belirtme lütfunda bile bulunmaz; bir başkası, zaten maddi olarak çok küçük bir miktar olan hakkınızı vermemek için aylarca/yıllarca sallandırır… Bir şeftali çalmanın bir ömür cezaya eşdeğer olduğuna inanan nesillerden, namazın ve “sadece kadınların” tesettürünün dışında dinin hayatla ilişkisinin tümüyle boşaltıldığı başka bir nesle geldik… Fetö, işte tam da bu “Müslüman materyalizmin” ürünüdür, bunu bilelim…

Reklamlar